Şubat 2026 Posts

İnsanlık

 

Şeyhimizin önem verdiği meselelerin en mühimi ve en önde geleni insanlıktır. Çünkü “insanın ruhânî ve manevî hüviyeti , ilâhî hüviyetidir” diyor. Ben şeyhin bu konuda ileri sürdüğü görüşleri okudukça zihnim ister istemez Ogüst Kont’a gidiyor. Niçin? Biliyoruz ki Kont pozitivist felsefenin kurucusudur. bu sebeple metafiziği bilmek istemezdi. Fakat acaba ne oldu ki bu büyük filozof hayatının son günlerinde hidayet mi diyeyim, garip fikir değişikliği ve geri dönüş mü nedir bilmiyorum, birdenbire “insanlığa “ ibâdet etme fikrini telkin etmeğe başladı. Ve bu ibadet için âyinler bile talim etti. Fakat onun başka metodlarla ulaştığı neticeye bakarsak bu, Muhammedî irfânın vârisi İbn Arabî’nin sahih keşf ile ulaştığı hakîkate nisbetle ne kadar sönük duruyor! Kont için bundan daha ağır bir tâbir de kullanabiliriz. Zîrâ pozitivizm felsefesi insanı yalnız şimdiki hayâtı içinde gözönüne alıyor. Oysa bu araştırma tarzı insanın geçmişine ve geleceğine bakmaya engeldir. Bu yönledir ki müelliflerden Leon Denis bu araştırma metodu için, “akim ve hatâlı yol, sanki basiret gözleri kör olanlar için yapılmış. Öyle olduğu halde bu metodu pek yanlış olarak şimdiki düşüncenin en güzel bir zaferi şeklinde ilan ettiler” diyor. hazır sırası gelmşken Şeyhin yüksek bir görüşünü aşağıya ekleyeyim:

Bazı Kimseler Niçin Eşyaya İbadet etmiş yahut Bazı Kimseler Niçin Tanrılık İddiasında Bulunmuş?

Şeyh-i Ekber insanın aslî fıtrat ve neş’etini tetkik ettikten sonra şöyle diyorlar: “İnsan Rubûbiyet (rablık) ve ubûdiyet (kulluk) sıfatlarına birlikte sahip olduğundan bazı insanlar kendilerinde buldukları rubûbiyet kudretini kendilerine isnat ederek yanılmışlar ve firavun gibi ‘ben sizin en büyük rabbınızım’ (Naziat, 79/ 24) iddiasına düşmüşler. Bazıları da yine bu kudret sebebiyle NEFİSLERİNİ BIRAKMAK VE ONUN GERÇEK SAHİBİNİ BİLMEKLE BERABER ya (Hallac-ı Mansur gibi ‘Ene’l-Hak’ (Ben Hakk’ım) veya Bayezid Bistamî gibi ‘Sübhanî ma a’ zame şanî (Kendimi tesbih ederim, şanım ne yücedir) demişler. Ancak Firavun’un ‘ben’ demesiyle Bistamî’nin ‘ben’ demesi arasında büyük bir fark vardır. (…) İbn Arabî, herkesin Allah’ı kendi aklınca bir türlü tasavvur ettiğinden dolayı nasıl birbirlerini inkâr ve tekfir ettiklerini gayet ârifâne bir tarzda tetkik ettiği halde, onun şu yüce fikirlerini niçin takdir edemediklerine şaşılır. (İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi 2 / 4. İlaveli baskı / dergâh yayınları.

“İbn Arabî’yi niçin severim?”

 

Bir milletin hüviyeti; yani değişmez olan aslı, HER TÜRLÜ DIŞ MÜESSİRLERİN TESİRİNDEN AZADE müstakil bir mahiyet değildir; gelenekler, âdetler; inançlar vs. gibi birtakım kuvvetli müessirlerin bir şekle bürünmüş hulâsasıdır. Bu hakîkat bütün akıl sahiplerinin kabul ettikleri kati bir düsturdur.

