Uncategorized Posts

Fütûhât-ı Mekkiyye 18. (son) cild, s.196-215 arasından alıntılar

 

“Bütün bu durumlarda Allah’ı zikreden ve O’nun karşısında huzur sahibi olan kul, kendisinden yemek ve su isteyenin Hak olduğunu görür, O’nun kendisinden istediklerini yerine getirmek üzere koşuşturur. Çünkü insan kıyamette ihtiyacı nedeniyle kendisinden su veya yemek isteyen dilencinin hâlinde ve durumunda olup olamayacağını bilemez. Öyle bir durumdaysa Allah da onun ihtiyacını karşılar. ‘Onu benim katımda bulurdun’ ifadesi bu demektir. (…) Her şey Allah’a aittir ve Allah seni halife olarak görevlendirdiği maldan infak etmeni emrederek şöyle demiştir: ‘Sizi halife kıldığı mallardan infak ediniz.’ (el- Hadid 57/7) O maldan infak ettiğinde, Ecrin ve sevâbın artar. Güzel bir söz veya kendisinden memnun, tatlı bir çehreyle bile olsa, dilenciyi kovma! Sen Allah ile karşılaşacaksın. Hz. Hasan -veya Hüseyin- dilenci bir şey istediğinde, istediğini vermek üzere koşar ve şöyle derdi: ‘Hoş geldin, safâ geldin! Sen benim azığımı âhirete taşıyacak kişisin.’ Hz. Hüseyin dilenciyi yükünü taşıyan birisi olarak görmekteydi. Allah insana bir nimet verip de başkasına onun fazilet ve ihsânını yüklemediğinde, kıyamette onu kendisi taşır ki, onun hesabı kendisine sorulabilsin. Bu nedenle Hz. Hasan şöyle derdi: ‘ Dilenci azığı ahirete taşıyandır. ’ Bu sayede kendisinden taşıma yükü kaldırılmış olur.

Kullara haksızlık etmekten sakınınız. Kullara haksızlık ( zulüm ve karanlık ilişkisiyle) kıyamet gününde karanlıklar (zulümât) olarak ortaya çıkacaktır. Muhtâcın hal diliyle senin malında bir hakkının çıktığını bilmen gerekir. Allah bu bilgiyi sana onun hakkını ödemen için öğretti; aksi halde sorumlu olursun. Onun ihtiyacını karşılayacak güce sahip değilsen bile, Allah’ın o kişinin halini boş yere öğretmediğini bilmelisin. Bu durumda bilmen gereken şudur: Allah onun halini sana ihtiyacını karşılayıp sıkıntısını çözecek (imkân sahibi) birinin nezdinde güzel sözle yâd ederek ona yardımcı olmanı istemiştir. Bunu da yapmazsan, en azından kendisine dua etmelisin. Bütün gayretini harcayıp yapabileceğin tek iş o olduğunda dua edilir. Bunu yapmaktan gâfil olduğunda, o hak sahibine zulmedenlerden olursun. Yoksul o andaki ihtiyacı nedeniyle ölürse durum böyledir; ölmez ve başka biri ihtiyacını karşılarsa, hiç kuşkusuz, fark etmeden o kardeşin senden yükümlülüğü düşürmüş sayılır. Mümin müminin kardeşidir, onu kendi hâline bırakmaz. İhtiyacını karşılayan mümin böyle bir niyet taşımamış olsa bile, gerçekte durum böyle olduğu gibi Allah da onu böyle kabul eder. Hal diliyle dilenen birisine muhtaç olduğu şeyi verirsen, daha önce onun (hakkını vermeyerek) mahrum bırakan birinci kardeşinin adına vermeye niyetlen, o hayırla mümin kardeşini kendine tercih ederek onun adına yap! O mümin fakirin ihtiyacını (karşılamayarak) senin bu hayrı yapmana vesile olmuş, bu hayra ulaşmanı sağlamıştır. Halbuki dilencinin istediğini verseydi, fakir verilenle yetinir, sen de o iyiliği ve hayrı bulamazdın. Arifler verirken böyle bir niyetle verirler. Başka bir ifadeyle arifler halleriyle ve sözleriyle dilenen muhtaçlara böyle verirler. ‘ Dilenene gelirsek, onu kovma .’ (ed- Duha 93/10) Bu dilenmenin manevî veya maddî bir halle ilgili olması birdir. Bu itibarla bilgi ve onu öğretmek bu konuyla ilgilidir. Mesela şaşkın hidayet talep ederken, aç olan yedirilmeyi, çıplak onu havanın sıcak ve soğuğundan koruyacak veya avret yerini örtecek elbiseyi talep eder. Cezalandırabileceğini bilen cani de suçunu affetmeni ister. Şaşkına hidayet yolunu göstermeli, açı doyurmalı, susamışa su vermeli. Garip gurabayı gözetmeli. Buna mukâbil Allah ‘âlemlerden müstağnîdir. (Âl-i İmrân 3/97) Yine de insanların dualarına icâbet eder, ihtiyaçlarını karşılar, onlara ulaşan zararları defetmek üzere O’ndan yardım istenir.

