Aralık 2024 Posts

“Çağdaş Küresel medeniyet Anlamı/Gelişimi/Konumu”

 

Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudî Medeniyeti

Merhûm Şaban Teoman Duralı‘nın başlıkta belirtilen bu kitabının (dergâh yayınları:209, Birinci Baskı:2000) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Küreselleşme kavramı, ilk defa yeryüzünün her yanında hayatı etkileyip, belirleyen bir medeniyet anlayışı olarak “insanoğlu”nun karşısında iktisadî, siyasî ve kültürel yönleri olan bu çok boyutlu sürece karşı ideolojik kuşkular da var. Sanayileşme, kapitalist ekonomi, modernleşme, sekülarizm, liberal demokrasiye dayalı yeni bir siyasî kültür, iktisadî alanda millî devletlerin sonu, devlet dışı ilişki ve iletişim ağları, kompleks ve karşılıklı ticarî bağımlılık, kültürel değer kaymaları ve bu anlayışların yeryüzündeki insanların farkında olmaları. Küreselleşme modernleşme sürecinin bir kırılması mı, bir sürekliliği mi?

‘Küreselleşme’ kavramının isim babası olduğu ileri sürülen sosyolog Roland Robertson’a göre küreselleşme: “Dünyanın sıkıştırılması ve bir bütün olduğu şuurunun artmasıdır.” Tasmanya’da Prof. Malcolm Waters’a göre de küreselleşme “Toplumsal ve kültürel düzenlemeler üzerindeki coğrafya ile ilgili sınırların ortadan kalkma süreci ve insanların da bu sürecin farkında olmaları”dır. Günümüzdeki önceliği; okyanuslar ötesi coğrafî keşifler, Hıristiyanlığın kapitalizmin gelişmesine paralel yaygınlık kazanması, sanayi devrimi, sömürgeci hareketler, bir sanayi mamülünün dünyanın her yanında alınıp / satılması, Avrupa kültürünün evrenselleşmesi, makinanın ezici üstünlüğüne iletişim araçlarının üstünlüğünün de katılması sağlanmıştır. Bu evrede mal ve hizmet ticareti, finans piyasaları, özel teşebbüs ve mülkiyet gibi kapitalist kurumlar küresel ölçekte faaliyet göstermekte, mübadeleler gerçekleşmekte, millî devletler milletler arası kapitalizmin pençesine düşmektedir. “Küreselleşme” modernlikten kopuş olmayıp, süreklilik arzeden ileri bir modernleşmedir. (…)

Ülkemizde fikir hareketlerinin cılızlığı, felsefî düşüncenin Batı aktarmacılığına dayandığı günümüzde, Teoman Duralı millî kimliğimizi ve düşünce dünyamızı yeniden inşa etme cehdi içindedir.

“Tasavvuf Metafiziği”nden alıntılar

 

SADREDDİN KONEVÎ : XIII. asırda yaşamış (1210-1274), tasavvuf düşüncesine kazandırdığı boyutlar ve kendisinden sonraya etkileriyle ‘dönüm noktası’ olmuş bir sûfî-düşünürdür. Ailesinin Selçuklu döneminin önde gelen yönetici ailelerinden birisi olmasının sağladığı imkânlarla iyi bir eğitim almış, çocukluğundan itibaren İbnü’l-Arabî’nin tasavvuf terbiyesi altında yetişmiştir. (…) Gerçekten de Konevî, sûfîyle ilişkisi açısından ‘sübjektif’, konusu açısından ise “kayıt altına alınamayan” bir alanı ilk kez, belirli kural ve kaideleri olan ve her şeyden önemlisi ‘miyar’ı olan bir “bilim” haline getirmeğe çalışmıştır. Konevî, ‘velud’ bir yazar olarak değerlendirilebilecek ölçüde eser yazmamış olsa da, tasavvufa sadece düşünceleriyle etki yapmakla kalmamış, bunun ötesinde belirli bir üslubun ve ifade biçiminin oluşmasına da sebep olmuştur. Konevî’nin başlıca eserleri: Miftâhü’l-gayb ; en-Nefehâtü’l-ilâhiyye; el-Fükûk fî-kelimâti müstenidâti fusûsi’l-hikem; el-Mürâselât /Yazışmalar; en-Nusûs fî-tahkîki tavri’l-mahsûs; Kırk Hadis Şerhi; Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ; Tebsiratü’l-mübtedî ve tezkiretü’l-müntehî, İ’câzü’l-beyân fî tefsîri Ümmi’l-Kur’ân/ Fâtiha Tefsiri.

