Modernlik, Descartes, Allah’ın kulu olmakla kazandığımız rütbe, öne çıkardığımız kulluk, kendimizin hepimize ilginç gelmesi …

Modernlik dünyada bulunup bulunmadığımız hususunda şüpheye düşmemizle başlar. Modern düşüncenin fitilini ateşleyen Descartes şüpheyi ortadan kaldıran kişinin adı olarak bilinir. Onun verdiği cogito ergo sum hükmü hayatımızı müşahhas hale getirdi. Müşahhas demek şahıs haline girmiş demek. Descartes’la birlikte şahıs ortaya çıkmakla kalmadı; onun en dikkate değer kimse olduğu fikri herkese hâkim oldu. Nitekim Descartes’in fikirlerinin optik alanındaki çalışmalara getirdiği verimlilik dikkat çekiciydi. Modern olmaktan kaçamaz olduk. Çünkü bu yeni felsefenin gölgesinde bakan hep biri vardı. Fert olarak biz mi idik, yoksa başka biri mi? kim olursa olsun bu bakan kimsenin görüp görmediği; gördüğü şeyin dikkati hak edip etmediği heyecan verici bir meşguliyet haline geldi. Modernliğin hakikatin üstüne kara bir gölge saldığı yaklaşımı çok havalı felsefeleri doğurdu. Botaniğin ve Astronominin bilimin geçerli sayılması hususunu ayakta tuttuğu bârizdir. Kendimiz hepimize ilginç geldi. Kendi kapasitesinin tanımını yaptığı şeyi aştığını düşünmeyen o tanımı göze alamaz. A. Einstein’in ve S. Freud’un SAVAŞ ÜZERİNDE NE SEBEPLE BİR TARTIŞMA YÜRÜTTÜĞÜNE akıl yorarsak her ikisinin de Yahudiliklerine güvenerek birbirlerine söz geçirmeğe çalıştığını görürüz. Eğer tam Yahudi olmak ve ÖYLE KALMAK İSTİYORSANIZ kalbinizde yaratılmışların yaratıcıdan bir parça olduğuna dair İNANCIN YERLEŞTİĞİ GÜNÜ BEKLEYİNİZ. Hıristiyanlık her konuda olduğu gibi yaratıcı ve yaratılmış münasebetinde de Yahudliği yaya bırakmıştır. Bir lokma ekmek, bir yudum şarapla Tanrı olursunuz. Dolayısıyla modernlik gereği insanın teşekkülü konusunda Yahudilerden ve Hıristiyanlardan bilgi almaktan daha tabii bir şey yoktur. Onlar meslekleri itibariyle ne kadar eksikleri, gedikleri olsa da yaratmanın tekelini ellerinde tutarlar.

Biz Müslümanlar ise kulluğu öne çıkardığımız için onlar gibi değiliz. biz kendimizi hasmımıza beğendirmekten uzak tuttuğumuz nispette böyleyiz. Böyleyiz de nasılız ? Müslüman olarak yıllar, yüzyıllar içinde ALDIĞIMIZ ŞEKİL içimizi burkuyor. Bir şahıs olarak bildiğimiz YERKÜRE SATHINDA YARATICILIK OYUNU oynamaktan geri duruşumuz bizi her çağda DÜNYA NİMETLERİ KARŞISINDA çaresiz bıraktı. Cazibelerini dünya sevgisine borçlu olanları görmezden mi geleceğiz; yoksa onların sihrine kapılmaktan zevk mi alacağız? Bu sualin cevabı yerküre üzerinde Türk düzeninin NE BİRİNE, NE DE DİĞERİNE YÜZ VERMESİYLE HAYAT BULUŞUNDA SAKLIDIR. Ketum bir yolla hayatımızı sardığı için Allah’ın kulu olmakla kazandığımız rütbe her iki dünyada da huzur verdi bize. İyi mi oldu? Bu huzurun kıymetini bilenler topluluğu haline gelmedik. Kur’an toplumu olarak, şu veya bu sebeple kadîm dünyanın EN GIPTA EDİLEN ülkesi iken kısır tohumların sıkı muhafızı olduk. Modernleşmemiz modernlik boyunduruğuna razı OLUŞUMUZUN TÜREVİDİR. Dünyada üstünlüğün mümessili iken gitmemiz gereken yere gitmedik. İslam düşmanlarının başımıza geçmeleri dünya hayatının cilvelerinden biri imiş gibi algılandı. Müslümanlığa tasallut edenlere mevki, makam, koltuk tahsis ettik. Hak ONLARA cemâlî celâlinden tecellî etti; ve onlar Hakk’ın nurlarında hâim (hayrette) olup nefislerinden gâib oldular. bundan dolayı nefislerini VE Mâsivâ-yı Hakk’ı bilmediler. ve onların halkıyyeti üzerine Hakkıyyet mütecellî ve gâlib olduğundan ONLAR BU TECELLîde MÜSTAĞRAK VE MÜSTEHLEK oldular. Daha sonra kümmel-i enbiyâdan İbrahim (a.s.) da zâhir oldu. Çünkü Halîlü’r Rahmân idi. Ve Halîl MUHİBBİN rûhu meyânında tahallül eden Habîbdir ; ve “hıllet” habîbde TAHALLÜL EDEN muhabbettir; dolayısıyla İBRÂHİM (a.s.) Hakk Varlığına MÜTEHALLİL VE HAK VARLIĞI DA ONDA MÜTEHALLİL OLUP HEYEMÂNIN şiddetinden dolayı mâsivâ-yı Hak’tan DÖNÜP fâtır_ı semâvât ve arza yönelmiş olduğundan İbrâhimî Kelime “HİKMET-İ MÜHEYYEMİYYE”YE mukârin kılındı. ve bu fasta “heyemân”ın ahvâli îrâd olundu.