Allah’ın haklarından en zorunlu olanını yerine getirmen gerekir. Zorunlu hak, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Bu şirk bazen yeryüzüne yerleştirilen sebeplere itimat etmek, onlara kalben yönelmek, onlardan mutmain olmak şeklindeki gizli şirk olabilir. Mutmainlik kalbin sebeplere ve sebepler nezdinde bulunanlara yönelmesi ve dinginlik bulması demektir. Öyle bir davranış müminde bulunabilecek en değersiz dinî işlerden biridir. Bu durum -Allah daha iyisini bilir de –Onların çoğu Allah’a ancak şirk koşarak iman ederler (Yusuf 12/106) ayetinin işarî yorumudur. Kasdedilen, Allah’a gizli ortak koşmadır. O şirkle beraber Allah’ın varlığına iman edilirken fiillerinde -yoksa ulûhiyetinde değil-Allah’ın birliğine imanda bozukluk vardır. Ulûhiyetinde birliğine iman etmemek ise açık şirk demektir ki, böyle bir şirk Allah’ın varlığına değil, ilahlığındaki birliğine iman etmekle çelişir. Sahih bir hadiste Hz. Peygamber’in şöyle söylediği aktarılır: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misiniz? O’na ibadet etmeleri, hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamalarıdır.” Hadiste ‘şey’ kelimesi belirsiz getirilmiş, açık veya gizli şirk ona dahil kılınmıştır. Sonra şöyle demiştir: “Onların Allah’a karşı hakları nedir, bilir misiniz? Kendilerine azap etmemesidir.” Burada aklını “onlara azap etmemesi ifadesindeki (doğrudan söylenişe) vermelisin! Onlar Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmadıklarında, Allah’a taalluk eden bir düşünceleri kalmaz. Çünkü onlar Allah’tan başkasına yönelmemişlerdir. Buna mukabil Müslüman olmakla çelişen bir şirk koştuklarında veya âdet haline gelmiş sebeplere bakmak anlamındaki gizli şirki koştuklarında, Allah o sebeplere dayanmalarına karşılık kendilerine azap eder. Onlar yok olmağa yüz tutmuş şeylerdir. Var olduklarında ise yok olacakları vehmi ve kendilerinden eksilenler nedeniyle acı çekerler. Allah’a herhangi bir sebebi ortak koşmadıklarıında veya varlık ve yokluklarına değer vermediklerinde, durum farklıdır. Onların itimat ettikleri Allah, hesap etmedikleri yönden varlıkları getirebilecek güçtedir. Nitekim şöyle der: “Kim Allah’tan sakınırsa Allah onun adına bir çıkış yaratır, farkında olmadığı yönden onu rızıklandırır.’’ Şair bu konuda şu dizeleri söylemiştir: Kim Allah’tan sakınırsa O yaratır / Güçlükleri için kolaylık / Hesapsız rızık verir bir de / İşi daralırsa önünü de açar

