Mart 2026 Posts

FÎHİ MÂ FÎH, Ellibeşinci Fasıl’dan alıntılar

 

Hz. Pîr, birisine hitâben buyurdu ki: Hâtırın hoş mudur, nasıldır? Hâtır azîz bir şeydir, bir tuzak gibidir. Sayd etmek için, tuzağın sağlam olması lâzımdır. Eğer hâtır nâ-hoş olursa, tuzak bozulmuş olur; işe yaramaz. İmdi bir kimse hakkındaki muhabbet ifrât üzere olmamalıdır. Düşmanlık da ifrât ile olmamalıdır. Bu her ikisinden tuzak bozulmuş olur. (Yani “İşlerin hayırlısı ortasıdır”) mûcibince, vasat derecede olmalıdır. İfrât üzere olmamalıdır dediğim muhabbet Hak Teâlâ’nın gayri hakkındadır. Hak Teâlâ hakkında ise, hiç ifrât mutasavver değildir. Onun hakkındaki muhabbet, her ne kadar ziyâde olursa bihterdir (iyidir). Vaktâki Hakk’ın gayrine olan muhabbet müfrit olur ve halk ise devr- i feleğin musahharıdırlar; felek döner ve halkın bütün ahvâli de döner. İmdi muhabbet bir kimse hakkında ifrât ile oldukda, dâimâ onun saâdeti ve azameti arzû olunur. Bu ise müteazzirdir (zordur). Bundan dolayı hâtır müşevveş (karışık) olur ve adâvet müfrit oldukda, dâima onun nuhûset (uğursuzluk) ve nekbeti (felâketi) istenir. Çerh-i felek ise dâirdir; bir vakit onun nuhûset ve nekbeti istenir; felek çerhi ise dâirdir; bir vakit mes’ûd ve bir vakit menhûs olur; ama yine hâtır müşevveş olur. Bir kimse mûcidini nasıl sevmez? Muhabbet onda kâmindir (saklıdır). “Hiçbir şey hâriç değil, hepsi O’na hamd ve tesbîh ederler” (İsrâ, 17/44)

Fîhi Mâ Fîh Onsekizinci Fasıl’dan Alıntılar

 

Hz. Pîr’e hitâben nâib (Emîr P ervâne) şöyle dedi: “Bundan evvel, kâfirler puta tapıp secde ederlerdi. / Bu zamanda biz de öyle yapıyoruz ve gidip Moğol Tatarlarına secdeler ediyoruz ve sonra da kendimizi müslüman biliyoruz; ve bâtınımızda hırs, hased ve hevâ gibi bu kadar başka putlar da vardır ve biz bunların kâffesine mutî’iz. Bundan dolayı zâhiren ve bâtınen biz de aynı işi yapıyoruz; ve bununla beraber kendimizi müslüman biliyoruz.” Hz. Pîr cevâben buyurdular:

Burada başka bir şey vardır. Mâdemki bunun fenâ ve nâpesend (beğenilmez) olduğu hâtırınıza geliyor, elbette sizin kalb gözünüz bî-çûn (emsâlsiz) ve niteliksiz azîm bir şey görmüştür ki, onu kabîh görüyor. Zîrâ acı su ile tatlı suyu gören ve içen kimse bilir. Çünkü eşyâ ezdâd (zıtlar) ile münkeşif ve mübeyyen (açılan ve ortaya çıkarılan) olur. Dolayısıyla Hak Teâlâ cânınıza îmân nûru koymuştur. Bu işleri kabîh (çirkin) görür ve nihâyet latîfin mukâbelesinde bunu, kabîh müşâhede eder. Eğer böyle olmasa, başkalarında bu derd niçin yoktur? Onlar bulundukları hâl içinde mesrûrdurlar; asıl iş budur derler. Hak Teâlâ size matlûbunuzu (istediğinizi) ihsân eder ve himmetinizin eriştiği makâmı atâ kılar (verir); zîrâ “Kuş kanatlarıyla uçar, mü’min ise himmet ile uçar.”