Bunda bir hata bulmadığımız için tekrar etmekten zevk alıyoruz. İki yüz yıldır fırsat kollayan Vahhabi kuvvetleri 1916ncı Hıristiyan yılında Mekke’yi (dolayısıyla Kâbe’yi) ele geçirdi. Nasıl yaptılar bunu? Modernlik hem ideal, hem pratik olarak rakipsizdi ve bu rakipsizlik Vahhâbi savaşçıların mühimmâtıydı. Hıristiyan takviminin 1916. YILINDAN SONRA Hac farz olmaktan çıktı mı? Bu sualin Müslümanlar arasında geçerli olmasını önleyen kim? (…) Daha da ötede ölçüleri kaybolmuş âlemde kime ne yaptığı için Müslüman diyecektik? İçinden en kolay çıkma ihtimali olan sualler karşısında TUHAFLAŞTIK VE ARTIK BİZ XXI. Hıristiyan asrına mensup insanların AHİRETİ SEÇME temâyülüne TERS BAKIYORUZ. Oysa küfrün ağababaları “XXI. ASRIN HAÇLI SEFERİ” tabirine müracaattan geri durmuyor. Eğer insan tabiatı VARDIR DEME TEMAYÜLÜNDE İSEK İNSANLIK TARİHİNİ VE ÖZELLİKLE İSLAM TARİHİNİ YOK SAYMAĞA MEYLEDERİZ. MEYLİMİZİN BİZİ bir yere götürmesini bekledik; bekliyoruz; bekleyeceğiz.

“O vahdet bu kesretten zâhir oldu.”

 