Takvaya ulaşmanın alâmeti, hesap edilmeyen yönden rızkın insana gelmesidir. Hesap ettiği ve beklediği yönden rızkın kendisine geldiği insan takva makamına ulaşmadığı kadar Allah’a da itimat etmiş sayılmaz. Çünkü yorumların birisinde takvanın anlamı, kendilerine itimat edilmesi nedeniyle kalbe tesir etmelerine karşılık “Allah’ı siper edinmek” demektir. İnsan kendini pek iyi gören olduğu gibi kime daha çok itimat ettiğini, nefsinin kime/neye güven duyduğunu bilir ve mesela şöyle demez: “Allah bana yoksulları gözetmek üzere çalışmayı emretmiş, onların nafakasını karşılamayı farz kılmıştır. Ben de -âdet üzere- Allah’ın yoksulları rızıklandırmada vesile kıldığı sebeplere yönelmeliyim.” Böyle bir söz ve davranış, söylediğimizle çelişmez. Biz kalbinle sebeplere bağlanmak, onlar nezdinde sükûn bulmak hususunda senin dikkatini çekiyoruz; yoksa sebepleri kullanma demiyoruz!

Bu bölümü yazdığımda uyudum. Ardından daha önce bilmediğim iki dizeyi okurken kendimi buldum:

Sadece Allah‘a itimat et / Her şey Allah’ın elinde / Sebepler O’nun perdesi / Sadece Allah ile beraber ol

Kendine bakmalısın! Kalbinin sebeplere bağlandığını görürsen, imanını eleştir ve belirttiğimiz adam olmadığını fark et. Kalbinin sadece Allah’a karşı sükûn bulduğunu, belirli bir sebebin varlık ve yokluğunun senin gözünde eşit olduğunu görürsen -fakat bu hali müşahede etmen sebebin bulunmadığı vakitte ortaya çıkmış olması lâzım-, Allah’a iman etmiş ve hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamış (sözünü ettiğimiz) ‘o adam’ olduğunu bilmelisin! Böyle bir durumda ‘az’ kişilerden birisisin ve rızkın hesap etmediğin yönden gelir. Bu da Allah’ın takva sahiplerinden olduğun hakkında sana bir müjdesidir. Âyetin sırlarından birisi de şudur: Allah seni senin hazinende, hükmün ve tasarrufun altında bulunan âdet haline gelmiş bir sebepten rızıklandırırken de sen takva sahibi olabilirsin. Yani sen Allah’ı siper edinmiş iken O da seni koruyan ve muhafaza edendir. Bu esnada takva sahibi olman, hesap etmediğin yönden O’nun seni rızıklandırmasından bilinir. Çünkü kendi zannına göre Allah’ın seni rızıklandırdığını bilmiyordun. Sana göre (rızık için) elinde olan ve nezdinde bulunan bir şey olmalıdır. Bu durumda Allah, elinde olan ve nezdinde bulunan bir şey olmalıdır.

Fütûhât-ı Mekkiyye c.18, 560. Bölüm’den alıntılar

 

Allah tavsiye etmiş peygamberleri de / Onlara uymak amellerin en iyisi

Tavsiye olmasaydı âlem kör (veya ‘Amâ’da) kalırdı / Mülk tavsiyeyle döner durur /

Ona göre amel et, tavsiyede söylenen yolu ihmal etme / Tavsiye Allah’ın ezeldeki hükmü

O’nun tavsiyesi üzere bir kavmi zikrettim / Benim için tavsiyede yeni bir durum yok

Söylediklerinden veya sülûkteki hükümlerinden başka bir şey olmadı Sülûk hakkındaki hükümleri en doğru yoldur / Ahmed’in getirdiği hidayet dinin bütünü ve kendisi / Mustafa’nın dini en nurlu din / Göz kapanmadı, aksine tam gücünü verdi ona / Bakıştaki sapmayı doğrulttu / Sırrın ile ondan al, onun merkezlerinden / Ay’a yükselerek, oradan Zuhal’e geçerek / Sâbit yıldızlara yerleş; onların sahalarına inme / Koç burcundan yüce derecelere ulaş / Oradan ayakların konulduğu Kürsü’ye, oradan Kuşatıcı Arş’a oradan şekillere ve benzerlere / Nezih nefse ve tabiata / Arazlar ve illetlerle sınırlanmış akla / Amâ’ya ve üzerindeki nefse / Oradan ezelle nitelenmiş menzile / Dağ üzerine yerleşmiş dağa bak! / Onu görmüş, sürekli ve daimî olarak / Aşağıdaki ulvîlik olmasaydı süflî kısımda talep etmezdik / Yüzlerimizi aşağı çevirerek secde halinde / Bu nedenle Allah bize secdeyi farz kıldı / Hakkı ulvîlikte ve Süflîlikte görürüz / Bizim tavsiyemiz budur, iyi düşünürsen! / O bir çözüm, hem de en güzel çözüm / Her şeyi suretinde görürsün onunla / Kendi hakîkatinde neyse öyle / En yüce manzarayı görürsün / Senden başka tecelligahı yoktur, sürekli öyle / Seni onun pınarına davet ederse / İcabet etme, korku üzere kal ! / Bizde çocuğu olduğu için ben bir dişiyim / Allah’a hamdolsun! Âlemde erkek diye bir şey yok / Örfün erkek diye belirledikleri / Onlar da dişi; onlar nefsim, emelim