Mahlûkât üç sınıftır: bir kısmı melâikedir ki, onlar sırf akıldırlar. Onların tâatı, ibadeti, zikri, tabiatları; gıdaları ve taâmları hayatlarıdır. Meselâ suda balıkların hayâtı sudandır; yatağı ve yastığı hep sudur. Onlar hakkında bunlar külfet değildir. Çünkü şehvetten soyut ve pâkdırlar. (…) Eğer tâat ederse, onu tâat etmiş addetmezler; çünkü onun tabîatı odur ve onsuz olamaz. Aklı şehvetine gâlib olan kimse melâikeden a’lâdır, ve şehveti aklına gâlib olan kimse de hayvanlardan aşağıdır. Şiir (Tercüme) “İlm ile buldu melek neşv ü nevâ / Cehl ile oldu behâyim peydâ / İlm ile cehl arasında hayrân / Kaldı da şaştı zavallı insan.”

Şimdi, âdemîlerden ba’zıları o kadar akla mutâbaat eylediler ki, külliyyen melek ve sırf nûr oldular. Onlar enbiyâ ve evliyâdırlar; havf (korku) ve recâdan kurtulmuşlardır. Nitekim Mecîd Kur’ân’da beyan buyruluyor: (“… Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.”) (Yûnus, 10/62) Bazılarının akıllarna şehvet gâlib Veolduğundan, âkıbet külliyen hayvan hükmünü iktisâb eylediler. ve bazları münâzaada kaldılar; ve onlar o tâifedir ki, bâtınlarında bir derd , renc (sıkıntı) , hasret ve efgân zâhir olur ve yaşayışlarından razı değildirler. Bunlar müminlerdir. Evliyâ onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onlara muntazırdırlar. Şiir: Tercüme: “Biz çağırıyoruz, başkaları da çağırıyorlar; bakalım baht kimindir ve kime yâr olacaktır.” “Allah’ın nusratı gelince.” (Nasr, 110/1) Zâhir müfessirler bu vech ile tefsîr ederler ki, Mustafâ (s.a.v.) in, âlemi / müslüman etmek ve hak yoluna getirmek için, himmetleri var idi. Vaktâki vefat edeceğini gördü, dedi: “Ah, ömrüm vefâ etmedi ki halkı da’vet edeyim.” Hak Teâlâ buyurdu: Bu sâatte senin asker ve kılıç ile feth edip terk ettiğin vilâyetleri ve şehirleri, cümleten askersiz, mutî’ ve mü’min kılayım; ve işte onun alâmeti bu olsun ki, senin vefâtın yakın olduğu vakit, halkın uzaklardan gürûh gürûh gelip müslüman olduklarını göresin. Bu alâmetin zuhûrunda rihlet(göç) vaktinin eriştiğini bil! Şimdi tesbîh et ve istiğfar eyle ki, o makama geleceksin! (…) Bu zayıf ayak ile ve belki yüzbin ayak ile bu yoldan bir menzilin kat’ olunamayacağı bize ma’lûmdur. Ancak vaktâki kudret ve tâkatın olduğu halde, yola giresin ve düşüp artık tâkatin kalmıya; ondan sonra Hakk’ın inâyeti imdâdına yetişir. (…)”


“ÜMİT”

 

Ş. TEOMAN DURALI’nın ÇAĞDAŞ KÜRESEL MEDENİYET Anlamı / Gelişimi / Konumu (dergâh yayınları) KİTABININ ÜMİT başlıklı bölümünden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Immanuel Kant,

a) “Ödev, yasa saygısından doğan bir davranış zorunluluğudur”; b) “Öyle davran ki; irâdenin temel kuralı (düstûru) aynı zamanda hep geçerli kalacak yasalılığın ilkesi de olabilsin”; c) “Öyle davran ki, HEM KENDİNİN HEM DE BAŞKALARININ KİŞİLİĞİNDE İNSANLIK HAYSİYETİNE dâimâ SAYGI GÖSTERESİN, VE AYNI ZAMANDA kİŞİYİ AMAÇ ADDEDİP onu hiçbir vakit yalınkat araç olarak kullanmayasın!” diyor.