Prof. Dr. İsmail Kara’nın TÜRKİYE’DE İSLÂMCILIK DÜŞÜNCESİ 2 METİNLER / KİŞİLER kitabının MİLLÎ HÜVİYET başlıklı bölümünden yapacağım alıntılamalar ile, özellikle “İbn Arabîyi Niçin Severim” başlıklı bölümünden alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Bir milletin hüviyeti, yani değişmez olan aslı, her türlü dış müessirlerin tesirinden azade müstakil bir mahiyet değildir; gelenekler, âdetler, inançlar vs. gibi birtakım kuvvetli müessirlerin bir şekle bürünmüş hulâsasıdır. Bu hakîkat bütün akıl sahiplerinin kabul ettikleri kat’i bir düsturdur.

İbn Arabî Fusûs’unda ilâhî hikmeti Âdemî kelime’ye tahsis ediyor. Niçin? Zîra mahlûkat içinde en son yaratılmış olan Âdem’dir. Jeoloji (arz ilmi) haber veriyor ki dünyada başlangıçta hayat yoktu. Hayat belirtileri görülmeğe başladığı zaman, önce basit bazı bitkiler, bitkilerin türleri yetiştikten sonra hayvanların en basiti ortaya çıkmış, yani kolsuz, ayaksız, gözsüz, midesiz bazı şeyler. Bir tabiî tarih müzesine girince mahlûkat silsilesinde basitten mürekkebe, nakıstan mükemmele doğru olan seyir ve terakkî pek bâriz bir şekilde görülür. Bu pek uzun tekâmül devirleri içinde nihayet zamanı gelince ve muhit, gerekli ve uygun şartları elde edince insan ortaya çıkmış. Yani iradeli hareket eden, hisseden, olayların sebeplerini düşünerek tabiatın kanunlarını keşf edebilen mahlûk, varlık alanına çıktı. Fakat o âna kadar cansızlar, bitkiler ve hayvanlar hepsi tabiatın zebûnu ve mağlubu oldukları halde onlardan pek bâriz bir derecede seçkin olan bu yeni mahlûk (insan) derhâl tabiata tasarrufa başlamış. Toprağı işlemeye, hayvanları zaptetmeye ve emri altına almaya; suları, rüzgârları, ateşi, ve daha nice tabiat güçlerini kendi emri altında istihdam etmeye, muhtelif şeyleri bir araya getirerek yeni yeni cisimler oluşturmaya muvaffak olmuştur. Bu başarının hudûdunun olmadığına, bugün binlerce km mesafeden, arada hissî ve maddî diyebileceğimiz vasıta olmaksızın fiikir alışverişi ve konuşma yapmanın gerçekleşmesi yeterli delildir. İnsan bütün bu başarılarını, sâhip olduğu düşünme kâbiliyetine borçludur. Kısaca insanın tabiata tasarruf ve tahakkümünü temin eden düşünme gücü, Allah’da toplu ve gizli olarak var olan sıfatların insan fıtratında toplu olarak ve açık bir şekilde ortaya çıktığını da gösteriyor. Şeyh-i Ekber hazretleri İnsanı, Allah ile varlıklar arasında kevn-i câmî (toplayıcı olma), berzah-ı câmî (toplayıcı berzah) saymıştır.

Her milletin medenî eserleri de MİLLî HÜVİYETİne has olan kâmil istidâdının bariz suretleri ve şekilleridir. Türleri, mahiyetleri ne olursa olsun muhtelif milletler tarafından vücûda getirilen eserlerin hepsi onların şahsiyetlerine has olan bir damgayı taşır. (…)

Milletlerin şahsiyetleri ANİ OLARAK HASIL OLMUŞ değildir. Bu şahsiyet GEÇMİŞ DEVİRLERİN tezgahlarından çıkan, ÖNCEKİLERDEN sonrakilere intikal eden genel bir mirastır. O şahsiyet daima o devirlere has olan halleri ve tavırları birlikte getirir. Bu da bir milletin ÖNCEKİLERİN HUSUSİYETLERİNE MİRASÇI OLMASIYLA SONUÇLANIR. Öncekilerin özelliklerine mirasçı olmanın en kuvvetli bir etken olduğundan kinaye olmak üzere “diriler ölülerin tercümanıdır” denilmiştir. Benim fikrime kalırsa “DİRİLER ÖLÜLERİN BİRER SEYYAR MEZARIDIR” demek daha uygun olur.