Tavsiyelerden ilki şudur: Allah herkese yapılması gerekli genel tavsiye hakkında şöyle der: “Allah Nuh’a tavsiye ettiklerini ve sana vahyedilenleri sizin için dinden şeriat kıldık; ayrıca İbrahim’e ve Musa’ya tavsiye ettiklerini. (Bu tavsiye şudur): ‘ Dini doğru uygulayın, tefrikaya düşmeyin. (eş-Şûra 42/13) Ayette dinin doğru uygulanmasını emrederken burada kastedilen her devir ve milletlerdeki ‘vaktin şeriatıdır’. O şeriatta bir araya gelmek ve onun hakkında tefrikaya düşmemek lâzımdır. Allah’ın eli cemaatle beraberdir ve kurt ancak sürüden ayrılan koyunu yer. Bundaki hikmet Allah’ın güzel isimleri (esma-i hüsna) bakımından ‘ilah’ olarak bilinebileceğidir; güzel isimlerinden mücerret iken ‘ilah’ olarak bilinemez. Bu itibarla zatında tevhid’in yani birliğin, isimlerinde de çokluğun bulunması gerekir. Allah zatı ve isimleriyle birlikte İlahtır ve bu anlamıyla O’nun eli -ki kudret demektir- cemaatle beraberdir.

Bir hakîm ölüm vaktinde toplu bir şekilde yanında bulunan evlatlarına tavsiyede bulunurken şöyle demiştir: ‘Bana iki sopa getirin!’ Sopaları getirdiklerinde ‘bunları kırın’ demiş. Topluyken onları kıramamışlar. Ardından iki sopayı ayırmış ve bu kez. ‘tek tek kırın’ dediğinde, çocuklar sopaları kırabilmiş! Baba onlara şöyle demiş: ‘İşte! Benden sonra durumunuz bu sopalara benzer! Bir iken aslâ yenilmezsiniz, parçalanırsanız düşmanlarınız size gâlip gelir, sizi yok ederler.’ Dini hakkıyla uygulayanların durumu da öyledir. Dini uygularken cemaat halinde ve görüş birliğinde kalıp parçalanmazlarsa, düşman onları yenemez; bu esnada vesveselere karşı iman kendisine yardım ederken melek de ilhamıyla yardım eder.

Tavsiye

Herhangi bir yerde Allah’a karşı bir günah işlediğinde o yeri terk etmezden önce bir ibadet yapman gerekir! Böyle yapınca o mekân aleyhine şahitlik edeceği kadar lehinde de şahitlik eder. İbadeti yaptıktan sonra oradan ayrılabilirsin. (…) Kestiğin tırnakların, kılların, tıraş ettiğin saçın, sakalın, bıyığın, yıkanırken üzerinden ayrılan kirlerin vs. bunlardan herhangi birisi bedeninden ayrılırken taharetle ve Allah’ı zikretme halinde bulunmalısın. Onlar seni nasıl terk ettiklerini sana soracaklardır. Bu durumlarda yapabileceğin en kolay ibadet emri hakkında Allah’ın tövbeni kabul etmesi için dua etmendir. Bu durumda O’nun emrine bağlanırken zorunlu bir işi yerine getirmiş de olursun. O emir ‘Rabbiniz size bana dua edin, size icabet edeyim’ (Gafir, 40/60) âyetinde ifade edilir. Demek ki Allah sana kendisine dua etmeni emretmiştir. Âyetin devamı da şöyle: “ Bana ibadete karşı büyüklenenleri cehenneme sokacağım.” (Gafir 40/60)

Kasdedilen dîni ikame etmek ve onda tefrikaya düşmemektir.

