” İçimizdeki yangın yeri ve eşyaların öcü üstüne
Son zamanlarda TV’de yayınlanan bazı yerli dizileri izlerken düşünüyorum. Bunların kimi, kurulu düzene hiçbir ciddi eleştiri yöneltmeyen; kimi ciddi, gayretli ve emek verilmiş bir eleştirel bakışa yeltenen çalışmalar. Ama her iki türün sırt dayadığı dünya, gündemde tuttuğu nesneler dünyası aynı.. Söz konusu dizilerin hepsinde demirbaş dekor ve aksesuarlar belli.. Lüks yazıhane-bar-içki bardağı-podyum-manken-köpüklü banyo-helikopter-gökdelen… Bir Amerikan way of life (Amerikan tarzı hayat) tasası, bir glamour (câzibe) endişesidir gidiyor.
Ancak bu ithal malı glamour‘un her zerresinde göze çarpan vıcık vıcık bir sefalet var.. Pırlanta ucuz yalancı taşı çağrıştırıyor, sarışınlığın ardında berber oksijeni var, gökdelen sanki betondan değil kartondan bir maket… (…) Bunlara korkunç özenilmiş, en iyi aranmış, bulunmuş..
İçinde yaşadığımız manevi evrenin derin, çok derin bir özelliği göz önüne alınmayınca bu sır çözülemez.. Bizim iç dünyamızda karanlık ve çok kasvetli bir oyuk gibi duran, dıştaki her türlü gösterişi, her türlü ihtişamı gülünçleştiren, kaba bir şakaya dönüştüren bir şey var.. (…)
Hafızası lobotomiyle alınmış, toplumunun sosyal dokusu hunharca parçalanmış, yerleşik değer sistemi hallaç pamuğu gibi atılmış, inanç sistemi ayaklar altına alınmış Türk insanının manevi dünyası, ona ne kadar sırt çevrilmeye kalkışılırsa kalkışılsın, engin, kasvetli, korkulu bir yangın yerini andırmaktan bir an geri durmuyor. (…)