EKREM DEMİRLİ: Rize-İkizdere’de doğdu. Üsküdar İmam Hatip Lisesi’ni (1988) ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde tasavvuf alanında yüksek lisansa başladı ve Enstitü’ye araştırma görevlisi olarak atandı (1993). 1995’te “Abdullah İlahi’nin Keşfü’l-Varidat’ı” adlı teziyle yüksek lisansı tamamladı. 2003’te aynı enstitüde “Sadrettin Konevî’de Marifet ve Vücûd” adlı teziyle tasavvuf doktoru oldu. Çalışmalarını halen Konevî şârihleri ve İbnü’l-Arabî olmak üzere ağırlıklı olarak iki alanda sürdüren yazarın Sadreddin Konevî, Abdürrezzak Kaşani, İbn Sina ve İbnü’l-Arabî’den çevirileri, dergilerde yayınlanmış makaleleri ve ulusal-uluslararası sempozyumlarda sunulmuş tebliğleri bulunmaktadır.

İsmet Özel’in YIKIP DEVİRMEK başlıklı yazısından birkaç alıntı

 

“Yirmi birinci Hıristiyan yüzyılının ilk çeyreği sona ermek üzereyken yeni, demokratik bir Suriye’den söz ediyorlar. Acaba yüz sene önce saltanatı ve çok geçmeden hilâfeti hasıraltı eden ülkemizde yenilikten ve demokrasiden söz ediliyor muydu? Hiç sanmıyorum. Bilakis tedrisatında kökten bir değişiklik yapmış ülkede Avrupa’nın başına eskisinden daha büyük bir belâ açılacağından korkuluyordu. Korkanlar korkmakta haklıydılar. İnkılâpların Türklerin yaşadıkları topraklara taze kan pompalaması işten bile değildi. Türk topraklarını idareleri altına aldıklarını NATO’ya ve CENTO’ya bağlılıklarıyla birlikte ilan eden 27 Mayıs 1960 askerî hareketi Avrupa’nın ve dolayısıyla dünyanın bütün korkularını giderdi. Türk hegemonyası altında bulunması beklenen topraklar III. Selim saltanatı sırasında başladığı yerinde sayma hareketinin hudutları içinde kalmağa devam etti.

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin “Fîhi Mâ Fîh” isimli eserinden (İZ Yayıncılık: 82) alıntılar

 

“Ham ervâh(ruhlar) olanlar, pişkin ve yetişkin zevâtın hâlinden anlamazlar. ” (s.2)

“Ma’lûm olduğu üzere ehlullah (Allah ehli) cevâmiu’l-kelimdir (birçok manâyı toplayıcı olan).” (s.3)

“Allah Zü’l-Celâl Hazretleri geceyi gündüze ve gündüzü geceye dâhil eder; ve ölüden diri, diriden ölü çıkarır.” (s.7)

“Allah Teâlâ’nın rahmetinden ancak kâfirler kavmi ümitsizdirler.” (s.7)

“Nefsini bilen Rabbini bilir.” (s.13)

“Andolsun biz, Âdemoğullarına İzzet ve şeref verdik.” (İsrâ, 17/70) (s.13)

“Ölmeden önce ölünüz.” (s.15)

“O’nun vechinden (zâtından) başka her şey helâk olucudur.” (28/88) (s.16)

“Biz emâneti göklere, arza ve dağlara arz ettik. Onlar o emâneti yerine getiremeyecekleri korkusuyla onu yüklenmekten çekinip, kaldırılmasını ricâ ettiler. Onu insan yüklenmekle zalûm (çok zâlim) ve cehûl (çok câhil) oldu.” (Ahzâb,33/ 72) (s. 17)

