Fütûhât-ı Mekkiyye 18. cildin “En Büyük Hastalık Yüz Çevirmektir” başlıklı bölümünden alıntılar

 

“Yüz çevirmenin bir kısmı kınanmış, bir kısmı da kalplerdeki en çetin ve şiddetli hastalıktır. Şöyle demiştir: Allah’ın kendisine delil olarak âleme yerleştirmiş olduğu âyetlerinden yüz çevirmek, insafsızlığa ve değersiz arzulara uymuş olmanın delilidir. Bu davranış, -Allah’tan hesap etmediği bir ihsan ve fazilet ortaya çıkmadıkça- insanda kökleşmesinin ardından sahibinin iyileşemeyeceği bir hastalıktır.”

Daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış kimseye imanı fayda vermez. ” (el-Enam, 6/158) Âyette zikredilen iman umutsuzluk, can çekişme ve ölümü görme vaktinde gerçekleşen imandır.” Şöyle demiştir: “Allah’tan yüz çevirmek düşünülemeyeceği gibi mutlak anlamda yaratılmışlardan da yüz çevirmek söz konusu değildir. Hâl böyleyken aradaki fark nedir?” Bunlardan birisi de şu bahistir: Gayeler nefiste bulununca / Nefs sahibi ise hastalıklar takip eder kendilerini / Hiçbir kerim insana ulaşamaz onlar / Çünkü kutsiyet mertebesinden elemler yerleşir ona / Kuşkusuz ki onların yaratılmış âlemde sadmeleri var / Gayret edene ve bıkkına yerleştiklerinde

Gayelerin övülmüş kısımlarından birisi yüz çevirmektir. Şöyle demiştir: “Allah’ın zikrinden yüz çevirenden sen de yüz çevirmelisin. Bu durum “Cahillerden yüz çevir ( el-A’raf 7/199) âyetinde ifade edilir. (…) Dikkat edin ! Hakk’ın niteliği yaratılmışta zuhur eder / Önceliği elde etmek söylediği sözde ortaya çıkar / Kulun hali böyle olunca / Fani olur baki kalmaz

Hakkın niteliğinin öne çıktığını gören kişi, haddini aşmaz ve ileri geçmez. Şöyle demiştir: “Arif Hakk’ın niteliklerinin zuhur ettiği bir yer olması itibarıyla baktığı şeye bakar, o niteliğin tezâhür ettiği yeri yüceltir.

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-I’den bazı alıntılar

 

” Bilinsin ki, eşyânın (şeylerin) aslı olan varlık hayâtın kendisidir; zîrâ tahrik edicidir ve onda aslâ sükûn yoktur. Eğer sükûn olsaydı yokluk olur ve ondan aslâ bir şey çıkmazdı. Zîrâ tabiî hikmet bilginlerinin şu: “Hiçbir şey sebepsiz sâkinliğini harekete ve hareketini de sâkinliğe tebdîl edemez” düstûruna göre, eğer şeylerin hepsinin başlangıcı olan hakîkî varlıkta hayat olmasa, o varlığın sükûneti harekete geçmek için hiçbir sebep var olmamış olur. Ve hareket sebebi var olmayınca, hareketten görünür olan âlemlerin sûretlerinin oluşamaması gerekirdi. Şu halde aklen ve ilmen anlaşıldı ki, varlığın muhtelif mertebelerdeki tecellîleri (görünmeleri) onun hareketinden doğmadır. Ve hareket olan yerde, tahrik edici vardır ve o hayydır(diridir). Ve hayat bir sıfattır; ve sıfat mevsûftan ayrı olmadığından onun aynıdır. Varlık hayat ile sıfatlanmış olunca kendi nefsini ve zâtını idrak edici olması gerekir. Bu ise onun zâtına olan ilmidir. Ve ilim de hayat gibi bir sıfattır. Dolayısıyla varlık ilim ile sıfatlanmış olur. Ve hayat ve ilim ile sıfatlanan varlığın irâde ve kudret ile sıfatlanmış olmaması mümkin değildir. Zîrâ bunlar, onun levâzımıdır (ayrılması mümkün olmayanı). Ve varlıkta bu sıfatların sâbitliği ile birlikte sem(işitme) , basar(görme) , kelâmve tekvîn (yaratma) sıfatlarının da sâbitliği gerekir. Bundan dolayı varlık, bu sayılan yedi zâtî sıfâtla sıfatlanmıştır. “İlim, irâde, kudret, sem’, basar, kelâm, tekvîn”. Bunların imâmı “hayat”tır. Zîrâ hayâtın olmadığı yerde ne hareket, ne ilim, ne kudret ve ne de îcâd bulunmaz.

Şu hâlde, sıfat ismin menşei (kökeni) dir; zîrâ bir şeyde sıfat olmazsa, bir isim ile tevsîm olunmaz (isimlendirilmez). Meselâ kendisinde hayât sıfatı olmayan bir şeye “hayy” ismi / ve ilim sıfatı bulunmayan kimseye de alîm ve âlim ismi verilmez. Zât sıfat ile ve sıfat isim ile görünür olduğundan, isim sıfatın ve sıfat zâtın görünürü; ve zât sıfatın ve sıfat da ismin bâtını (içi) olur. Ve “şey” de ismin zâhiri ve isim “şey”in bâtını olur. Zîrâ müsemmâ (isimlenmiş) olan “şey” zâhir olduğunda, isim o şeyde ihtifâ edip (gizlenip) fânî olur. (…) Esmânın hepsinde iki itibâr vardır: Birisi Zât’a delâleti, diğeri kendinin hâs ma’nâsına delâletidir. Meselâ Alîm, Semî’, Basîr isimleri Zât’a delâlet ettiği gibi, kendilerinin özel ma’nâlarına da delâlet ederler. Zîrâ Alîm, Semî’, Basîr kimdir? denildikte ismlerle ilgili ahadiyyeti hasebiyle ilâhî Zât’dır denir; ve bu sûrette hepsi “zât”a delâlet etmiş olur. Fakat bunların özel ma’nâları başka başkadır. Yani bilicilik, işiticilik ve görücülük başka başka ma’nâlardır. Dolayısıyla isimler “zât”a delâletleri itibariyle müttehid (birleşmiş) ve yekdiğerinin aynıdırlar; ve birbirinden farklı kavramlar hasebiyle yekdiğerinden farklı ve birbirinin gayrıdırlar.