 

Muhyiddin İbn Arabî’nin ünlü eseri FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE’nin 18. (son) cildinin s.174-175’den yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Din peygamberler nezdinde bir / Yaratıklar arasında onun makamı pek çetin /

Adamlar onun kendilerinden ayrılışını iyice düşününce / Onlar için bir şâhit ortaya çıktığında / Koşarak gelirler kendisine belki bir gün / Kendi yönelmelerine karşılık onlara döner diye

Şöyle demiştir: ‘Kastedilen dini ikame etmek ve onda tefrikaya düşmemektir. Allah boşanmadan daha nâhoş bir helâl yaratmamıştır. O da gücü elinde tutanın yetkisi dâhilindedir. Böyle bir ara bilgi varken insan niçin sevimsiz bir işe yönelir ki? Böylece nikâh akdedilmiş, düğün yapılmış, karanlık bir yerde bir araya gelinmiş, nefisler kendi bedenleriyle çift olmuştur. Onlarla birleşen kendilerinden başkası değildir. Sonra, kirlenme ve eksilmeden sonra, ‘ artık kaçmak için çok geç’. Buna rağmen çağrılır ve icâbet eder. ‘Bu garip bir iştir.’ Bundan daha garibi ise ‘yürütülmüş dağlar’dır. Böylece bir Serap haline gelmişlerdir. ‘Gök açılmış, yörünge ve büruc sâhibi olmuştur.’ Ruhlar onlara inmiş ve yükselmiştir. Oysa onlarda bir gedik ve yarıklık bulunmamıştır. Hâl böyle iken çıkış nereye, girme nereye olmuştur? İniş nereye, yükselme (mîraç) nereye olmuştur? Burası itibar, yani zâhiriyle bâtını düşünmenin yeridir. ‘Ey derin akıl sâhipleri! İbret alınız.’ Vallahi! Biz bir işte karıştık. Hoş bir eşle çift olduk; yükseltilmiş bir çatı, yere açılmış bir döşek, ayrılmış direkler, bir araya gelmiş direkler, karanlık ile ışık, beyt-i mamur, tutuşmuş derya, yere batmış sular, kaynayan kazanlar! Tandır tutuştu. İşler açığa çıktı; ışık saçan yıldızlar, yanan taşlar, ateş topu olmuş kayan yıldızlar, kuyruklu ışıklar, her parıldadığında kayıp giden ışıklar (birbirleriyle çift olmuştur). Keşke bilseydim! Bütün bunları aydınlatan nedir? Onların tutuşmalarını sağlayan nedir? Onların kardeşleri sabittir; sürekli doğma ve batma hâlindedirler. Gece kararmış ve bu karmayla yıldızlar ortaya çıkmış. Sabah aydınlığı ortaya çıkmış, böylece bineği kendisinde görünür olmuştur. Hunnes kendi yörüngelerinde yüzmüş, kendilerinde bulunanları saklamak ve korumak üzere münnes ortaya çıkmıştır. Gece gündüz, tepeler ve kuyular, ayın aydınlığı ve dolunay belirmiştir. Ey fikir sahipleri! Sizin kurtuluşunuz için yemin ediyorum ki, bu yeminde hiçbir yalan ve yanlış yoktur; bütün bu haberleri getiren kişi, doğru sözlüdür ve ona inanılmalıdır. Hattâ nefsine karşı zâlim olan, ölçülü giden ve öne geçen kişi bunu bilir. O insanlardan biridir; Ruhu’l-kısa ile desteklenmiştir. O’na ’tebliğ et’ denilmiş, o da tebliğ etmiştir. ‘Hatırlat’ denilmiş, hakkıyla hatırlatmıştır. ‘Hakk’ı bâtıl üzerine sal’ denilmiş, o da salmıştır. Böylece bâtıl ortadan kalkmış, bâtıl olan silinmiştir. Kabirde âhiret yaratılışı olacak, bu sınırlanmayla birlikte bedenlenme nasıl olacaktır ki? Gerçekte hakîkatın başkalaşmasından söz edilse, böyle bir görüş var oluşu bilmemektir. Gözde gerçekleşecekse, o da gözün hatalarından ve yanılgılarından biridir. İş bu şekilde belirsizleşip müphem olduğunda, tevekkül etmekten başka yapabileceğin ne var ki? Kendisini görür gibi iken, yüzünü Allah’a çevir ki, urve-i vuska’ya, yani sağlam ipe sarılanlardan olabilesin. O ip senden daha hayırlı ve ve bakidir. ‘Allah daha hayırlı ve bakidir. (Ta Ha 20/73) âyetiyle muhatap olan kimselerden ol. Böyle olunca bedbaht olmayacak Saidlerden (mutlulardan) olacaksın. Kendisini görür gibi iken, yüzünü Allah’a çevir ki, urve-i vüska’ya, yani sağlam ipe sarılanlardan olabilesin. O ip senden daha hayırlı ve bâkîdir. “Allah daha hayırlı ve bâkîdir” (TaHa 20/73) âyetiyle muhatap kimselerden ol. Böyle olunca bedbaht olmaz, saidlerden (mutlulardan) olursun. Bu dereceden daha aşağı insen de âhirette ‘daha hayırlı ve baki’ olarak yerleşir ve inersin. Çünkü ahiretteki kimseler – kendileri de saidler olsa bile- mesela, yatağında ölen müminler ile şehidler bir ve eşit değillerdir. Her ilmîn adamları (rical), her makamın hali, her evin bir ehli, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

