Ocak 2026 Posts

Nermi Uygur’dan sözler

 

1925-2005 arasında yaşamış olan, ülkemizin değerli ve seçkin Felsefe profesörlerinden biri olarak DERİN TARİH DERGİSİNİN Ocak 2026 sayısından Nermi Uygur’un “Yaşama Felsefesi” adlı eserinden alınmış sözlerden birkaçı:

“Dil bir aynadır; herkes orada kendi yüzünü görür. Kuşkusuz, yanlışın en büyük nedenlerinden biri dildir. Ne var ki doğru’ nun da , en güvenilir, en sağlam taşıyıcısı gene o. Dil, güneş gibi: kötü de olsa, kötüye de kullanılsa hep ışımada. Ne denli dil ustası olursan ol, başından önemli bir şey geçmemiş birine, yaşadığın önemli bir şeyi gerçek önemiyle anlatamazsın. (…)

Ben dediğimiz Türkçeyle var, Türkçeyle anlamlı; Türkçenin içinde ben yansıdığı oranda, sevmek diye bir şeyin anlamlı olarak sözünü edebiliyoruz. Öyle ama tek değilim, başkaları da var. Onların dili başka. Onlar da kendi dillerini seviyor. Herkes kendininkini. Başka benler, Türkçe’den başka gene de Türkçe gibi başka diller, başka ama akraba sevgiler. Ne de olsa benim için hepsinin başı- başlangıcı Türkçe. (…) Onlar açısından neyim, nasılım, bilmem -hiçbir zaman tastamam bilemeyeceğim. Bildiğim şey (aslında şimdi burada bilgi de önemli değil ya, neyse…) onlar için durum nasılsa, benim için de aşağı yukarı öyle. Başkalarına haksız davranmayalım, kendimize haksızlık etmiş oluruz. Herkes anadilinin içinde. Herkesin sevgisi kendisi için handiyse kutsal.

Bulaştığım dillerin iklimi Fransızca: Her şey sımsıkı yerli yerinde olmalı. Latince: Bir çeşit söz-geometrisi. İngilizce: Kılıkırkyarmada birebir. Eski Yunanca: Gevşek-ciddî bir tatlılık. İtalyanca: Şakımalı bir sarıp sarmalama. Almanca: Özenli bir balta girmemiş orman; akılcı_romantik. İspanyolca: Zengin, derin, gururlu, çölümsü.

(Ya Türkçe? Türkçe: Tüm öbür dilleri işittiğim kulak, konuştuğum ağız, öbür dillere dokunduğum el, öbür dilleri gördüğüm göz.)

Yabancı bir dil öğrenmek, yalnız dil öğrenmek değildir. İnsan, dille birlikte, başta kendisi olmak üzere, hemen hemen her şeyi yeniden yaşayıp öğrenmek zorundadır. (…)

Dillerin çokluğu kadar insanı darlıktan kurtaran, bağnazlıktan alıkoyup başka gerçekliklere anlayış ve hoşgörü uyandıran bir gerçek yok; yeter ki gözü kulağı kısıtlamayalım. Her anadille başka türlü konuşur evren. İnsan, ÇEŞİT ÇEŞİT DİLLERDE YATAN, ÇEŞİT ÇEŞİT BİLGELİKLERİN hakkını vermeyi öğrendikçe bilgeleşir. Başka bir dile bulaşmayan, anadilinin tadına varamaz. Yabancı dil öğrenimi, başka yararları yanında, bilinçli anadil sevgisinin vazgeçilmez koşuludur.

“Bilin ki muhakkâk Allah’ın cezâsı pek çetindir.”

 

(Bununla berâber) Allah hakîkaten çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir de. (başlığı ve yazının ilk cümlesini oluşturan ifâdeler, merhûm Hasan Basri Çantay’ın KUR’ÂN-I HAKÎM VE MEÂL-İ KERÎM isimli üç ciltlik eserinin ilk cildindendir. Bu cildden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“(Hakîkati) bilmeyenler (veya bilip de bilmezden gelenler) : “Ne olur, Allah bizimle (senin hak peygamber olduğuna dâir yüz yüze bir) konuşsa, yahut (bu babda) bize bir âyet (mu’cize) gelse” dediler. Onlardan evvelkiler de tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişlerdi. (dipnot: Musâ ve Îsâ) aleyhimesselâma.) Kalbleri birbirine ne kadar da benzemiş! Biz hakîkatleri iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık göstermişizdir. (118)

(Habîbim) şüphe yok ki biz seni (rahmetimizin) kâmil bir müjdecisi ve (azâbımızın) gerçek korkutucu(su ve habercisi) olarak o Hak (Kur’ân) ile gönderdik. Sen cehennemin arkadaşlarından (cehennemlik olanların küfürde ayak diremelerinden) sorumlu olacak değilsin. (119)

Aynı eserin İkinci Cildi’nden alıntılamalar :

