Mart 2026 Posts

“Yaratılmışı bilmeyen Yaratanı tanımaz” bahsi

 

Allah’ı tanıyamayız biz / Neyi yüklendiğimizi bilmeden / Hakkı onunla bir kez tanırsak / Bilmediğimizi de öğreniriz

Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kendini bilen Rabbini bilmiştir.” Kendini bilmekten âciz kişi Rabbini bilmekten de âcizdir. Bununla beraber bir şeyi bilmek onu bilmekten âcizlik anlamına gelebilir ve bu durumda ârif talep edilenin bilinemeyecek bir şey olduğunu anlar. Bir şeyi bilmenin maksadı kendisini başkasından ayrıştırmaktır. Bilinemez olmakla bilinen bir şey bilinenden ayrışmış ve farklılaşmış, bu durumda maksat gerçekleşmiştir. Geride bu iki şey hakkındaki ayrımı bilmek kalmıştır: Bilinmesi mümkün olmayan iki şeyden birisi ötekinden nasıl farklılaşır? Kendimizi bilmekten âciz isek Rabbimizi bilmekten de âciziz. Peki iki âcizlik arasındaki fark nedir? Yoksa nefs Rabbinin kendisi midir? İşin keyfiyetini (niteliğini) anlamak isteyen kişi, hayâlin bilgisini incelemelidir. Kudret hayalde ortaya çıkmışken hayal aynı zamanda dolunayı ışık saçandır. Bu itibarla hayal sûretten sûrete girerken sadece beşeriyet makamında gözükür. Burada ‘beşer’ derken insanları kasdetmiyorum; çünkü ben kendi iflâsıma şâhidim. Vakitleri bildiğim için, zamanımı da bilirim; sadece dolmuş kap ve sağan vardır! İyice düşün ki göresin.

Bunlardan birisi de üç yüz birinci bölümden “Güneşi gözetlemedeki fısıltı” bahsidir: Sesler Rahman karşısında kesilir, Yeryüzü sarsıldığında’ (el-Fecr 89/21) ‘ve dağlar atıldığında’ (el-Vakıa 56/5) sadece fısıltı duyulur. “Kur’an okunduğunda, kulak verin ve dinleyin, umulur ki merhamete mazhar olursunuz. ’ (el-A’raf 7/204) Çünkü kelam anlaşılmak üzere gelmiştir. Dinleyen okuyucuyu meşgûl ederse -ki anlamak dinlediğinin şahididir-, dinleyici Allah’a karşı saygısızlık yapmış, onu kızdırmış olur; Allah da gazaba gelir. O birine gazap ederse, kendisini cezalandırır. Hz. Peygamber şöyle der: “Hanginiz beni meşgûl etmiştir? Ben Kur’an ile niza edici değilim.” Bundan daha büyük delil olabilir mi? Hz. Peygamber adabı haiz olmuş, kitabı getirmiş, akıl sahiplerine hitap etmiş, hitabında düşmanları ahbaptan ayırmamış, hitabı herkese yönelik olmuştur. Bir kısmımız (onu anlamada) isabet etmiş, bir kısmımıza ise doğru ulaşmıştır. Bilmediğini öğrenen herkes ilham almıştır. Vahiy kuşatıcıdır; hem nakıs olana ve hem kâmile iner! Vahyin en alt derecesi, ilham ve kişiyi ilgilendiren hususlardaki niyetidir.” (Fütûhât-ı Mekkiyye c. 18’den)

FÎHİ MÂ FÎH 43. Fasıl’dan alıntılar

 