Milletler üzerinde SERT VE KATI HÜKMÜNÜ icra etmekten uzak kalmayan bu kuvvetli ve birbirine bağlı MÜESSİRLERİN

Abdurrahman Câmî Ve Tasavvuf

 

Hamid Algar’ın NAKŞİBENDÎLİK isimli Kitabının (Genişletilmiş 3. baskı, irfan ve tasavvuf, insan yayınları) CÂMÎ VE TASAVVUF Başlıklı Bölümünden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Câmî’nin sûfî, âlim, şâir, idârecilerin dostu gibi şahsiyetinin birtakım özellikleri arasında ilk akla gelebilecek olan, muhakkak ki birincisidir. Bunu, Câmî’nin kendi tutumunun yanı sıra en yakın şakirtlerinden birisi olan Abdülğafûr Lârî’nin görüşleri de desteklemektedir: Câmî’nin ilmî ve edebî faaliyetleri, Lârî’nin sözlerine göre, Nakşibendîliğin gerekleri doğrultusunda manevî yetkinliğinin gizliliğini temin eden unsurlar konumundaydı. (dipnot: Lârî, s. 3, 9; Bâharzî, s.125) Câmî’nin Herat ya da başka yerlerde idarecilerle yakınlığına gelince, bunlar genellikle, tıpkı Nakşibendîliğin önemli isimlerinden olan arkadaşı Hâce Ubeydullah Ahrâr (v. 1490)’ın yaptığı gibi, dertlerine çare arayan veya af dileyen kimseler adına kurulan ilişkilerdi. Fakat aynı zamanda Câmî’nin kudretli kimselerin verdiği değerli hediyeleri geri çevirmediğini de kaydetmek gerekir.

Câmînin -o dönemde hem Maveraünnehr hem de Horasan’da hızla yükselen bir tarîkat olan- Nakşibendîliğe intisâbı, onun tasavvufî ta’lîm ve terbiye anlayışı açısından önemli bir konuma sahipdi. Tarîkatla tanışması, daha çocukluk yaşlarında başladı. Şöyle ki; tarîkata adını veren Hâce Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (v. 1389)’in en önemli halîfelerinden Hâce Muhammed Pârsâ (v.1419) hacca giderken Herat’dan geçer (v. 1419); burada Câmî’nin babası bu mübârek insandan feyizlenmesi için omuzlarının üstüne kaldırdı. Sonraki yıllarda bu olayı hatırlarken, Câmî, sarsılmaz bir şekilde Nakşibendîliğe bağlanmasına yol açan şeyin bu karşılaşma olduğunu dile getirmiştir. (dipnot: Kâşifî, I, s. 242; Câmî, Nefehat, s.397-398). Câmî’nin Nakşibendîliğe bağlılığı, iki kuşaktan Bahâeddîn Nakşibend silsilesine bağlanmış olan Sâdeddîn Kaşgarî (v.1456)’ye intisâb etmesiyle ortaya çıktı. Semerkand’da ilim tahsil etmek üzere Herat’taki tutkulu bağlılıktan ayrılmış olmak Câmî’ye çok ağır geliyordu ve bir gece, bu ayrılığın acılarıyla baş başayken, rüyasında, Allah’tan başka herkesin dostluğundan vazgeçmenin mümkün olduğunu ve bundan dolayı yalnızca O’na teveccüh etmesini söyleyen Kâşgarî’yi gördü. bunun üzerine alelacele herat’a dönerek kayıtsız şartsız bir şekilde kendisini Kaşgârî’nin yoluna adadı. Bu Kaşgarînin de uzun zamandır arzu ettiği bir şeydi. Kaşgarî, Herat’taki Cuma Mescidi’nde her namazdan önce ve sonra müritlerine ders verirmiş ve ne zaman câmi yanlarından geçerse şöyle dermiş: “O çok yetenekli bir gençtir; beni kendisine hayran bıraktı, fakat onu nasıl yakalayacağımı bilemiyorum.” Câmî’nin dönüşünden sonra ise memnûniyetini şöyle dile getirdiği anlatılır: “Sonunda doğan tuzağa düştü; Allah bu gençle tekrar buluşmayı nasib etti.” Bu iki şahsiyet arasındaki muhabbet, Câmî’nin, bir süre sonra Kâşgarî’nin torunlarından birisiyle evlenmesiyle daha da pekişmiştir.