“Andolsun biz, Âdemoğullarına İzzet ve şeref verdik.” (İsrâ,17/70) (s. 17)

“Allah Teâlâ mü’minlerden nefislerini cihâda ve mallarını sadaka ve infâka sarfedenlere bi’l-mukabele cennet vermesiyle müşterî oldu. (Mesnevî, 2. Cild; 2427.) (Benim müşterim Hudâ’dır. O beni yukarıya çeker ki, Allah işterâ. (Allah satın aldı.) (s. 18)

Felsefî Gök Kubbemiz

 

Prof. Dr. İLHAN KUTLUER’in bu kitabından (İZ Yayıncılık: 1000, düşünce dizisi: 127) yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“İslâm felsefesinin neliği etrafındaki tartışmaların alacakaranlığına biraz ışık tutabilmek ve bu yönde zihinsel bir çerçeve teşkil etmek için son derece basit bir terminolojik şemaya müracaat edeceğiz: İslâm x Felsefe x Tarih. İslâm felsefesi tarihi alanına ismini veren üç terim. Bu terimleri uygun bir referans çerçevesi içinde yan yana getirebilmeyi ne ölçüde başarabilirsek, İslâm felsefesi tarihi çalışma alanını efrâdını câmi ağyârını mâni şekilde sınırlamamız ve bu istikamette önerilerde bulunmamız o derecede mümkün olacaktır.

(…) İslâm’ın iki anlamda kullanıldığı hatırlanmalıdır: Din olarak İslâm, medeniyet olarak İslam. Din olarak İslam ilahi kaynaklı, ilkeleri sâbit, tarih-ötesi ve evrensel olan Kur’an vahyinde ve onun nebevî örnekliğinde ifadesini bulur. Buna karşılık medeniyet olarak İslam, Müslümanların, esasları Kur’ân ve sünnet’te bulunan hakikat öğretisinin kurucu idealleri istikâmetinde ve zaman-mekân şartları içindeki yürüyüşünün tarihsel, beşerî ve birikimsel tezahürüdür. İslâm medeniyeti tarihinde ilmî faaliyet bir bakıma İslâm’ın bu iki anlamına uygun olarak iki bakış açısını gerekli kılmıştır. Bunlardan ilki din olarak İslam tasavvurundan hareket eden, onun temel metinlerini (nasslarını) mevzu, mebde ve mesele edinen, bu metinlerde ifadesini bulan itikad, ahlâk, hukuk ve ibâdet değerlerini hayata geçirmek gayesindeki şer’î ilimlerdir. Bunları tefsir, hadis, fıkıh ve kelam ilimleri şeklinde sayabiliriz. Tasavvufî bilgiye gelince, ‘marife’nin bir ilimler (ulûm) sisteminde metafizik ve/veya ahlâk öğretisi olarak mevki kazandığı her durumda, bazı klasik tasniflerde rastlandığı gibi tasavvufu da şer’î ilimlere eklemeliyiz. Elbette bu ilimler oluşum ve gelişimleri itibariyle tarihsel bir süreç içinde tedevvün etmiş, dînî esaslar, tarihsel problemler ve aklî deneyimlerin diyalojik ilişkisiyle kendi birikimlerini üretmişlerdir. Bununla birlikte temel mevzûu, referansı ve meselesi nass olduğu için metodolojik açıdan bu ilimler klasik gelenekte şer’î/ dînî/naklî/vaz’î sıfatlarıyla nitelenmiş olup günümüzde yaygınlaşan kullanımda ise İslâmî ilimler olarak anılmaktadırlar. Vâkız araştırma yöntemleri belli ve bu yüzden ilim adını almayı hak etmiş ilmî çalışma alanlarının hepsi özünde ‘İslâmî’dir, İslâmî bir değer taşır ancak ilimlerde şer’î olan/olmayan ayırımına gidilmiş olmasının metodolojik anlamı bu yazının konusu değildir..