Bir mahal’le sefer etmek azminde bulunan herbir kimsede birtakım ma’kul düşünceler peydâ olup der ki: “Eğer oraya gidersem, birçok işler müyesser olur ve ahvâlim nizam-pezîr (düzene girer) olup, dostlarım sevinir, düşmanlarıma gâlib olurum.” İşte onun düşüncesi budur. Hak Teâlâ’nın maksûdu ise başka şeydir. Bu kadar tedbirler ile sefere çıktıktan sonra, düşündüklerinin birisi bile murâdına göre müyesser olmaz; bununla berâber yine kendisinin tedbîr ve ihtiyârına (irâdesine) i’timâd eder. Beyit (nazım olarak tercüme: ” Takdîr-İ İlâhî’yi bilmez, kul eder tedbîr / Meşhûr meseldir bu, tedbîri bozar takdîr.” Bu hâl şuna benzer ki, bir kimse rü’yasında bir şehirde garîb olduğunu ve orada hiçbir âşinâsı bulunmadığını görüp, hayrette kalır. Ne kimse onu tanır, ne de o kimseyi. O adam, “Hiçbir bildiğim ve ahbâbım bulunmayan bu şehre niçin geldim?” diye gama düşer, hasret çeker ve elini eline vurup dudağını ısırır. Uyandığı vakit ne şehri ne de adamlarını görür. Bu gam ve teessüfün fâidesiz olduğunu anlayıp o hâlden nâdim olur ve o dakikalarını zayi’ olmuş bilir. Bir başka def’a yine uykuya varıp tesâdüfen kendisini böyle bir şehirde görür. O şehre geldiğinden dolayı gam ve gussa çekmeğe başlar. Hiç düşünüp demez ki, “Ben yakaza hâlinde bu gamdan nâdim olmuş, beyhûde rü’yâ ve fâidesiz olduğunu bilmiş idim. Şimdi yine böyledir. Halk, azim ve tedbirlerin bâtıl olduğunu ve hiçbir işin kendilerinin murâdı üzere meydana gelmediğini yüzbin kere görmüşlerdir. Hak Teâlâ onlara bir nisyan musallat eyleyip, BUNLARIN CÜMLESİNİ UNUTURLAR ve kendi düşünce ve ihtiyarlarına tâbi’ olurlar. “Allah kişi ile kalbi arasına girer.” (Enfâl, 8/24)

İbrâhim Edhem (k.s.), pâdişahlık zamanında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından, askerinden tamâmiyle ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu. Ter içine battı. Hâlâ o beyâbanda izler idi. İzleme hadden aştı. Âhû söze gelip yüzünü arkasına çevirerek dedi: “Seni bunun için yaratmadılar” ve beni avlamak için getirmediler. Haydi beni avladın farz et; acaba ne hâsıl olur? İbrâhîm (k.s.) bunu işitince bir na’ra vurup kendisini atından aşağıya attı. O sahrâda çobandan gayri hiç kimse yok idi. Murassa’ olan şahâne libasını, silah ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abâyı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye hâllerinden nişan vermemesini rica etti; ve o abâyı giyip yola çıktı. sen şimdi onun garazına bak ki ne idi; ve hakk’ın maksûdu ne idi? (Şiir: (tercüme): Ömer kılıcını çekti, Resûl’e kasd etti. / Tutuldu dâm-ı Hudâ’ya, şu bahta bak bak şaş!” Baş odur ki onda bir sır ola. Yoksa bin baş bir pula değmez. Bu kerîm ÂYETİ OKURLAR. Tâ hâ , 20/1: “Biz Kur’ân’ı sana zahmet çekesin diye indirmedik.”

Muhyiddin İbnu’l Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi- III/Ahmed Avni Konuk

 

Hazırlayanlar : Prof. Dr. Mustafa Tahralı – Dr. Selçuk Eraydın M.Ü. İFAV 1983 Altıncı Baskı. Bu eserin III. Cildi, ÜZEYR FASSI’nın birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

(…) Âhir zamanda Îsâ (a.s.) ın gelmesi nübüvvet ve risâlet cihetiyle değil, velâyet i’tibâriyle olacağından şerîat getiren resûl sayılmaz. Ve bu hadîs, evliyâullah’ın zuhûrunu kesr etti (kırdı); zîrâ ubûdiyyet-i kâmile-i tâmme zevkınin kesilmesini mutazammındır (içerendir). O halde tam kulluğa özgü olan onun nübüvvet ismi, ubûdiyyete (kulluğa) mutlak kılınmaz. Yani bu hadîs-i şerîf, ubûdiyyet-i kâmile-i tâmme zevkınin kesilmesini içine alandır. Bundan dolayı tam kulluk ile sıfatlanmış olan evliyaullah için artık nübüvvete nâil olmak ve “nebî” ismiyle imlenmiş bulunmak kapısı kapanmış ve velâyetten başka bir mertebe kalmamıştır.

Zîrâ kul, Allah olan efendisine, isimde ortak olmamak diler ; o da isimde “Allah”dır. Yani kul, tam ubûdiyyetten dolayı, Allah ismi olan “Velî” ismine ortak olmak istemez. Zîrâ kâmil velîler ilâhî isimlerle nitelenme kendilerinin zâtları muktezasından olmadığını bilirler. Fânî-fillah oldukları vakitte, ilâhî isimlerle tahakkuk, onlar için ârizî iştir. Meselâ demir ateşe konulursa, kıpkırmızı olur; ve temas ettiği şeyi ateş gibi yakar. Eğer demir lisana gelip “ben ateşim” derse, bu sözünde sâdık olur. Fakat demir ateş değildir; bu hâl kendisinde bir ârızî iştir: Ancak kendisinin demirliği ateşte fenâ bulmuş, ve ateş ismiyle gerçekleşmiştir. Yoksa demir demir ve ateş de ateştir. İşte evliyâullah’ın fenâ fillah mertebesindeki hâli dahi buna mümâsildir. Dolayısıyla onlar, ârızî iş olan ilâhî isimler ile tahakkukları hâlinde, kendilerine muhtass olan şey ubûdiyyet sıfatları ve onun isimleri olduğu için, ubûdiyyete mahsûs isimle adlanmış olmak isterler. Ve resûl ile nebî, ubûdiyyet havâssının eşref ve efdalinden olduğu cihetle, kulluk duygularında resûlden etemm ve ekmel yoktur. Hz. Şeyh (r.a.) buyurur ki, Oysa Allah Teâlâ “nebî” ve “resûl” ismi ile mütesemmî olmadı; “Velî” ismi ile mütesemmî oldu ve bu isim ile sıfatlanmış da oldu. (Bakara, 2/257) ve Şûrâ, 42/ 28).)

