Nisan 2022 Posts

Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-IV’ün Mûsâ Fassı’ndan alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbn Arabî(m.1165-1240), mütercimi ve şerh edeni Ahmed Avni Konuk(m.1868-1938) olan eserin 1929 öncesi Türkçe tercüme ve şerhi günümüz Türkçesiyle dört cild olarak Prof.Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın(1937-1995) tarafından yayına hazırlanmış ve yayınlanmış (İFAV /Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları) bulunmaktadır. Başlıkta belirtildiği gibi o cildin (6. Baskı 2017) o fassı’ndan alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

Mahmud Erol Kılıç’ın “Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar-I- Osmanlı Dönemi-Cumhuriyet Dönemi” kitabının (Sufi Kitap 1. Baskı: Nisan 2016) başlarından alıntılar

 

“602/1205 yılının başında kendisini Konya’da gördüğümüz İbn Arabî, burada Şeyh Evhaduddin Kirmânî ile de görüşecek ve Risâletül-Envâr, Kitâbu’lAzame ve Emru’l Muhkem gibi risâlelerini burada yazacaktır. İbn Arabî, biraz merkezden uzak, tam bir ilim ve irfan merkezi durumunda olan Malatya’ya da gelerek bu şehirde beş yıl kadar kalır. 612/1215 yılının Ramazan ayını Sivas’ta geçirir ve oradayken bir rüya görür. Malatya’ya geri geldiğinde bu rüyasını bir mektupla Sultan İzzeddin Keykavus’a Antalya’yı fethedeceği müjdesi olarak bildirir. Fakat kâfirlere karşı biraz gevşek bulduğu Sultan’ı, daha dikkatli olması konusunda uyarmadan edemez. Gerek Selçuklular döneminde gerekse daha sonraki Osmanlılar döneminde Anadolu’da gelişen tasavvufî düşünce akımları, büyük oranda hep İbn Arabî’nin fikirlerinden tesirler almışlardır. Onun eserleri sadece dergâhlarda değil medreselerde ve hattâ saray odalarında okunur olmuştur.

Talebesi Sadreddin-i Konevî, derslerini daha çok Farsça üzerinden yaptığı için onun ders halkasında Orta-Asya ve İran coğrafyasından insanlar bulunduğunu görmekteyiz. Saidüddin-i Fergânî, Müeyyedüddin-i Cendi, Abdurrezzak-ı Kaşanî, Fahruddin-i-Irakî, Kutbuddin-i Şirazi gibi kimseler değişik zamanlarda bu halka içerisinde bulunmuş zatlardan birkaçıdır. (…)

İbn Arabî ile başlayıp Sadreddin-i Konevî ve talebeleri ile devam eden bu ekberî mektebin ders halkaları silsilesine katılanlar, daha sonraları Osmanlı Devleti’nin ilk dini, ilmî ve fikrî entelektüellerini oluşturacaklardır.” (s. 12-13)

” Ahlâk sözünü bu güne kadar pek sık işittim; ama ahlâk alanını hak ettiği mikyasa kavuşturmakla meşgul olana pek rastlamadım.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde ALIN TERİ GÖZ NURU üst-başlığı altında “MALİ GÜCÜN MESNEDİ” başlığıyla çıkan 7 Ramazan 1443 (8 Nisan 2022) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=117&KatId=7) bazı yerlerinden cümleler olarak yapacağım alıntılamalar (İlki yazının ikinci paragrafının ortalarından bir cümle olarak başlığı teşkil etti) oluşturacak bu yazıyı.

“Finans üstünlüğüne dayanarak hâkimiyet iddiası gütmek ahlâk düşüklüğü demektir. (…)
Kaderin bir tek anlamı vardır: Para. 

(…) Marxist düşünce sermaye birikiminin sebebini işçinin alın terinin çalınmasına, yani artı-değerin kapitalist tarafından gasp edilmesine bağladı.  (…) Bu hataya Batı Medeniyetinin şaşı bakışı sebep oldu. (…)
Sonunda olan oldu: Sefalet ve servet etle tırnak gibi birbirine yapıştı.

“Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-II’nin (Te’lif : Muhyiddin İbnu’l-Arabî, tercüme ve şerh: 1929 öncesi Türkçe’ye: Ahmed Avni Konuk; günümüz Türkçesiyle Yayına hazırlayanlar: Mustafa Tahralı ve Selçuk Eraydın) İdris Fassı’ndan bazı alıntılar

 

“Ulüvv (yükseklik) iki nisbettir. Mekân yüksekliği ve mekânet (mertebe) yüksekliği. Şu halde mekân yüksekliğinin delili Kur’ân-Kerîm’de İdris (a.s.) hakkında gelen ‘Onu üstün bir makama yücelttik.’ (Meryem, 19/57) şerefli sözüdür. Ve mekânların en yükseği Güneş felekidir. Zira arzdan itibaren kendi sistemimizin merkezine yönelik olarak en yüksek bir merhale ve bir mekâna çıkılmak tasavvur olunsa, o mekan ancak Güneş göküdür. Ve bu itibar arzdan böyle olduğu gibi Müşteri ve Zuhal’den de böyledir. (…) Ve İdrîs (a.s.) ın rûhâniyyet makamı oradadır. Zira İdrîs (a.s.) tabii benzerlikten sıyrılıp çıkmış olup rûhânî sıfatları ve nûrânî durumu ile bâki kaldı. Dolayısıyla karanlık nefsinin hâli aydınlık rûhunun şekline dönmüş oldu. Ve sûreti de rûhânî duruma uygun nuranî misâlî sûrete değişti. Ve bu nurani ilişki ile Güneş felekine yükseldi. (…) O makama ancak rûhen yükselme mümkündür. (…)

Bilinsin ki Hz. Şeyh (r.a.) Güneş felekinin mekân yüksekliğini anlatmak için eski astronomi gereğince feleklerin mertebelerini ta’dâd (sayıp dökme) buyurmuştur. Yüce maksatları Astronomiden bahs etmek değil, güneş sistemine nazaran insanlara mekân yüceliğini anlatmaktır. (…) Şu halde güneş, gerek eski astronomiye ve gerek yeni astronomiye göre, feleklerin kutbu olması yönünden mekân yüksekliğini ifade eder. Bunda asla ihtilaf yoktur. (…) Buradaki yücelik, her gezegenin kendi merkezi olan güneşe nisbetledir. Zira cenâb-ı İdris arzda bulunduğu halde hakkında yukarıda belirtilen Meryem, 19/57 âyeti buyruldu.

Merhûme Ayşe Şasa’nın(1941-2014) “Yeşilçam Günlüğü” başlıklı, “Dergâh Yazıları Güldestesi”nde(Haz. : İbrahim Tenekeci, Dergâh Yay.) çıkan (s.445-448) yazısından alıntılar

 

” İçimizdeki yangın yeri ve eşyaların öcü üstüne

Son zamanlarda TV’de yayınlanan bazı yerli dizileri izlerken düşünüyorum. Bunların kimi, kurulu düzene hiçbir ciddi eleştiri yöneltmeyen; kimi ciddi, gayretli ve emek verilmiş bir eleştirel bakışa yeltenen çalışmalar. Ama her iki türün sırt dayadığı dünya, gündemde tuttuğu nesneler dünyası aynı.. Söz konusu dizilerin hepsinde demirbaş dekor ve aksesuarlar belli.. Lüks yazıhane-bar-içki bardağı-podyum-manken-köpüklü banyo-helikopter-gökdelen… Bir Amerikan way of life (Amerikan tarzı hayat) tasası, bir glamour (câzibe) endişesidir gidiyor.

Ancak bu ithal malı glamour‘un her zerresinde göze çarpan vıcık vıcık bir sefalet var.. Pırlanta ucuz yalancı taşı çağrıştırıyor, sarışınlığın ardında berber oksijeni var, gökdelen sanki betondan değil kartondan bir maket… (…) Bunlara korkunç özenilmiş, en iyi aranmış, bulunmuş..

İçinde yaşadığımız manevi evrenin derin, çok derin bir özelliği göz önüne alınmayınca bu sır çözülemez.. Bizim iç dünyamızda karanlık ve çok kasvetli bir oyuk gibi duran, dıştaki her türlü gösterişi, her türlü ihtişamı gülünçleştiren, kaba bir şakaya dönüştüren bir şey var.. (…)

Hafızası lobotomiyle alınmış, toplumunun sosyal dokusu hunharca parçalanmış, yerleşik değer sistemi hallaç pamuğu gibi atılmış, inanç sistemi ayaklar altına alınmış Türk insanının manevi dünyası, ona ne kadar sırt çevrilmeye kalkışılırsa kalkışılsın, engin, kasvetli, korkulu bir yangın yerini andırmaktan bir an geri durmuyor. (…)