Eylül 2021 Posts

“Varlık gösterebilmişsek çocukluğumuza rağmen, ihtiyarlığımıza rağmen gösterebilmişizdir.”

 

İsmet Özel‘in “Türküm Doğruyum İntikamın Ülkemdir” isimli kitabından (TİYO Yay., İsmet Özel Kitapları, Aralık 2019, 1. Baskı) alıntılayacağım yirmi cümleden ibâret olacak bu yazı. Bunlardan ilki de başlığı oluşturdu.

” Her ülke, her dil adına yerli şey şiirin aydınlattığı şeydir.” (s.12)

” Şiir dünya hayatını küçümsemeyi öğretmediği zaman sanat olmaktan çıkar.” (s. 12)

” Aklımızı Batı’dan esen rüzgârın hepimizi ölümcül bir hastalığın kurbanı ettiğine çalıştıralım.” (s.13)

” Latin alfabesi Türk vatanında nesi ile hüküm sürüyor? Hiçbir şeyiyle!” (s.13)

” Çok istediğim, yaşım ve statüm buna elverdiği halde Muhammet ümmeti ile bir tanışıklık kurabildim mi?” (s. 14)

” Hâsılı kelâm: Annem çocuklarına intizâr etmeyin derken muhatabınızın veya hasmınızın başına kötü bir şeyin gelmesini beklemeyin, zira sizlerin mü’minlerden, duası kabul olunan zevattan biri olma ihtimaliniz vardır demiş oluyordu.” (s. 54)

” Cennet aynı zamanda bizim yaratılış sebebimiz.” (s. 55)

“İslâm medeniyeti hangi bakımdan özgün ise İslâm felsefesi de o bakımdan özgündür.”

 

Prof. Dr. İlhan Kutluer‘in “Yitirilmiş Hikmeti Ararken” adlı değerli kitabının(İz Yayıncılık, 4. Baskı, 2017) “İslâm Felsefesinin Özgünlüğü Mahiyetindedir”, “Birikimi Aşmak: Yorum ya da Eleştiri”, “Özgün Bir Gelecek İçin: İslâm Felsefesinin Yeniden Varoluşu” ve “Özgünlüğü Tartışmak: Polemik Değil Yeniden İnşa” başlıklı bölümlerden yapacağım alıntılamalardan ibâret olacak bu yazı. İlk yaptığım alıntılama da başlığı oluşturuyor. (s. 131)

“İslâm felsefesinin özgünlük değeri öncelikle felsefe olarak varlığındadır. O kendinden önceki felsefî birikimi, üstelik başka bir kültür evrenine ait olduğu halde, yeniden üretmenin ve ondan özgün bir felsefî deneyimine ulaşmanın adıdır. (…)” (s.130)

“İslâm felsefesi, bütün öteki felsefe gelenekleri gibi yapılan, yapılması gereken bir şeydir. Orta Çağ’dan sonra kendi gelişimini tamamlama fırsatı bulamamış, tüm imkânlarını tüketememiş tarihî felsefe geleneğimiz bu yönüyle hâlen yapılmakta olan bir binaya benzetilebilir. (…)” (s.130)

“(…) İslâm felsefe geleneğine yönelen bu ithamlara cevap vermek elbette gereklidir ve bu cevapları üretmek tekrar tekrar tarihî birikime yönelme ihtiyacı doğuracağından İslâm felsefesini anlama ve anlamlandırma yönünde yepyeni yorum ve değerlendirmelere vesile olacaktır. (…)” (s. 129-130)

“Sükûnetle demlendiğinden sâkin bir dille konuşur aklıselim.”

 

Gazete yazarlarından iyi yazı okumak şimdilerde istisnaî denilecek durumda. Siyâsetle içli-dışlı halde çoğu gazete yazarı. Müstesnâ değerde gazete yazarları bana göre çok az. Gökhan Özcan, yıllardır yazılarını zevkle okuduğum; ciddiyetine, samimiyetine, okumalarına güvendiğim, şu dönemde de ortama uymayan, çizgisini titizlikle koruduğunu düşündüğüm bir yazar. Onun bugünkü Yeni Şafak’ta çıkan yazısının başlığı : Suyumuzu bulandıran ne?

Bu yazının birkaç yerinden alıntılamalar yapacağım. Yazar, ‘aklıselim’i
“Fikir ve duyguların demini almış hali” olarak niteliyor. “Sükûnetle demlendiğinden sakin bir dille konuşur aklıselim.” diyor ve ona karşıt hâli de şöyle ifade ediyor: “Bunun aksine; yüksek sesin, ihtiraslı tavırların, kibirle karışık bir lisanın; kirin, kumun, tortuların bulandırdığı suya işaretler taşıdığını fark etmemiz ve zihnimize böyle işaretlememiz herhalde abesle iştigal olmasa gerektir.”