Orhan Okay’ı anma

 

“Orhan Okay Kitabı”ndan (dergâh yayınları, 2. Baskı: Nisan 2011) alıntılar

Beşir Fuad’a dair en ciddî ve kapsamlı eser 1969 yılında Orhan Okay tarafından kaleme alınmıştır. Bir doktora tezi olan bu çalışma, o tarihte Hareket Yayınları tarafından kitaplaştırılmıştır. Tam kırk yıl sonra Dergâh Yayınları’ndan İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti: Beşir Fuad adıyla genişletilmiş ikinci baskısı yapılan bu kitap, aynı zamanda bu yazının kaleme alınış sebebini oluşturuyor. “Önsöz”den anlaşılacağı gibi Orhan Okay’ı Beşir Fuad konusunda yazmaya yönelten şey, yukarıda bahis konusu ettiğimiz ve Beşir Fuad’la benzer kaderi paylaşan Sadullah Paşa’dır. Orhan Okay öğrenciliğinin ikinci ya da üçüncü yılında hocası Mehmet Kaplan’dan bir sohbet sırasında Sadullah Paşa’nın macerasını dinler ve “On Dokuzuncu Asır Manzumesi” başlıklı şiiriyle tanışır. Mehmet Kaplan Sadullah Paşa’nın intihar ettiğinden bahsederken, aynı zamanda onunla ortak kaderi paylaşan Beşir Fuad’ın da adını anar. Orhan Okay o andan itibaren ilk kez duyduğu bu adamın izini sürmeye karar verir. Yıllar sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı olan Mehmet Kaplan’ın ilk asistanı olur ve doktora tez konusu gündeme geldiğinde Orhan Okay hocasına Beşir Fuad’ı teklif eder ve bu teklifi kabul edilir. Okay bu çabasıyla unutulmaya mahkûm edilmiş bir insanı adeta bir kuyunun dibinden çıkararak yeniden hayata kavuşturmak istemiştir. Niyazi Berkes bu dikkat ve ve titizliğe işaret etmekle beraber, Orhan Okay’ın Beşir Fuad gibi maddeci ve pozitivist bir kişiyi inceleme konusu yapmasını şaşkınlıkla karışık bir takdirle karşılar. “Farklı görüşlere sahip birine karşı bu kadar nesnel davranması, doğrusu pek alışkın olmadığımız bir durum” diyerek bu durumu garip bir rastlantıyla ilişkilendirir. Şöyle ki, Beşir Fuad da kendisi gibi düşünmeyen Victor Hugo’nun biyografisini yazmış ve fikirlerine katılmadığı birinin eserini yazma nedenini hakkı teslim olarak açıklamıştı: “Victor Hugo vefat edeli bir hayli oldu. Şimdiye kadar mesleğine ittiba edenlerden hiçbirisi türkçe terüme-i halini kaleme almadı; böyle bir dâhinin sergüzeştinin meçhul kalmasına vicdanım kail olmadığından böyle bir cürette bulunmağa mecbur oldum.” (…)

Ben Ne Yapıyorum?

 

İsmet Özel’in Üç Zor Mesele / Teknik – Medeniyet – Yabancılaşma (TİYO : 2 / İsmet Özel Kitapları : 2 / Eylül 2014 II. Baskı ) Kitabının BEN NE YAPIYORUM? başlıklı bölümünün birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Dünyanın durumunu tekrar tekrar betimlemenin yararları sınırlı. Dünyayı anlamak hangi şartlarda ne yapılacağını bilmenin ön hazırlığıdır elbet. Ama hep dünyayı anlamak noktasında kalmanın da bir kaçamağı davet ettiğini unutmamalı. (s. 51)