Fakat bu dönüşten hemen sonra Câmî, toplumsal ilişkilerini bütünüyle bir tarafa bırakıp geçici olarak inzivaya çekilmiştir. Şöyle ki, halvetten ilk çıktığında muâşeret âdâbını unutmuştu. Bu inzivanın amacı, toplumdan tamâmen uzaklaşmak değil, yalnızca belirli bir süre için nefsi dünyadan arındırmaktı. (…)

Muhammedî Mertebeden Özel-Gaybî İlk Vakitler Menzilinin Bilinmesi (Fütûhât-ı Mekkiyye 11, s.51-52)

 

Beni örtün, örtün beni, bir söz ki / Güzellik bilgisinde Rahman’ın payı

Cebrail ufukta tecelli edince / Peygamber Hira mağarasında inzivada

Nefesi ona bir nedenle geldi / Kalbinin gizli derinliklerinde

Bir tecelli etti, düşüncesinde oluşturan / Bütün bilimlerden toplam bir suret

Sîn ve Sad harfinin sırrının sûreti / gizlilik ve açıklık onun nezdinde toplandı

Ondan bir korku ortaya çıktı / Onu sâkinleştirdi, alışsın diye duruma

‘Nedir seni sıkan?’ diye sordu /Dedi ki, ‘benden uykuyu gideren bir durumdur o / Allah bana ikram etti onu / Dil sahiplerini ikram ettiği gibi /

Peygamber nebi ve seçilmiş gibi / İlimlerde, bela ve sıkıntılarda seçilmişler

Onu ne zaman hazır tutsa / Kalbim onun tecellisine arzu duyar

Bunun için onu görmek beni sıkar / Bu nedenle her şeyden zahit olurum

Bilmelisin ki, bu bölümü yazarken sevinmeme yol açan bir rüya gördüm. Uyandım ve daha önce öğrendiğim ve övünme anlamı taşıyan bir mısraı içimden söylüyordum:

Her asırda asrı yücelten biri var / Ben diğer asırlar için o bir’im

Böyle söylememin nedeni, bilebildiğim kadarıyla günümüzde kulluk makamına benden daha çok ulaşan birini tanımayışımdı. Öyle biri varsa, O da benim gibidir. Çünkü ben, kulluk makamının nihayetine ulaştım. Artık saf ve kayıtsız bir kulum. Rabliğe karşı bir arzu içimde görmüyorum. Hükümdarın kölesi bir gün düşünceli düşünceli yürürken görülmüş, şaşkın ve içine kapanmış bir haldeydi. ‘Ne bu şaşkınlık halin de öyle? Daha önce böyle bir halde olduğun görülmemişti’ denilince, şöyle demiş: ‘Benim gibi birine hayrete düşmek yakışır. Nasıl düşmeyeyim ki? Bir efendim vardı ve onun kölesiydim.’ Bilmelisin ki, her bir zamanda bütün mertebelerde gözüken bir kişinin bulunması zorunludur. Bu durum, sanat erbâbı ve bütün bilimler için de böyledir. Zaman araştırılmış olsaydı durumun söylediğimiz gibi olduğu görülürdü. Kulluk da mertebelerden biridir. Allah bana bir ihsan vermiş, onunla beni nimetlendirmiştir. Ben ona bir amel nedeniyle ulaşmadım, aksine o ilahi bir tahsistir. Allah’tan dileğim bu hâli bizde sâbit kılması, bu hâl üzereyken Allah’a kavuşana kadar bizimle o makamın arasına bir engel koymamasıdır. ‘Bununla sevininiz ki, o topladıklarınızdan daha hayırlıdır.’