Çağımızın İngiliz-Yahudî medeniyeti, BURAYA DEĞİN açıklamağa çalıştığımız üzere, YERYÜZÜNÜN DÖRTBİR KÖŞEBUCAĞINA YAYILIP İRİLİ UFAKLI BÜTÜN TOPLUMLARI VE KÜLTÜRLERİ kaçınılmaz etki alanına çekmiştir. özellikle de Yirminci yüzyılın İKİNCİ YARISINDA İNSANLIĞIN GÜNDEMİNİ TAYİN EDEN TEK MERCİ DURUMUNA GİRMİŞTİR. BUNA DA 1990ların başlarından beri KÜRESELLEŞME denilmektedir. Bahse konu medeniyetin maddî, başka bir anlatımla, TÜKETİM ÇILGINLIĞI ateşini alabildiğine körüklemeğe yönelik olan ve artık hiçbir hesaba kitaba sığmayan üretimi durmadan yükseltme çabaları ile İNSANIN duyguları ve düşüncelerine ket vurmak, dolayısıyla da, ONU rahatlatmak amacını taşıyan anlamca bulanık kavramları üreten zihin işlemlerini ve her şeyin satılıp satın alınması üzerine kurulu iş görür ( fonksiyonel) temel değerleri bütün yaşama düzlemlerine mâledebildikleri ölçüde milletler yahut toplumlar, çağdaşlaşmış yahut ilerlemiş kabul edilirler. Bu dayatılan şartları reddedenler yahut onlara erişmekte zorluk çekenler çağdışı yahut geri kalmış şeklinde nitelenirler. (…) Karşısına, İNSANI VE DOĞAYI ŞEFKATLA, HÜRMETLE, dürüstlük ve adaletle KUCAKLAYACAK BİR SEÇENEK tezelden çıkarılmadığı takdirde, iNGİLİZ-YAHUDÎ medeniyeti İLE ONUN RESMî ideolojisi durumundaki Hür sermâyeciliğin, tarihi, hem mânen hem de maddeten noktalayacağı artık uzak bir ihtimal olarak görülmemelidir.

İngiliz-Yahudî Terkîbinin anlamı

 

Ş. Teoman Duralı’nın ÇAĞDAŞ KÜRESEL MEDENİYET Anlamı/ Gelişimi /Konumu Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudî Medeniyeti Kitabının (dergâh yayınları) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

a) Tarihte ilk defa yeryüzünün dörtbir yanında hayatı etkileyip belirleyen bir medeniyet olayıyla karşı karşıyayız; hattâ, iç içeyiz demek daha yerinde olur. Bu medeniyeti öz tabiatına uygun tarzda adlandırmamışlığımız, genelde, dünya çapında, öncelikle de, türkiye’de ona ilişkin açık bir fikrimizin oluşmamasına yol açmaktadır. Kâh Batı, kâh Avrupa… zaman zaman da çağdaş diyoruz. Bunlardan ‘Batı’ yön belirtir; ‘Avrupa’ coğrafyaya; ‘çağdaş’ ise tarihe ilişkin sözlerdir. Oysa bizim burada gereksediğimiz, medeniyete alem olacak deyimdir. b) Tarihin önde gelen medeniyetlerinin yer almış olduğu vâsiî mekân Avrasya anakarasıdır. Afrika ile Amerika’nın tersine, Asya ile Avrupa, coğrafî bakımdan birbirinden bağımsız kıtalarmış görünümünü sunmazlar. Birbirlerinden sadece, sînelerinde teşekkül etmiş ve tarihe damgasını basmış medeniyetlerden türemiş beşerî ilişkiler yumağı ile zihniyetlerin derin farklılıklarından ötürü ayrılmışlardır.                                                     Asya’nın en doğusu ile güney doğusunda Beşinci bine doğru yer almağa başlayan pirinç tarımı dolayındaki yerleşim, Doğu medeniyetleri câmiasının beşiği olmuştur. Asya’nın güney batısında yine Beşinci bin dolaylarında buğday ile arpa ekiminin vuku bulduğu havalilerdeyse, bu defa, Batı medeniyetleri câmiasının öncüsü Sümer kültürünün biçimlendiğini görüyoruz. Şu son andığımız mahalden peyderpey Mesopotamya, Mısır, Doğu Akdeniz -Fenike, Filistin ile İsrail-, Hıristiyan ile İslâm ve nihâyet Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetleri çıkıp serpilmişlerdir. 1400lerin sonlarından itibâren Hıristiyan medeniyetinden türeyen, 1600lerin ikinci yarısından sonra ona yeğinlikle karşı çıkarak biçimlenmeğe koyulan Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, kendi devâmı sayılabilecek birini de bilkuvve bağrında taşımaktaydı.

Avrasya’nın doğu yakasındaki Doğu medeniyetleri pek uzun soluklu olmuşlardır. Batıdakilere gelince; bunlar, Doğululara oranla daha kısa ömürlüdürler. İlkçağ Mesopotamya, Mısır ile Doğu Akdeniz medeniyetlerinden itibaren, çeşitlilik öylesine artmıştır ki, birbirleri ardı sıra OLUŞAN MEDENİYETLERİN benzerliklerinden ziyade zıtlıklar ortaya çıkmıştır.