Allah gökden (bulutdan) su (yağmur) indirdi de onunla yer (yüzün) e, ölümünden sonra can verdi. şübhesiz ki bunda dinleyecek bir kavm için (ibret verici) bir âyet vardır (dipnot: “dinleyecek bir kavm için” karînesi (ipucu) gökden indirilen suyun ilâhî vahiyden, onun “yer yüzüne, ölümünden sonra can vermesi” o vahiy ile câhilî beşeriyyetin ilim ile, hidâyet nûrıyle ma’nen dirileceğinden ve “âyet”in de Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden kinâye olduğunu işrab etmektedir (maksadı kapalı olarak anlatmaktadır.) Bununla birlikte dinlemeyi hakîkat anlamıyla alırsak bunun can kulağıyla dinlemek olması muhtemeldir. Nitekim birçok yorumcular da böyle demişlerdir. Size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen dubduru (ve tertemiz) bir süt içiriyoruz.” (65.-66. âyetler) 67- Hurma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerden de içecek ve güzel bir rızk edinirsiniz. İşte bunda da aklını kullanacak bir kavm için hiç şübhesiz bir âyet vardır.

68-69– Rabbin bal arısına: “Dağlardan, ağaçlardan ve (insanların senin için yapacakları) çardaklardan evler (kovanlar) edin, sonra meyve (ve çiçek) lerin her birinden ye de Rabbinin (bal i’mâlinde öğrettiği ve) kolaylıklar gösterdiği yaylım yollarına git” diye ilham etdi. Onların karınlarından (ağızlarından) (dipnot: Bedenin içinde bulunan her boşluğa “Batn” denilir. “Râzî”. Bal, içecek türündendir. Onu arı ağzından o sûretle çıkarır. “Medârik”

“Allah’a nasıl olup da küfrediyorsunuz? (inanmıyorsunuz?)

 

O’nun varlığını ve birliğini inkâr edenler neye dayanarak bu inkârı sürdürüyorlar? (Asıl) Allah onlarla istihzâ eder ve taşkınlıkları, azgınlıkları içinde serserî dolaşmalarına mühlet verir.

1- Elif, Lâm, Mîm. 2. Bu, O kitapdır ki kendisinde (Allah katından gönderilmiş olduğunda) hiç şüphe yoktur. (O) takva sahipleri için doğru yolun ta kendisidir. 3- (O takva sahipleri ki) onlar gayb’e inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızk olarak verdiğimizden de (Allah yolunda) harcarlar. 4- (O takva sahipleri ki Habîbim) onlar sana indirilene de, senden evvel indirilenlere de inanırlar. Âhirete ise onlar şüphesiz bir bilgi ve inan beslerler.” (Kur’ân-ı Kerîm, 2. sûre / el-Bakare 1-4)

“Ey İnsanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet (kulluk) edin. Tâki takvâ sâhibi olasınız.” (El-Bakare 2/21)

“Onlar îman edenlere kavuşduklarında “inandık” derler; şeytanlarıyla başbaşa kalınca ise “Emîn olun, biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihzâ edicileriz” derler. (el-Bakare 2/14)

“(Asıl) Allah onlarla istihzâ eder ve taşkınlıkları, azgınlıkları içinde serserî dolaşmalarına mühlet verir. (el-Bakare 2/15)

“Biz İbrâhîm’e (hakîkatı nasıl öğrediysek, istidlâlde bulunması ve) kesin ılme erenlerden olması için göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylece gösteriyorduk. (dipnot: “Melekût”, Mülk’dendir. İkisi bir yerde bulunduğunda “Mülk” zâhirine, “melekût bâtınına tahsîs olunur. Yine ilki ile “Şehâdet âlemi, halk âlemi” denilen süflî âlem, öbürü ile de “Emr âlemi, gayb âlemi” adı verilen ulvî âlem kasdedilir.)

“O küfredenler, âyetlerimizi yalan sayanlar (yok mu?), onlar ateşin (cehennemin) arkadaşlarıdır. Onlar orada bir daha çıkmamak üzere kalıcıdırlar. (El-bakare 2/39)

Allah’a nasıl olup da küfrediyor (inkârcı oluyor) (O’nun varlığını ve birliğini inkâr ediyor) sunuz? Oysa siz ölüler iken (henüz babalarınızın sulbünde bir nutfe iken, annelerinizin rahminde, sonra da dünyada sizi) O diriltdi.(dipnot: El-Hadîd sûresi; âyet: 20 -not.)

“Yerde ne varsa hepsini sizin (fâideniz) için yaratan, sonra (irâdesi) göğe yönelip de onları yedi gök hâlinde tesviye (ve tanzîm) eden (sapasağlam yapan) O’dur ve O her şeyi hakkıyle bilendir.

Dünya hayâtı bir oyundan, oyalanmadan başka bir şey değildir(dipnot:15)

 

13- Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, hakkıyle işitendir, gerçek bilendir.