Bölüm, kitabın 35. sifrinin sona ermesiyle, yazarın eliyle tamamlanmıştır. Salât ve selam O’nun peygamberi’ne olsun. (Fütûhât-ı Mekkiyye 18. (son cilt), Literatür Yayıncılık, Çeviri: Prof. Dr. Ekrem Demirli)

“Susan talihsizdir” bahsi hakkında…

 

Şöyle demiştir: “Susmak âcizlikten meydana gelir; her kim âciz kalırsa, hakîkati üzere bulunmuş demektir. Kim kendi hakîkati üzerinde bulunursa, var olanı bilir. O’nun idrak mahallinin değeri bilgiye bağlıdır, çünkü ancak bilgiyle tasarrufta bulunur. Bilginin yönlendirdiği kimse asl’a benzemiş olduğu için mutludur ki, bu da ‘ahlâklanmak’ demektir. Şöyle demiştir: ‘Allah Hz. İbrahim’in diliyle Nemrut’a ‘Güneşi batıdan getir’ demiş , kâfirin dili tutulmuştur. (el-Bakara 2/258) diye söyletmiştir. Kasdedilen birinci meselededir. Dili tutulduktan sonra ise kâfir değildir; çünkü hakîkatı öğrenmiştir. ‘ Allah kâfir bir kavme hidâyet etmez.’ (el-Bakara 2/264) Yani kendilerini perdelemiş ve örtmüşler gerçeği açıklamaz; gerçeği açıklamakla bilgisizlik perdeleri kalkar. Örtüler kalktığında, gerçek kendinde bulunduğu hâl üzere tezâhür eder. Böylece bilgiyi vermiş, tecellîsinden önce gerçeğin gizli kaldığı kişi susmuş, telaffuz etmese bile, içinde bir iman meydana gelmiştir ki böyle olması kaçınılmazdır. Onu nasıl telaffuz edebilir ki? Kuşkusuz ki hisle idrak ettiği bir şeyden bu kez habersiz hâle gelmiştir.’

“Çiçekler bakanlara aittir” bahsi

 

En üstün ve düzgün ayna Hz. Peygamber’in aynasıdır. Allah onun aynasına olabilecek en mükemmel sûrette tecellî etmiştir. Sen de Hz. Muhammed’in aynasına tecellî eden Hakk’ı görmeğe çalış ki belki o tecellî senin aynana da yansır; O’nu Muhammed’in gözüyle ve Muhammedî sûrette görebilirsin. O’nu kendi sûretinde görme! Bir adam “Ben Allah’ı gördüm, bu görmek Ebû Yezid’i görmemi anlamsız kıldı” dediğinde, diğeri şöyle demiştir: “Ebû Yezid’i bir kere görmek Allah’ı bin kere görmekten hayırlıdır.” Müstağnîlikten söz eden adam Ebû Yezid’i gördüğünde ölmüş. O’nun durumu Ebû Yezid’e bildirilince şöyle demiştir: “Allah ona kendi ölçüsünce tecellî eder. Bizi gördüğünde Hak ona bize göre tecellî etmiş, buna güç yetirememiş, hemen ölmüştür.” Bu hikâye meşhurdur ve bu durum işaret ettiğimizin aynıdır.”