İsmail Hakkı Bursevî kelime-i tevhîdi şu şekilde açıklamaktadır: Tevhîdin sûreti, yâni tevhîd kelimesinden ilk nazarda anlaşılan zâhirî ma’nâ “Lâ ma’bûde illallah”dır. Bu ma’nâ “sûrî şirk”i (görünür şirki) ortadan kaldırır ki, “Allah’dan başka ma’bûd yoktur” ma‘nâsını tasdîk ve kabûl etmekdir. Tevhîdin hakîkati ise “hakîkî şirk”i ortadan kaldırır. “Hakîkî şirk”, “varlık şirki” yani varlıkda ortaklık, Hakk’ın varlığına ortak ve Hakk’ın varlığından ayrı varlığa sâhip varlıklar olduğunu ileri sürmek, böyle bir kanaat taşımaktır. Kelime-i tevhîdin “Lâ mevcûde illallah” anlamı ise “hakîkî tevhîd”dir. Fakat yalnız lisanla bu kanaati taşıyarak zikretmek demek değildir; hattâ kalble marifet dahi kifâyet etmez. Zîrâ “tevhîd zevki”, yâni Tevhîdin bu derecede zevk olarak yaşanması “tevhîdin ilmi”nin üstündedir. Bursevî’nin bu sözlerinden anlaşılmaktadır ki, “varlıkda ortaklık” olmadığı idraki vahdet-i vücud anlayışını ortaya çıkarmakla berâber, bu doktrinin dil, akıl ve ilimle ifade edilmesi, hattâ “kalble ma’rifet”ine ulaşılması bile yeterli değildir. Tevhîdin insanın bütün melekeleri ve varlığında “zevk” edilmesi şarttır. Bu “zevk” ise muhtelif yollarla elde edilen aklî ve hattâ kalbî “tevhîd ilmi” nin üstündedir. Mutasavvıfların bu husûsu belirttikleri ve bu noktaya daimâ dikkat çektikleri göz önünde tutulmalıdır. Zîrâ sınırlı olan aklın “sonsuz olan hakîkat”i idrâkten ve bu “Hakîkat”i tam anlamıyla dil ve ilimle tavsîf ve anlatmaktan âciz ve kifâyetsiz olduğu söylenegelmiştir. Nitekim “îmân”ın “zevk” olarak yaşanması başka, ilim ve tefekkürle aklen ifade edilmesi başkadır. Îman sahibi olmayan bir kimse de “îmân”ın nasıl bir şey olduğunu, mü’minlerin yazdıklarından hareketle ve onların hâl ve davranışlarını müşahede suretiyle akıl ve dil ile ifade etmeye muvaffak olsa bile, ilmi ne kadar yüksek olursa olsun, “îmân zevki” kendisinde olmadığı için, imandan mahrum kalacak, imanın ne olduğu hakkında da “hakîkî bir bilgi” sahibi olamayacaktır. Îmân, tevhîd kelimesinin ilk manâsını “akıl”la değil, “kalb” ile tasdik demek olduğuna göre, diğer manâlarına yükselebilmek de kalb sayesinde gerçekleşeceği mutasavvıfların sözlerinden anlaşılmaktadır. Bunların da ötesinde bir dereceden daha söz edilmektedir ki, o da tevhîdin bütün manâlarının “zevk” edilmesidir.

“Bir”i tekrâr ile saydığında çok oldu. Gerçi aded başlangıçta “bir”dir. Velâkin onun aslâ nihâyeti yoktur.” (Gülşen-i Râz’dan)


Ve kim ki, a’dâd hakkında takrîr ettiğimizi ve muhakkak onların nefyi, onların kaydetme gözü olduğunu ârif olsa, her ne kadar halk, Hâlık’tan

“Yaratılmışı bilmeyen Yaratanı tanımaz” bahsi

 

Allah’ı tanıyamayız biz / Neyi yüklendiğimizi bilmeden / Hakkı onunla bir kez tanırsak / Bilmediğimizi de öğreniriz

Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kendini bilen Rabbini bilmiştir.” Kendini bilmekten âciz kişi Rabbini bilmekten de âcizdir. Bununla beraber bir şeyi bilmek onu bilmekten âcizlik anlamına gelebilir ve bu durumda ârif talep edilenin bilinemeyecek bir şey olduğunu anlar. Bir şeyi bilmenin maksadı kendisini başkasından ayrıştırmaktır. Bilinemez olmakla bilinen bir şey bilinenden ayrışmış ve farklılaşmış, bu durumda maksat gerçekleşmiştir. Geride bu iki şey hakkındaki ayrımı bilmek kalmıştır: Bilinmesi mümkün olmayan iki şeyden birisi ötekinden nasıl farklılaşır? Kendimizi bilmekten âciz isek Rabbimizi bilmekten de âciziz. Peki iki âcizlik arasındaki fark nedir? Yoksa nefs Rabbinin kendisi midir? İşin keyfiyetini (niteliğini) anlamak isteyen kişi, hayâlin bilgisini incelemelidir. Kudret hayalde ortaya çıkmışken hayal aynı zamanda dolunayı ışık saçandır. Bu itibarla hayal sûretten sûrete girerken sadece beşeriyet makamında gözükür. Burada ‘beşer’ derken insanları kasdetmiyorum; çünkü ben kendi iflâsıma şâhidim. Vakitleri bildiğim için, zamanımı da bilirim; sadece dolmuş kap ve sağan vardır! İyice düşün ki göresin.