Tektanrılı Vahiy Dini ile Felsefe- bilim sisteminin neşvünema bulduğu zemin olması itibâriyle Batı medeniyetleri câmiası, tarihte eşsiz benzersiz bir mevkii işgâl etmektedir. Bunlardan birincisini Sâmî kavimlere, ikincisiniyse Arîlere borçluyuz. Tektanrılı Vahiy dinlerinin ilki Yahudîliktir; ANA ÖRNEĞİNİYSE, İslâm teşkil eder. İslâm’ın temsil ettiği ve varlık verdiği ölçüde Tektanrılı Vahiy dini ile Eskiçağ Ege medeniyetinde biçimlenmiş Felsefe- bilim sistem geleneği, müteâkip medeniyetler üzerinde çeşitli etkiler icrâ etmişlerdir.

Yapısal özellikleri yüzünden Katolikliğe yaslanmış Hıristiyan Ortaçağ Avrupa medeniyeti kendi toplumsal ve siyasal bünyesinde benzersiz çalkantılar İLE ÇATIŞMALARA, TAM ANLAMIYLA, bir cedel sürecine sahne olmuştur. Birinci ve en şiddetli raddede mücâdele Ruhban –kutsanmış (OsmT mukaddes)– dinadamları (OrtL clerus) ile Ruhbân- olmayan (OrtL laicus) zümreler arasında vukû bulmuştur. bunun yanı sıra, dindışı (OrL secularis)-dünyevî (OrL Profanus) zümrenin kendisi de, ortaçağın erken devirlerinden –Onuncu yüzyıldan– itibaren kendi içerisinde yeğin çıkar çatışmalarına tanık olmuştur: Hükümdar-asilzâdeler -derebeği-toprak zâdegânı. Bu durum ise, Ortaçağın sonları ile Yeniçağın başlarında — demek ki, 1400lerle birlikte — kendisini belirgince gösterecek olan sınıf farklılaşmasının kaynağını oluşturmuştur.

Nermi Uygur(1925-2005)

 

Ülkemizin en mümtaz ve velûd felsefe profesörlerinden biri olan Nermi Uygur, felsefede denemeci anlayışın öncülerinden olup çok boyutlu bir ilgi ve inceleme sahasına sahiptir. Onlarca kitabında felsefe dışında kültür, aidiyet, kimlik, edebiyat, dil, bilim, eğitim gibi pek çok temel meseleye parmak basan ve yazılarında dilin imkânlarını maharetle kullanan Uygur’u doğumunun 101. senesinde rahmetle yâd ederken, sizi, Yaşama Felsefesi adlı eserinden alıntılanıp Derin Tarih Dergisi’nin Ocak 2026 Sayısı’nda çıkan ANADİL başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı.

ANADİL Ana gibi sıcak, baba gibi yetkin, çocuk gibi dokunulmamış

Dil bir aynadır; herkes orda kendi yüzünü görür. Kuşkusuz yanlışın en büyük nedenlerinden biri dildir. Ne var ki doğrunun da en güvenilir, en sağlam taşıyıcısı gene o. Dil güneş gibi: kötü de kötüye de kullanılsa hep ışımada. ne denli dil ustası olursan ol, başından önemli bir şey geçmemiş birine, yaşadığın önemli bir şeyi gerçek önemiyle anlatamazsın. (…)

Ben dediğimiz Türkçeyle var, Türkçeyle anlamlı; Türkçenin içinde ben yansıdığı oranda, sevmek diye bir şeyin anlamlı olarak sözünü edebiliyoruz. Öyle ama tek değilim; başkaları da var. Onların dili başka. Onlar da kendi dillerini seviyor. Herkes kendininkini. Başka benler, Türkçeden başka gene de Türkçe gibi başka diller, başka ama akraba sevgiler. Ne de olsa benim için hepsinin başı- başlangıcı Türkçe. Tıpkı öbür benleri, öbür sevgileri kendi benim; kendi sevgim yöneltisinde anladığım gibi. ONLAR AÇISINDAN NEYİM, NASILIM, bilmem – hiçbir zaman tastamam bilemeyeceğim. Bildiğim ŞEY (aslında şimdi burda bilgi de önemli değil ya, neyse…) onlar için durum nasılsa, benim için de aşağı yukarı öyle. BAŞKALARINA HAKSIZ DAVRANMAYALIM, kendimize haksızlık etmiş oluruz. HERKES ANADİLİNİN İÇİNDE. HERKESİN SEVGİSİ KENDİSİ İÇİN KUTSAL.

