Uncategorized Posts

Nakşibendî Tarikatının Kısa Tarihçesi

 

Hamid Algar’ın Nakşibendîlik kitabının (insan yayınları; genişletilmiş 3. Baskı; Çevirenler: Cüneyd Köksal, Ethem Cebecioğlu, İsmail Taşpınar, Kemal Kahraman, Nebi Mehdiyev, Nurullah Koltaş, Zeynep Özbek) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Üçüncü Baskıya Önsöz’den:

Şunu itiraf etmem lâzım ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Nakşilik tarihi ve Bosna-Hersek Nakşîliği üzerinde seneler önce kaleme aldığım makaleler, her iki ülkede son yıllarda vuku bulan gelişmeler hakkında pek bilgi vermemektedir. Ehlübeyt edrâ bi mâ fî’l-beyt (ev halkı evde olup bitenleri daha iyi bilir) meşhur atasözü göz önünde bulundurulursa, kitabın konusuna ilgi gösterenler büyük bir ihtimalle Türkiye Nakşîliğinin en son gelişmelerine vâkıflardır. Bosna-Hersek Nakşîliğine gelince, savaş bittikten sonra birkaç defa Saraybosna’ya gitmem nasip olunca, hem hususî kütüphanelerde Sırp vahşetinden mahfuz kalan tarikatla ilgili birkaç yazma incelemek ve hem Nakşîlerin Boşnak mücadelesine katkılarını ayrıntılı olarak öğrenmek mümkün oldu. Yakın bir gelecekte bu yazılı ve sözlü kaynakları değerlendirerek Bosna-Hersek’te Nakşîlik tarihçesini yazmayı düşünüyorum; nasip olursa onu da Türkçe olarak muhterem okuyucularıma takdim edeceğim. (…)

Nakşibendî Tarikatının Kısa Tarihçesi

Tasavvuf, isim olarak olmasa dahi müntesiblerine göre İslâm’la yaşıttır. Çünkü aslî doktrinleri ve uygulamaları tamâmen İslâmî olan iki kaynaktan neşet etmiştir: Allah’ın Kitabı ve Elçisi’nin Sünneti. (…) Her tarîkat tabiri caizse İslâm’ın ilk dönemine ve İranlı şair Fahreddîn Irâkî (v.688/1289)’nin sözleriyle “Rahmân’ın kervansarayındaki sûfî” olan Peygamber’in (dipnot:Fahreddîn Irakî, Külliyât, nşr. Sa’id Nefisî (Tahran, 1338 sh./1959), s.203.) bizzat şahsına kadar uzanan bir inisiyatik geleneğin bağımsız billurlaşmasıdır. (…) Silsilelerin sahihliği özellikle de en eski halkalarda sayıca çok ve sarih olan belgeleri aramakta direnen belli birtarihçilik anlayışı tarafından sıkça sorgulanır. Tarikatların kendilerine olan gerek sözlü ve gerekse yazılı şâhitliklerinden farklı olarak İslâm’ın dinî bir sistem olarak tafsilinin -tarihindeki tüm değişikliklere rağmen- ilk döneminden bu yana dikkat çekici bir süreklilik arz ettiği şeklinde umûmî bir kanaat bulunmaktadır. Bu yalnızca tasavvuf için değil, ayrıca Ehl-i Suffe’den, birkaç zincirin hem yazılı hem de kavlî naklin ilk dönem hadisçilerini büyük âlim Buhârî’yle bağlantıladığı, mezheplerin ve hadis ilminin kurucularına kadar süreğen bir nakil süreci gözlemlediğimiz fıkıh için de geçerlidir.

(…)

Peygamber’den sonra Nakşibendî silsilesinin ilk halkası, Nakşibendîlere göre sadece Peygamber’in ilk ve seçkin bir halifesi olmayıp ayrıca eşsiz bir manevî makam sahibi bir şahsiyet olan -peygamberler-den sonra insanların en iyisi- Ebû Bekir es-Sıddîk’tır. Nakşîbendîler bu görüşü destekler mahiyette birçok hadisi örnek gösterirler; en çok da “Rabbimin göğsüme akıttığı hiçbir şey yoktur ki, ben de Ebû Bekir’in göğsüne akıtmış olmayayım.” Bu göğüsten göğüse geçiş, tasavvuf yolunun özü ve metotlarının bahşedilmesine bir atıf olarak alınmıştır.