14- De ki: “Gökleri, yeri yokdan var eden (dipnot:10 “Beyzâvî-Şeyhzâde”) ki O yedir(ib besli)yor, kendisi yediril (ib beslen) miyor (ve bundan münezzeh bulunuyor) Allah’dan başkasını mı Tanrı (dipnot:11: (Beyzâvî) edinecekmişim ben”? De ki: “Bana hakîkaten müslüman olanların birincisi olmaklığım emredildi. Sakın Allah’a eş tutanlardan olma ! (denildi)”

15- De ki: “Eğer ben Rabbime ısyân edersem O büyük günün azâbından elbette korkarım”.

16- “O gün kim azâbdan döndürülür (kurtarılır) ise muhakkak ki (Allah) onu esirgemişdir. Apaçık kurtuluş (ve saâdet) de işte budur”.

17- Eğer Allah sana bir belâ dokundurursa onu kendisinden başka hiç bir giderici yoktur. Eğer sana bir hayır (ve ni’met) de dokundurursa… İşte O, her şey’e hakkıyle kâdirdir. 18- O, kullarının üstünde (eşsiz) kahr (galebe ve tasarruf) sâhibidir. O, yegâne hüküm ve hikmet sâhibidir; her şeyden hakkıyle haberdârdır. 19- De ki: “Şâhid olmak bakımından hangi şey daha büyük?” Deki: “Benimle sizin aranızda (hak peygamber olduğuma) Allah hakkıyle şâhiddir. Şu Kur’an bana –sizi de, (sizden sonra) erişen(ler) i de inzâr etmekliğim için — vahyolundu. Allah’la berâber başka tanrılar da olduğuna gerçekten siz mi şâhitlik ediyorsunuz”? De ki: “Ben (buna) şâhitlik etmem”. De ki: “O ancak bir tek Tanrı’dır ve sizin eş tutmakda olduğunuz nesnelerle muhakkak ki benim bir ilişiğim yoktur”. 20- Kendilerine Kitab verdiğimiz kimseler (dipnot: Maksud, risâlet zamânındaki Yahudî ve Nasrânî bilginleridir.) 21- Allah’a karşı bir yalan uydurandan, yahud O’nun âyetlerini yalan sayandan daha zâlim de kimdir? Şu muhakkak ki o zâlimler muradlarına ermeyeceklerdir. 22- Hele onları hep birden toplayacağımız ve (bundan) sonra Allah’a eş tutanlara: “Nerede (tapındığınız ve) boş yere da’vâsını gütdüğünüz ortaklarınız?” diyeceğimiz gün… 23- (Bu suâlden) sonra (gûyâ kurtulabilmeleri için) onların (başvuracakları) fitne: “Rabbimiz olan (Sen) Allâh’a andederiz ki biz eş tutanlardan değildik.” demelerinden başka (bir şey) olmadı (olmayacakdır).

Bilin ki Allah sizin mevlânız!

 

Merhûm Hasan Basri Çantay‘ın ”Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm” isimli üç ciltlik eserinin birinci cildinin birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Küfredenler (Allah’ı, Kur’ân’ı ve din olarak İslâm’ı inkâr edenler), kuşku yok ki, mallarını (halkı) Allah yolundan alıkoymaları için harcarlar. Ko harcasınlar onları! Nihayet bu, onlara bir yürek acısı olacaktır. Sonra da mağlûb olacaklardır. Küfr (ünde inâd) edenler (ise) en son cehenneme sürüleceklerdir.

(Habîbim), o küfredenlere de ki eğer (sana düşmanlıkdan) vazgeçerlerse geçmiş (günahları) yarlığanacaktır, eğer (muhârebeye) dönerlerse (kendilerinden) evvelki (ümmetler) (e tatbîk edilen ilâhî) kânun (un hükmü) muhakkak sûretde devam etmiş olacakdır.

(Yer yüzünde) bir fitne kalmayıncaya ve din tamâmiyle Allâh’ın oluncaya kadar onlarla muhârebe edin . Eğer vazgeçerlerse (onları bırakın). şüphesiz ki Allah, ne yapacaklarını hakkıyle görücüdür.

Eğer yüz çevirirlerse (korkmayın). Bilin ki Allah sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır O!

Hani Allah onları uykunda sana az gösteriyordu. eğer onları sana çok gösterseydi elbette çekinecekdiniz ve iş hakkında çekişirdiniz. Çünkü O, hiç şüphesiz göğüslerin içini ve özünü bilendir.

Hani karşılaştığınız zaman (Allah) onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Çünkü Allah işlenmesi gereken emri yerine getirecekti. (Bütün) işler ancak Allah’a döndürülür.

Ey iman edenler, (harbeden) bir (düşman) topluluğuna çatdığınız vakit sebât edin ve Allah’ı çok anın. Tâki umduğunuza kavuşasınız. (…)