Bilmelisin ki, bu menzil, ihtisaslarla ilgili başlangıçlar menzilidir. Başka bir ifadeyle o, her makam ve hâlin başlangıç ve öncesinden ibarettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Sizi bilmediğiniz şeylerde yaratırız.’ (el-Vakıa 56/ 61) Ruhlarımız dünya hayatında bize ait olan bu özel mizaçtaki bedenlerimize iade edilseydi, ‘sizin bilmediğiniz’ demek doğru olmazdı. Çünkü Allah Teâlâ ‘Siz ilk yaratılışı bildiniz, hatırlamaz mısınız? (el- Vakıa 56/62) buyurdu.Başka bir âyette ‘Sizi yarattığı gibi yeniden yaratılırsınız.’ (el- A’raf 7/29) buyurmuştur. Kastedilen ahiretteki yaratılışın örneksiz olmada dünya yaratılışına benzemesidir. Allah bizi önceden bir misâl olmadan yarattığı gibi orada da bir misâl olmaksızın bizi yaratır. Şöyle denilebilir: Öyleyse ‘döndürüleceksiniz’ (el- A’raf 7/29)

Bilmelisin ki, bu menzil, ihtisaslarla ilgili başlangıçlar menzilidir. Başka bir ifadeyle o, her makam ve hâlin başlangıç ve öncesinden ibarettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Sizi bilmediğiniz şeylerde yaratırız.’ (el-Vâkıa 56/61) Ruhlarımız dünya hayatında bize ait olan bu özel mizaçtaki bedenlerimize iade edilseydi, ‘sizin bilmediğiniz’ demek doğru olmazdı. Çünkü Allah Teâlâ ‘Siz ilk yaratılışı bildiniz, hatırlamaz mısınız’ (el-Vakıa 56/62) buyurdu. Başka bir âyette ‘Sizi yarattığı gibi yeniden yaratılırsınız.’ (el-A’raf 7 /29) buyurmuştur. Kastedilen, ahiretteki yaratılışın örneksiz olmada dünya yaratılışına benzemesidir. Allah bizi önceden bir misâl olmadan yarattığı gibi orada da bir misâl olmaksızın bizi yaratır. Şöyle denilebilir: Öyleyse ‘döndürüleceksiniz’ (el- A’raf 7/ 29) âyetinin anlamı nedir? Deriz ki: burada Allah beşerî ruhlara hitâb ederek, onların âhirette cisimleri yönetmeğe döneceklerini belirtir. Bu ruhlar dünya hayatında bu yaratılışın kendisine göre meydana geldiği mizaç üzeredir. Allah onları kabirlerinden bu yaratılış içindeyken çıkartır. Ardından tohumun yerden bitmesi gibi bittiklerinde, ateşten çıkartır. Bununla birlikte, o mizacı yeniden yaratmağa güç yetirir, fakat onu dilememiştir. Bu nedenle meşiyet (irade) kendisine ilişerek şöyle buyurdu: ‘Sonra dilerse onu yeniden yaratır (Abese 80/22). Yani üzerinde bulunduğu bu mizacı yeniden yaratır. Aynısı olsaydı, şöyle derdi: “Sonra onu yeniden yaratır.” Burada bu menzilin ilimlerinden açıklamak istediğimiz bir konuya dönelim. Bu konu, menzilin etrafında döndüğü ana konudur. Şöyle deriz: âlem iki olduğu gibi mertebe de ikidir. Bununla birlikte, o ikisinin toplamından onların arasında üçüncü bir mertebe daha oluşur. Birinci mertebe gayb mertebesidir; ve onun bir âlemi vardır. Buna ‘gayb âlemi’ denir. İkinci mertebe ise DUYU VE ŞEHADET MERTEBESİDİR. onun âlemine ise ŞEHÂDET ÂLEMİ denilir. BU ÂLEM GÖZLE ALGILANIRKEN, GAYB ÂLEMİ BASÎRET yani KALB GÖZÜYLE algılanır. BUNLARIN BİLEŞİMİNDEN MEYDANA GELEN BİR hazret ve âlem daha vardır ki, hayâl hazreti ve hayâl âlemi denilir. Hayâl, manâların duyulur kalıplarında çıkması demektir: Hayâl hazreti (mertebesi) ve âlemi vardır. Mertebelerin en genişi budur.