Bunlardan birisi de üç yüz birinci bölümden “Güneşi gözetlemedeki fısıltı” bahsidir: Sesler Rahman karşısında kesilir, Yeryüzü sarsıldığında’ (el-Fecr 89/21) ‘ve dağlar atıldığında’ (el-Vakıa 56/5) sadece fısıltı duyulur. “Kur’an okunduğunda, kulak verin ve dinleyin, umulur ki merhamete mazhar olursunuz. ’ (el-A’raf 7/204) Çünkü kelam anlaşılmak üzere gelmiştir. Dinleyen okuyucuyu meşgûl ederse -ki anlamak dinlediğinin şahididir-, dinleyici Allah’a karşı saygısızlık yapmış, onu kızdırmış olur; Allah da gazaba gelir. O birine gazap ederse, kendisini cezalandırır. Hz. Peygamber şöyle der: “Hanginiz beni meşgûl etmiştir? Ben Kur’an ile niza edici değilim.” Bundan daha büyük delil olabilir mi? Hz. Peygamber adabı haiz olmuş, kitabı getirmiş, akıl sahiplerine hitap etmiş, hitabında düşmanları ahbaptan ayırmamış, hitabı herkese yönelik olmuştur. Bir kısmımız (onu anlamada) isabet etmiş, bir kısmımıza ise doğru ulaşmıştır. Bilmediğini öğrenen herkes ilham almıştır. Vahiy kuşatıcıdır; hem nakıs olana ve hem kâmile iner! Vahyin en alt derecesi, ilham ve kişiyi ilgilendiren hususlardaki niyetidir.” (Fütûhât-ı Mekkiyye c. 18’den)

FÎHİ MÂ FÎH 43. Fasıl’dan alıntılar

 

Bir mahal’le sefer etmek azminde bulunan herbir kimsede birtakım ma’kul düşünceler peydâ olup der ki: “Eğer oraya gidersem, birçok işler müyesser olur ve ahvâlim nizam-pezîr (düzene girer) olup, dostlarım sevinir, düşmanlarıma gâlib olurum.” İşte onun düşüncesi budur. Hak Teâlâ’nın maksûdu ise başka şeydir. Bu kadar tedbirler ile sefere çıktıktan sonra, düşündüklerinin birisi bile murâdına göre müyesser olmaz; bununla berâber yine kendisinin tedbîr ve ihtiyârına (irâdesine) i’timâd eder. Beyit (nazım olarak tercüme: ” Takdîr-İ İlâhî’yi bilmez, kul eder tedbîr / Meşhûr meseldir bu, tedbîri bozar takdîr.” Bu hâl şuna benzer ki, bir kimse rü’yasında bir şehirde garîb olduğunu ve orada hiçbir âşinâsı bulunmadığını görüp, hayrette kalır. Ne kimse onu tanır, ne de o kimseyi. O adam, “Hiçbir bildiğim ve ahbâbım bulunmayan bu şehre niçin geldim?” diye gama düşer, hasret çeker ve elini eline vurup dudağını ısırır. Uyandığı vakit ne şehri ne de adamlarını görür. Bu gam ve teessüfün fâidesiz olduğunu anlayıp o hâlden nâdim olur ve o dakikalarını zayi’ olmuş bilir. Bir başka def’a yine uykuya varıp tesâdüfen kendisini böyle bir şehirde görür. O şehre geldiğinden dolayı gam ve gussa çekmeğe başlar. Hiç düşünüp demez ki, “Ben yakaza hâlinde bu gamdan nâdim olmuş, beyhûde rü’yâ ve fâidesiz olduğunu bilmiş idim. Şimdi yine böyledir. Halk, azim ve tedbirlerin bâtıl olduğunu ve hiçbir işin kendilerinin murâdı üzere meydana gelmediğini yüzbin kere görmüşlerdir. Hak Teâlâ onlara bir nisyan musallat eyleyip, BUNLARIN CÜMLESİNİ UNUTURLAR ve kendi düşünce ve ihtiyarlarına tâbi’ olurlar. “Allah kişi ile kalbi arasına girer.” (Enfâl, 8/24)