BULAŞTIĞIM DİLLERİN İKLİMİ

Fransızca: Her şey sımsıkı yerli yerinde olmalı. Latince: Bir çeşit söz geometrisi. İngilizce: Kılıkırkyarmada birebir. Eski Yunanca: Gevşek- ciddî bir tatlılık. İtalyanca: Şakımalı BİR SARIP SARMALAMA. Almanca: öZENLİ BİR BALTA GİRMEMİŞ ORMAN, AKILCI- ROMANTİK. İspanyolca: Zengin, derin; GURURLU, ÇÖLÜMSÜ. (Ya Türkçe? Türkçe TÜM ÖBÜR DİLLERİ İŞİTTİĞİM KULAK, KONUŞTUĞUM AĞIZ, ÖBÜR DİLLERE DOKUNDUĞUM EL, ÖBÜR DİLLERİ GÖRDÜĞÜM GÖZ)

YABANCI BİR DİL öğrenmek, YALNIZ DİL ÖĞRENMEK DEĞİLDİR. İnsan, DİLLE BİRLİKTE, BAŞTA KENDİSİ OLMAK ÜZERE, HEMEN HEMEN HER ŞEYİ YENİDEN YAŞAYIP ÖĞRENMEK ZORUNDADIR.

Bazısı uygun düşse de yerici nitelemeler bir yana NE TEZCANLI NE TOPTANCI YARATIKLARIZ! (…) Yıllarca çalış çabala, YILLARCA SEV BAĞLAN, BİR DE BAKIYORSUN Kİ, LİMONCU KAYIĞINA ANCAK FESİNİ ATABİLMİŞSİN. Gerçekte öyle sözcükler, ÖYLE DİLSEL ANLATIM imkânları VAR Kİ, ONLARIN TADINI GÖREVİNİ İYİCE ANLAYIP UYGULAMAK İÇİN BİRKAÇ İNSAN YAŞAMI BİLE AZ. DİLLERİN çokluğu kadar insanı darlıktan kurtaran, BAĞNAZLIKTAN ALIKOYUP BAŞKA GERÇEKLİKLERE ANLAYIŞ VE HOŞGÖRÜ UYANDIRAN BİR GERÇEK YOK, yeter ki GÖZÜ, KULAĞI KISITLAMAYALIM. Her anadille başka türlü konuşur evren. İnsan, ÇEŞİT ÇEŞİT DİLLERDE YATAN, ÇEŞİT ÇEŞİT BİLGELİKLERİN HAKKINI VERMEYİ ÖĞRENDİKÇE BİLGELEŞİR. Başka bir dile bulaşmayan, anadilinin tadına varamaz. Yabancı dil öğrenimi, BAŞKA YARARLARI YANINDA, BİLİNÇLİ ANADİL SEVGİSİNİN vazgeçilmez şartıdır.

Fütûhât-ı Mekkiyye cild 18’den birkaç alıntı oluştursun bu yazının son bölümünü: Razı olan kimdir dersen: Halden hale geçerken haktan razı olan kişi / Haddi aşar ve kendi menzilinde kalmazsa / Besinleri kendisine haram olmuş biridir

Şöyle demiştir: ‘Her kimden meydana gelirse gelsin, rıza, içinde bulunduğu anda mevcut olandan daha fazlasının da olduğunu bilen için azla yetinmekle gerçekleşir. (…) ‘Allah onlardan razıdır.’ (el- Mâide 5/119) ‘Onlar da Allah’tan razıdır.’ (aynı sûre ve âyet)

En büyük hastalık yüz çevirmektir.