Hz. Peygamber şöyle demiş: ‘Öğlen vakti güneşi görürken sıkıntı çeker misiniz? Açık havada bulut yok iken DOLUNAYI GÖRMEDE bir sıkıntı çeker misiniz? İnsanlar ‘hayır’ DİYE CEVAP VERMİŞLER. Hz. Peygamber “İşte Allah’ı kıyamette ay ve güneşi SIKINTI ÇEKMEDEN GÖREBİLDİĞİNİZ GİBİ GÖRECEKSİNİZ.

Fütûhât-ı Mekkiyye 17.Cild ez- Zâhir İlâhî İsmi

 

Zuhûru teyid eden bir şartı var / Ancak baskın ve gâlib olan izhar eder onu Hurileri de kapsayan o genç kızlar / Gözyaşlarını siler götürür, kalbleri heyecanla doldurur / gelirler ve orta boyda olduklarını söylerler / Orta boyların en üstünü gitmiş olandır / Onu elde edeyim diye sayfalar tükettim / Reddetti, bu sebeble sıfatı kaybolmuş / O güzel göz sâhibi herkese görünse bile / İhtişâmı kör eder herkesi; bu nedenle onun gözü perdedir.

Bu mertebenin sâhibi Abduzzâhir diye isimlendirilirken lakabı Allah’ın emriyle zuhûr edendir (ez-zâhir bi-emrillah). Bu mertebe Allâh’a âittir, çünkü o -yaratıkları nedeniyle değil- kendi sebebiyle zuhûr edendir. Başkası O’nu idrak edemez. Bu mertebenin bize vermiş olduğu bilgi, Allah’ın güzel isimleriyle ilgili hükümlerin zuhûrudur. Allah zuhûr edenin ardında bulunur. Dolayısıyla ne bizim hakîkatlerimiz, ne görülecek şekilde Hakk’ın kendisi ve ne isimleri idrak edilebilir! Oysa belirli bir şeyi gördüğümüzden tereddüde kapılmayız. Gördüğümüz ise gözlerimizin şâhid olduğudur. Dolayısıyla ancak hakikatlerimize ait hükümleri görürüz. Bu hükümler Hakk’ın varlığında bizim için ortaya çıkmış; Hak da onların mazharı (tecelli ettiği durum) olmuştur. Bizim hakîkatlerimiz ise -sûretlerin aynada görülmesi gibi- ortaya çıkmıştır. Aynadaki sûretler görenin kendisi değillerdir; bunun nedeni yansımanın gerçekleştiği yerin onlardaki hükmüdür. Onlar göründükleri yerin kendisi de değillerdir, çünkü onların hükmü aynanın hükmünden farklıdır. Ortada idrâke konu olacak üçüncü bir şey de yoktur; oysa idrak gerçekleşmiştir! Hâl böyleyken idrak edilen nedir? İdrak eden kimdir? Âlem kimdir? Hak kimdir? Zuhur eden kimdir? Mazhar kimdir-nedir? İzhar eden kimdir? Bunlar nisbetlerdir denilirse, (bilinmelidir ki) onlar var olmayan şeylerdir. Bununla birlikte görmenin sebebi idrak edilebilcek şekilde görülenin istidâdıdır. Bu sâyede madum (yok olan) görülür. Madumun görüldüğünü kabul ettik! Öyleyse gören kimdir? Görülen de bir nisbet ise görmeye istidatlı olduğu kadar görülmeye de istidatlı olmalıdır. Nisbet değilse gerçek bir şey (varlıksal) olmalıdır. Bu durumda gören olduğu gibi görülen de olmalıdır; çünkü bizi göreni biz de görürüz. (…) O halde tek bir şey vardır ve bu nedenle o şey hakkında hayrete düşeriz. Biz kimiz? O kimdir? Bir kısmımız şöyle der: ‘Bana kendini göster, sana bakayım. Beni göremeyeceksin’ (el- A’raf 7/143) (…)”