İbrâhim Edhem (k.s.), pâdişahlık zamanında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından, askerinden tamâmiyle ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu. Ter içine battı. Hâlâ o beyâbanda izler idi. İzleme hadden aştı. Âhû söze gelip yüzünü arkasına çevirerek dedi: “Seni bunun için yaratmadılar” ve beni avlamak için getirmediler. Haydi beni avladın farz et; acaba ne hâsıl olur? İbrâhîm (k.s.) bunu işitince bir na’ra vurup kendisini atından aşağıya attı. O sahrâda çobandan gayri hiç kimse yok idi. Murassa’ olan şahâne libasını, silah ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abâyı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye hâllerinden nişan vermemesini rica etti; ve o abâyı giyip yola çıktı. sen şimdi onun garazına bak ki ne idi; ve hakk’ın maksûdu ne idi? (Şiir: (tercüme): Ömer kılıcını çekti, Resûl’e kasd etti. / Tutuldu dâm-ı Hudâ’ya, şu bahta bak bak şaş!” Baş odur ki onda bir sır ola. Yoksa bin baş bir pula değmez. Bu kerîm ÂYETİ OKURLAR. Tâ hâ , 20/1: “Biz Kur’ân’ı sana zahmet çekesin diye indirmedik.”

Muhyiddin İbnu’l Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi- III/Ahmed Avni Konuk

 

Hazırlayanlar : Prof. Dr. Mustafa Tahralı – Dr. Selçuk Eraydın M.Ü. İFAV 1983 Altıncı Baskı. Bu eserin III. Cildi, ÜZEYR FASSI’nın birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

(…) Âhir zamanda Îsâ (a.s.) ın gelmesi nübüvvet ve risâlet cihetiyle değil, velâyet i’tibâriyle olacağından şerîat getiren resûl sayılmaz. Ve bu hadîs, evliyâullah’ın zuhûrunu kesr etti (kırdı); zîrâ ubûdiyyet-i kâmile-i tâmme zevkınin kesilmesini mutazammındır (içerendir). O halde tam kulluğa özgü olan onun nübüvvet ismi, ubûdiyyete (kulluğa) mutlak kılınmaz. Yani bu hadîs-i şerîf, ubûdiyyet-i kâmile-i tâmme zevkınin kesilmesini içine alandır. Bundan dolayı tam kulluk ile sıfatlanmış olan evliyaullah için artık nübüvvete nâil olmak ve “nebî” ismiyle imlenmiş bulunmak kapısı kapanmış ve velâyetten başka bir mertebe kalmamıştır.

Zîrâ kul, Allah olan efendisine, isimde ortak olmamak diler ; o da isimde “Allah”dır. Yani kul, tam ubûdiyyetten dolayı, Allah ismi olan “Velî” ismine ortak olmak istemez. Zîrâ kâmil velîler ilâhî isimlerle nitelenme kendilerinin zâtları muktezasından olmadığını bilirler. Fânî-fillah oldukları vakitte, ilâhî isimlerle tahakkuk, onlar için ârizî iştir. Meselâ demir ateşe konulursa, kıpkırmızı olur; ve temas ettiği şeyi ateş gibi yakar. Eğer demir lisana gelip “ben ateşim” derse, bu sözünde sâdık olur. Fakat demir ateş değildir; bu hâl kendisinde bir ârızî iştir: Ancak kendisinin demirliği ateşte fenâ bulmuş, ve ateş ismiyle gerçekleşmiştir. Yoksa demir demir ve ateş de ateştir. İşte evliyâullah’ın fenâ fillah mertebesindeki hâli dahi buna mümâsildir. Dolayısıyla onlar, ârızî iş olan ilâhî isimler ile tahakkukları hâlinde, kendilerine muhtass olan şey ubûdiyyet sıfatları ve onun isimleri olduğu için, ubûdiyyete mahsûs isimle adlanmış olmak isterler. Ve resûl ile nebî, ubûdiyyet havâssının eşref ve efdalinden olduğu cihetle, kulluk duygularında resûlden etemm ve ekmel yoktur. Hz. Şeyh (r.a.) buyurur ki, Oysa Allah Teâlâ “nebî” ve “resûl” ismi ile mütesemmî olmadı; “Velî” ismi ile mütesemmî oldu ve bu isim ile sıfatlanmış da oldu. (Bakara, 2/257) ve Şûrâ, 42/ 28).)