Şu halde, Hakk’ın latîf varlığının delîli, onun kesîf mertebesi olan avâlim-i şehadiyyedir(şehadetle ilgili âlemler). Ve içinde bulunduğumuz arz sonsuz şehâdetle ilgili âlemlerden birisidir. Bundan dolayı biz, Hak’tan zâhir olan âlem sûretine bakıp onlarda gördüğümüz hükümler ve eserlere nazaran hükmederiz ki, Hak hayydır. Zîrâ O’nun varlığının alâmeti olan âlemin her noktasından hayat görünür olur; ve kendimizi hayat sahibi buluruz. Ve kezâ Hak “Alîm”dir. Zîrâ âlemin sûretlerinden bir sûret ve âlemin tümelinden (küll-i âlemden) birer cüz olan biz insanlar ilim sıfatı ile sıfatlanmışız. Semî’, Basîr, Mürîd, Kadir, Mütekellim, Mükevvin, Musavvir, vd. hep buna makıystır (benzetilir).

Siyasî ortamı çok zayıf siyasetçiler önemsizleştirir

 

S

CHP, günümüzde tarihsel olarak en düşük seviyesinde bir siyasi parti görünümünde. İsmet İnönü, Kasım Gülek, Turhan Feyzioğlu, Turan Güneş gibi isimler tarih oldu artık. Şimdilerde karizması olmayan isimlerce temsil ediliyor bu parti. Hâlen genel başkan olan Özgür Özel önemli ve dikkat çekici bir siyasetçi mi ? Hâlen Silivri’de tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu keza karizması olan, dikkat çeken bir siyasî figür mü? Bu siyasetçilerle CHP’nin geçmişindeki siyasetçiler arasında derin farklılıklar yok mu? Güncel CHP güncel taraftarları ve güncel kadrosuyla eski CHP gibi değil. Bu çok açık ve ortada bir gerçek.

Siyasi ortam ve siyasî partiler dikkat çekici siyasetçileriyle değerlendirilir. CHP tarihî bir parti olarak bu bakımdan şimdilerde en zayıf döneminde gibi. Böyle gözüküyor. Özgür Özel de, Ekrem İmamoğlu da CHP’nin güncel figürleri olarak önceki dönemlerin İsmet İnönü’süyle, Kasım Gülek’iyle, Turhan Feyzioğlu’suyla benzer görülebilir mi?

Bundan on-onbeş yıl sonra bu şimdiki isimler CHP’nin önemli siyasetçileri olarak anılacak mı? Sanmıyorum.

Ülkemizde câhil ve gâfil politikacıları Zafer Şahin rezil etti desem yeridir

 

CHP genel başkanı Özgür Özel’e Zafer Şahin cevap verdi. Türkiye’ye ABD’den müdahale isteme anlamına gelebilecek sözlerine ve arzusuna en güzel cevaptı bu akşam CNN Türk’te Zafer Şahin’in sözleri. Umarım iyi kavramışlardır verilen dersi. Sabrı taşar duruma gelen vatandaşlar da Zafer Şahin’in verdiği dersten ötürü eminim sevinmişlerdir. Hukukçu Dr. Tarkan Erdal’ın ve Prof. Dr. Uğur Özgöker’in, Tamer Oskay’ın ve Serkan Fıçıcı’nın söyledikleri de önemli ve uyarıcı. Özgür Özel, Nato’ya bağlı oluşumuzu yeterli görmüyor olmalı ki Türkiye’yi Nato’ya şikayet ediyor. Bir tür müdahale istiyor gibi sanki Nato’dan.

Dilerim almışlardır mükemmelen verilmiş dersi. Zafer Şahin bu ülkenin düşünen insanlarından muhakkak takdir almış olmalıdır.

CHP’nin dününe ve bugününe dair birkaç söz

 

CHP’nin geçmişinde İsmet İnönü’yü, Kasım Gülek’i, Turan Güneş’i hatırlıyorum da şimdiki CHP’nin genel başkanını, bugünlerde gündemde olan Ekrem İmamoğlu’nu gözönüne getirdiğimde bu kişilerle o kişileri karşılaştırarak düşündüğümde aralarındaki farkların ne kadar derin ve düşündürücü olduğu son derece belirgin olarak belleğimde. Bir de rahmetli dayım vardı, o yıllarda adı Maraş olan şehirde doğmuş büyümüş ve CHP’li olan dayım. Hem o CHP ve hem de o CHP yönetiminde bulunan merhum insanlar ve bir CHP’li olan merhum dayım şimdiki CHP’li yöneticilerle, içtenlikle belirtirim, karşılaştırılamayacak derecede farklı insanlardı. Ortaokul öğrencisi olduğum o yıllarda Hasan dayımla sohbet ederdik, şimdilerde öylesi sohbetlerin olması mümkün değil. Çünkü öylesi siyasetçiler veya bir siyasî partiye gönül vermiş insanlar şimdilerde yok desem abartılı olmaz bu sözüm.