Ve merhum Nurettin Topçu’nun (1909-1975) şu sözlerine yer veriyor:
“Daima hakikati, hareketlerimizin yaptığı seçimin açısında ararız. Yani kendi hakikatimizi müthiş bir egoizm ile kendimiz tayin eder, sonra elimizi âleme açarak doğru düşündüğümüzü ispat edici delilleri âlemden dileniriz ve böylelikle davranmada oluşumuzun asla farkında olmayarak fikirler, haklar, hakikatler savunuruz. Varlığımızı esir ederek arkasından sürükleyen zavallı ihtiraslarımızı göremeyiz de fezada muhteşem bir uçuş veya şahane bir yarış yaptığımızı iddia ederiz” Yazar, merhum Nurettin Topçu’nun bu dediklerini onun “Var Olmak” adlı kitabından aktardığını belirtiyor.

Merhum Hasan Basri Çantay’ın “Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm”inden on âyet meâli

 

De ki: Sizi Allah diriltiyor. Sonra sizi O öldürüyor. Bil’âhire (sonunda) yine sizi, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan kıyâmet gününe O (getirip) toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bu hakikati) bilmezler.” (elCasiye , 45/26)

Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer îman eder, (şirkden) sakınırsanız size mükâfâtlarınızı verir. O, sizden mallarınızı (n tamâmını) da istemez. “( Muhammed S.a.v., 47/36)

Andolsun ki sen (dünyâda) bundan gafletde idin. İşte senden perdeni kaldırıp açtık. Bugün gözün (ne kadar) keskindir! ” ( Kâf, 50/22)”

İşte âhiret de, dünyâ da Allâh’ındır.” (En-Necm, 53/25)

Hakikaten insan için kendi çalıştığından başkası yoktur. ( En-Necm , 53/39)

Hakikat şu: Güldüren de, ağlatan da O’dur. ” (En-Necm , 53/43)

O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? (Er-Rahman, 55/25)

De ki: Sizin hakikaten kaçıp durduğunuz ölüm (yok mu!) o size elbette gelip çatıcıdır. Sonra (hepiniz), gizliyi de, âşikârı da bilen (Allâh) a döndürüleceksiniz de O, size neler yapardınız, haber verecektir. ” ( El-Cum’a, 62/8)

Ey îman edenler, sizi ne mallarınız, ne çocuklarınız Allâh’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir. ” (El-Münâfikûn , 63/9)

Gerçek (şu ki), kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zulmedenlerdir. Müslüman olan kişiler (yok mu!) İşte onlar doğru yolu ara(yıp bul) muşlardır. ” (El-Cin, 72/14)

“Dirilt Ölüyü O Kalbindir”

 

Şems-i Tebrizî‘nin (h.582/m.1186-h.645/ m.1247(?) bir sözüdür başlığı teşkil eden cümle. Tâhirü’l-Mevlevî‘nin (m.1877-1951) tercüme ettiği, bir deftere Osmanlı Türkçesiyle elle yazılmış 1947 tarihli, “Menâkıbü’l-Ârifîn’de yer alan Makalât-ı Şems-i Tebrizîden on faslın tercümesi” başlıklı eser Hilmi Beyca tarafından, bu söz ismi olmak üzere bir kitap olarak yayına hazırlanmış ve Büyüyen Ay Yayınları’ndan çıkmıştır (1.Baskı, Ekim 2020). O kitabın birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan ibâret olacak bu yazı.

“Hak Sübhanehu ve Teâlâ bütün halktan üç şey ister. Biri itaat, ikincisi makbul amel, üçüncüsü hatırda tutmaktır. İtaat imandır, amel makbul ubûdiyettir (kulluk), hatırda tutmak ise marifettir (cüz’î, özel ve ayrıntılı bilgiler; ‘marifet’in karşıtı, ‘inkâr’)”. (s. 17)

“Ârifin nişanı (alâmeti) üç şeydir: Birincisi kalbin fikri ile, ikincisi kalıbın (beden) hizmeti ile, üçüncüsü gözün kurb (manevî yakınlık) ile meşgul olmasıdır.”(s.19)

“Rızık taksim ve takdir edilmiştir. Ecel malûmdur. Harîs (hırslı, tamahkâr) mahrumdur. Hasis mezmûmdur (yerilmiş). Hasud (kıskanç, hased eden) mahrumdur. “(s. 25)

“Niyaz sıkılmayı, kibir dini izâle eder (giderir).” “Her nereye tamah gelirse toplama hırsı gelir.” “Eğer cisimden geçer de ruha erişirsen hâdis (sonradan var olan) bir şeye vâsıl olursun. Hak ise kadîmdir (başlangıcı olmayan, her şeyin yaratıcısı). “(s. 27)

“Hz. Mevlânâ’da güzel bir cemâl ve lütuf vardır. Bende ise hem cemâl hem çirkinlik mevcuttur. Mevlânâ benim cemâlimi gördü. Çirkinliği göremedi. Bu defa onu da görmesi ve beni tamâmıyla anlaması için huysuzluk ediyorum.” (s. 32)

“Yarlıganmış (bağışlanmış) bir kimse ile yemek yiyen de mağfur (affedilen) olur. Bu yemekten murad öbür cihanın gıdasını yemektir.” (s.37)

“Müslümanlık heva ve hevese muhalefet, kâfirlik ise ona uyma, tâbi olmadır.” (s. 38)

“Bir kimsenin yüz bin türlü ilme vukufu olsa sâlih ameli bulunmayınca Allah’a iftikârı (fakirliği/muhtaçlığı) ve âhirete güzel bir itikadı bulunmaz.” (s. 41)