Bunlardan birisi de “Çiçekler bakanlara aittir” bahsidir :

Yeryüzünün çiçeği bir fitne / Yeryüzü ahalisini hükümleri kuşatır/ Onu idrak etmek de fitne / İdrak edilen O’nun alâmeti

Şöyle demiştir: “Gözlerin en güzel nimeti bahçedeki çiçeklerdir. Âyette “Yeryüzünün çiçeği bir fitne / Yeryüzü ahalisini hükümleri kuşatır / Onu idrak etmek de fitne / İdrak edilen O’nun alameti ”

Şöyle demiştir: “Gözlerin en güzel nimeti bahçedeki çiçeklerdir. Ayette “Yeryüzündeki her şeyi onun süsü yaptık .” denilir. (el- Kehf 18/7) Yeryüzündeki en güzel zînet ve süs Allah adamlarıdır (ricalullah). Sen de kendilerinden olabilmek üzere, Allah adamlarını klavuz edinmelisin. Arz/ toprak olduğun sürece, çiçeklerin zînetinin bulunduğu bir mahalsin. Onlar maksadı teşkil eden meyvenin delilleridir ve bu sayede hayat ona yayılır. Meyve hayvânî ve duyusal besin demektir. Arz oluşun kendi makamında ve yerinde bulunurken, bir de gök haline gelirsen, bu durum kemâl demektir. Allah adamlarının bir kısmı kendi arzının varlığını ifna (yok) eder. Bu durum “Yeryüzünün üzerindeki herkes fanidir” (er-Rahmân 55/26) âyetinde belirtilir. Böylelikle ârif insan yeryüzünün zâhirinden / sırtından batnına / bâtınına ve içine intikal eder, yoksa ondan tamâmen uzaklaşmaz. Aksine onun anlamını hakka’l-yakîn bir şekilde idrak eder. Zâten de böyle olmalıdır. Bir gök hâline geldiğinde ise bu kez nurların, yani yıldızların ışıklarının çiçeklerinin bulunduğu mahal olursun. Onlar bilgi hayatı anlamındaki manevî hayatı gösteren şeylerdir.”

Bunlardan birisi de “Bazen fitne gizlenmedir” bahsidir:

Korunmuş kişi kendi fitnesinde gizlenir / Onu koruyan cennetinde saklar / Düşman okları sakınır ondan / Ârif de cennette böyledir

Şöyle demiştir: “Hiç kuşkusuz fitne cennet, yani örtü demektir. Fitne bulunduğunda zatının kendisine döneceği işten ve şeyden seni perdeler / örter. Çünkü fitne vaktinde senden neyin geleceği hususunda Hakk’ın gözü sana yönelmiştir. Nefsine tam hâkim oluncaya kadar, imtihan etme ve sınama! Güçlerini kendine ait kılıp işin kendinde bulunduğu durum ile arana perde çekme ki, bu fitnenin senden çıkardığı şeyi görebilesin. Bir insan böyle bir açmazdan kurtulmak isterse, fitneden önce üzerinde bulunduğu asla bakmalıdır. Allah seni o asla çevirmiştir. Bu durum “İnsan daha önce bir şey değilken kendisini yarattığımızı hatırlamaz mı?” (Meryem , 19/67 ) âyetinde belirtilir. Allah’ın karşısındaki hâline bakmalısın! Hak karşısında bulunurken var olan bir şey değilsin. Varlık şeyliğinde de O’nun karşısında bu hükümde bulunmalısın. Buna sadece ilâhî hitâbın gerektirdiği şeyleri ekleyebilirsin; öyleyse hitabın sınırında dur.”

Bunlardan birisi de “Hıyanete hainlik eden emanete de hainlik eder” bahsidir.