Mutlak anlamda yüz çevirmek, olabilecek bir şey değildir; çünkü mutlaka bir yöne yönelmek gerekir. Demek ki sadece özel bir yüz çevirme halinden söz edilebilir. Yüz çevirmenin bir kısmı kınanmış, bir kısmı da kalblerdeki en çetin ve şiddetli hastalıktır. şöyle demiştir: “Allah’ın kendisine delil olarak âleme yerleştirmiş olduğu âyetlerinden yüz çevirmek, insafsızlığa ve değersiz arzulara uymuş olmanın delilidir. Bu davranış, -ALLAH’tan hesap etmediği bir ihsan ve fazilet ortaya çıkmadıkça- insanda kökleşmesinin ardından sahibinin iyileşemeyeceği bir hastalıktır. Hesapsız ihsan ortaya çıktığında ise kişi bir ilaç kullanmak arzu eder, artık ilaç fayda vermez. Bu hale misal olarak güneşin battığı yerden doğmasının ardından tövbe etmeyi verebiliriz. “Daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış KİMSEYE İMANI FAYDA VERMEZ. (Dipnot: el-En’am 6/ 158) Ayette anılan iman umutsuzluk, can çekişme ve ölümü görme vaktinde gerçekleşen imandır. Şöyle demiştir: ‘Allah’tan yüz çevirmek düşünülemeyeceği gibi mutlak anlamda yaratılmışlardan da yüz çevirmek söz konusu değildir. Hâl böyleyken aradaki fark nedir?’ BUNLARDAN BİRİSİ DE şu bahistir: Zikrin zikri tuzaktan emin / Benden o zikir zikredilmek üzere olunca / Delilin ihsanından söz ettiği kimseye söyle /zikrin zikri tuzaktan emin

Zikrin zikri tuzak ve mekirden emindir. ŞÖYLE DEMİŞTİR: Zikrin zikri ‘hamdin hamdi’ gibidir. Hiç kuşkusuz hamdin hamdi en doğru ve dürüst hamd olduğu gibi zikrin zikri de en faydalı ve en doğru zikirdir. Çünkü zikir seni zikrettiğinde, makamından seni zikreder. ONUN MAKAMI YÜCE VE AZİZDİR. Sen de o esnada onu zikredersin. Bu durumda zikir – Hakk’ı mülkün mülkü diye isimlendirdiğimiz gibi- meydana gelir. Bu hal, senin bu ilahi isme varis olmandır.’ ŞÖYLE DEMİŞTİR: ‘SIFATLAR BEDENLENİP suretlerde ortaya çıktıklarında, zikir en güzel suretli ve en ulvî mertebeye sahip olarak tezahür eder. Çünkü ondan daha üstün bir şey yoktur. Bunun nedeni Hak’tan elimizde sadece zikrin bulunmasıdır. Allah ‘Ben beni zikredenle beraberim’ demiş, O’nun zâtı ikre dönmüştür. Bunlardan birisi de şu bahistir: Dikkat edin! Hakkın niteliği yaratılmışta zuhûr eder / Önceliği söylediğim sözde ortaya çıkar/ kulun hali böyle olunca / Fani olur baki kalmaz Hakkın niteliğinin öne çıktığını gören kişi, haddini aşmaz ve ileri geçmez. ‘Arif Hakkın niteliklerinin zuhur ettiği bir yer olması itibarıyla baktığı şeye bakar, o niteliğin tezahür ettiği yeri yüceltir. Bununla beraber mahâl, yüceltmenin kendisine ait olduğunu zannedebilir. Bilgili insan bir de hikmet sahibiyse, mahalle gelip onu yok edebilecek böyle bir davranış nedeniyle sıfatı orada yüceltmemelidir. Aksi halde kınanması gerekir, yoksa azaba maruz kalır. İnsan ya sıfatı mahal’le veya mahal’li sıfata katar. Mahal’li ve yeri sıfata katarsa, mahal belirli bir vakitte yücelir. Onun azabı da o vakitte Allah’ın azabıdır. Misal olarak Allah’ın kendilerini kınadığı zorbaları ve kibirlileri verebiliriz. Sıfatı mahal’le katarsa, onun değerini takdir edemez ve yerli yerine indiremez. Öyle biri câhillerdendir. Sıfatı müşahede ederse Hak onun bulunduğu mahal’le değer vermez veya onu mahal’le katar. Yüceltme ondan meydana gelmiş ve ona eşlik etmiştir. Bu durumda içinde bulunduğu hâle göre mahal’le bakarken aynı zamanda şeriatın o konudaki hükmüne ve ve mertebeye bakar. Böyle bir duruma misal olarak (savaşta tefahür sahibi olan) Ebu Dücane’yi ve benzerlerini verebiliriz. Bunlardan birisi de şu bahistir: Deliller perde, çekilmiş perdeler / İLAHİ GAYRETLE, HAREM ÜZERİNE ÇEKİLMİŞ / Kim onları tavaf ederse hali onu müstağni bırakır / Harem’de Allah’ın evini tavaftan