Büyük örgütlerin değiştirici gücünü önemli sayıp bu yolda çaba harcamayı seçen her kimse, önce o örgütlerin şartlarına göre biçimlenmeyi göze almak zorundadır. Bir kez kendi biçimini, ele geçirmek istediği, ama kendinin de içinde kaynaştığı büyük birimin şartlarına göre ayarlayan kişi acaba güçlü olduğu zaman yeni bir biçim getirebilir mi? Bu çok tartışmalı bir meseledir. tarihî bilgiler bizi yanıltmıyorsa anlaşılıyor ki güçlü bir teşkilâtın buyruklarıyla toplumda yapılan değişiklikler kalıcı olmuyor. Gerçi yapılan her değişiklik mutlaka iz bırakıyor, hattâ geriye dönüşü imkânsız hâle sokuyor, ama değişiklik olarak kendini koruyamıyor, insan ruhu üzerine damgasını basamıyor. (…) Toplumdaki inanç değişikliklerinin buyrukla, dünyevî otoritenin kullanılmasıyla gerçekleşmesinin örnekleri az değildir. Hattâ denilebilir ki en yaygın yol budur. Hıristiyanlığın büyük insan kitlelerince benimsenmesinde Konstantin, Budizmin benimsenmesinde Asoka, Zerdüşt dininin temellenmesinde Sirus birer monark olarak etkin roller oynamışlardır. Ancak bir inancın yukarıdan aşağıya yayıldığı, bir bakıma bu konuda kuvvet kullanıldığı durumlarda, din kavgalarının ve ayrılıkların çabucak sökün ettiği de bir gerçek.

İslâmiyet’in büyük bir cemaat dini oluşunda ve çok sayıda insanın bu dini benimsemesinde bir monarkın, bir siyasî otoritenin belirleyici etkinliği yoktur. İslâm yayılmasını mü’minlerin, “küçük insanların” zaferleriyle gerçekleştirmiştir. Hıristiyanlık kendi mezhepleri arasındaki ayrılıkları uzlaşmaz kabul edip, Ortodoks, Katolik, Anglikan, Protestan dinler ortaya çıkarmıştır. Bunların her biri kendi dışında kalanı “kâfir” sayar. Oysa Müslümanlar arasında asgarî müşterek her zaman bulunmuştur. Farklı örgütler içinde bulunmaktan doğan ayrışmaları Müslümanlar da yaşamışlardır, ama büyük insan yığınları açısından birbirleriyle çok ince iplikle bağlı olsalar bile bir “Muhammed ümmeti” hep gerçekliğini ve geçerliğini korumuştur. Bunun nedeni Müslümanların siyasî otoritenin emri veya isteğiyle din seçmekten daha çok kendi eğilimlerine uyarak İslâm’ı benimsemiş olmalarıdır. Bu yaklaşımın ışığı altında diyebiliriz ki dünyanın durumunda gerçekleştirilecek değişiklik bakımından her insan tekine düşen sorumluluk önem kazanmaktadır. Eğer İslâm’ın yeni bir ruhla yaygınlaşması isteniyorsa bu görevin büyük kuruluşlara, dev örgütlere değil, insan teklerine düştüğünü gözönüne almalıyız.

Eğer dünyanın açıklanmasının olduğu kadar değişmesinin sorumluluğu da önemli ölçüde sıradan insanların omuzları üzerindeyse bu, bir bakıma yöneten-yönetilen, çalışan-çalıştıran, öğreten-öğrenen ve nihâyet yazar-okuyucu farkının en aza indirilmesi anlamına gelir. Yani “iş başa düşmüştür”, sorumluluktan kaçmak için kimsenin geçerli mazereti yoktur. Çaba göstermek zorunludur ve gösterilecek çabanın anahtar sorusu şudur: BEN NE YAPIYORUM? Üç kelimeden oluşan bu soru her üç kelimenin de ortaklaşa yüklendikleri üç evrede (merhalede) ele alınmalıdır:

BEN ne yapıyorum? Benim için hasmımın, yandaşımın, karşımda veya çevremde bulunanın yaptığından çok kendi yaptığım birinci sıradadır. Başkasının yaptığıyla değil, benim yaptığımla belirlenecek bir alanı önemsemek gerekli. Filânca şu işi yapıyor diye uğraşmak yerine, kendi yaptığımızın niteliğinde odaklanmak gerek. Kimin ne yaptığı tamâmen görmezlikten gelinecek bir husus değil ama benim ne yaptığım hepsinden önce gelir. (…) Ben yapıyorum, ama ne yapıyorum? Yaptığım işin kalitesi, mâhiyeti ne? Nedir yaptığım? Başkalarının yaptıklarıyla uğraşmak mı, yoksa bana düşeni belli bir düzeyde ve gerekli titizlikle yapmak mı? yaptığım beni nereye götürecek? Beni ne duruma sokacak?