Ey izzetinde perdelenmiş olan! Hâin kişiye kisvesinden bakma / Sırrın tuzağı onun yaratılışında / İzzeti hakkında bir hâinlik

Şöyle demiştir: “Bu sır Allah ehli olan temyiz ve muhasebe ehlinin gâfil kaldığı bir sır iken bu makama ulaşmayan Allah ehlinin durumu ne olabilir ki? Şöyle ki, hâinliğe ancak emaneti yerine getirmekle hıyanet edebilirsin. Başka bir ifadeyle emâneti ehline verirken -hâin olmadığını zannederken- hâin olursun. Çünkü hâinlik de kendi hükmünü senden talep eder ve onun hükmü herkese işler. Kur’an’ın ifadesine göre, insan hiç kuşkusuz emânetin taşıyıcısıdır. Onu yerine getirirse hâinliğe hâinlik ederken, yerine getirmezse emânete hâinlik etmiş olur. Hâinlik bir emânettir, sen de onu ehline ulaştır, gerçek bir ehli varsa o emânetten kurtul; ehli yoksa emânet değildir. Bilmelisin ki, bu işten kurtulmak Hakk’ı müşshede etmekle mümkündür. Yani O’nun senin duyman, görmen ve diğer bütün güçlerin olduğunu müşahede etmen lâzımdır. Bu durumda verilecek bir emanet yoktur. Çünkü sen bütün olursun. Demek ki hainlik olmadığı gibi hainlik edilecek veya emânetin verileceği biri de yoktur.” Bunlardan birisi de “Uzaklaşmak, uzaklaşmaktır” bahsidir : Uzaklaşmağa meyleden kimsenin düsturu ihsandır / Bize meyleden bizim kıymetimiz / Nereye dönersen O’na bak / Korkuyla ve sevgiyle O’nu bulursun

Şöyle demiştir: “Konuşanlar arasında uzlaşmayla tespit edilmiş lafızlardaki farklılık nedeniyle hükümler değişmiş, farklılaşmıştır. Bununla birlikte anlam bir iken fâil tek değildir. Haksızlık meyil olduğu kadar adâlet de meyil demektir. Bâtıla meyletmek zulüm iken Hakk’a yönelmek adâlettir. Fakat her ikisi de meyildir. Öte yandan hanif dini Hakk’a yönelmek demekken zulüm de Hakk’ın olmayışına yönelmektir. Meyil olması itibariyle her ikisi de birdir, aralarındaki tek fark yoldur. Bu nedenle Allah ‘ iki yol’ tabirini kullanmıştır. Bunlardan her birisi bir meyil olunca haksızlık ve zulüm şeytana yönelmek olmuştur. Aynı şey adâlet, eğrilik ve uzaklaşmak gibi kelimelerle de geçerlidir. Her meyil şeytana yönelmektir. Bilindiği gibi bâtıl yokluktur ve o yokluk varlığın mukabilidir. O halde Hak ile didişen ve çekişen sadece bâtıldır. Fakat ilahî gayret bunu ikrar etmemiş (bildirmemiş) hüküm vererek şöyle buyurmuştur: “Bütün iş O’na döner (Hud, 11/123) Burada Allah bâtıla meyli kendisine döndürmüş, meyli bâtıldan alarak onu Hakk’a çevirmiştir.” Bunlardan birisi de “Güneşin batışında nefsin ölümü vardır” bahsidir: Güneşin batışı nefsin ölümüdür / Toprağa girmiş ışığa bakınız / O ruh Allah’ın bizdeki rûhudur / Üfleme esnâsında geri dönmeğe başlar / Kendisinden çıktığı ecele doğru döner / Dönerken ve giderken acele eder

Şöyle demiştir: “Nefs tıpkı güneş gibi Allah’a izafe edilen ruhtan üfleme yoluyla doğar ve bedende batar. Böylece havayı karartır ve şöyle denilir: “Gece geldi, gün döndü.” Nefsin ölümü onun bedende bulunmasıyken bedenin hayatı nefsin onda bulunmasıdır. O güneşin battığı yerden doğması kaçınılmazdır. O gün “Kişiye imanı fayda vermez …’ (el- En’am 6/158)