Nakşibendîler ayrıca Peygamber’in bedenen semaya yükselişine anı ve sorgusuz imanı sebebiyle, bizzat peygamber tarafından kendisine mükâfat olarak verilen sıddîk lakabında özel bir önem keşfederler. Müceddid Şeyh Ahmed Sirhindî (v.1034 / 1624) meşhur Mektûbât’ında şöyle yazmıştır: “Sıddîk makamı kudsiyetin en yüksek mertebesidir; çünkü hemen üzerinde nübüvvet makamı bulunur. Peygamber’e vahiyle gelen ilim sıddîka ilhâm yoluyla âşikâr olur ve iki ilim arasındaki yegâne fark onların ilmî alış tarzlarında yatar… sıddîkın altındaki her hangi bir makam kaçınılmaz olarak kimi esriklik emareleri taşır; sıddîk makâmında tamamıyla bir ayıklığa sahip olunmaktadır.” Sahâbeler arasında sıddîk lakabıyla isimlenen yegâne kişi olan Ebû Bekir tarafından tayin edilen inisiyatik geleneğin ulvî mükemmelliği söz konusu olur. Bu husus ayrıca Nakşibendiyye’nin kendine has ayıklığı, şeriata sıkı sıkıya bağlılığı ve gösterişten uzak duruşunun, Nakşibendî geleneğin ana kaynağı olan sıddîktan tevârüs ettiği bir husûsiyettir.

“İnkılaplar Ne Zaman Niçin İflas Etti?”

 

(…) İsmet Özel hep zikreder: “27 Mayıs’a kadar Babıali’de iş bulabilmek için Türk yazısını bilmek şarttı.” İsmi geçen romanların ekseriyeti evvela gazetelerde tefrika edilirdi. Ve gazeteye bu tefrikalar Latin yazısıyla değil Türk yazısıyla gelirdi. Bu yalnızca tefrikalarla sınırlı değildi. Muharrirler de yazılarını gazeteye Türk harfleriyle gönderirdi. Bunları okuyacak, Latin harflerine aktaracak, tashih edecek adam mecburen bu yazıyı bilecekti. Başvekil Adnan Menderes “Millete mâlolmuş inkılapları mahfuz tutacağız! Millete mâlolmamış inkılapları da zorla benimsetmeyeceğiz.” demişti. 27 Mayıs müflis Latin yazısından kurtulma, yazımıza kavuşma ümidimizi kırdı. Ama Allah bize 27 Mayıs’tan sonra bir İsmet Özel nasip etti. Yazısız kaldığımız, yazımızı geri alacağımıza dair umidimizin kırıldığı zamanda sesimizi İsmet Özel muhafaza ve müdafaa etti. Okumuşlar takımının daha ilk şiirlerinden itibaren dili küf kokuyor dedikleri İsmet Özel her biri tek tek ezberlenen şiirler getirerek kendi sesimizi bize hediye etti. Bunu Latin yazısının ifsadı sonucu okur yazarların terk ettiği lâkin milletin hâlen muhafaza ettiği bütün kelimeleri dillere dolayarak yaptı. “Allah kahretsin İsmet Özel okumadan duramıyorum” diye şikayet eden insanların direncini kıran şey “Türk sesi”dir.

Fiil Hastalıklarının Açıklanması

 

Fiil ve davranışlardaki hastalıklar, bir fiili topluluk içinde yapmanın -söz gelişi namaz kılmak gibi- yalnız yapmaktan daha güzel olmasıdır. Hz. Peygamber böyle biri hakkında şöyle der: “İşte bu, davranışıyla Rabbini kandırmaya çalışan biridir. Namazını toplulukta güzel kılarken yalnız kıldığında kötü kılar.” Bu, nefs hastalıklarının en büyüklerindendir. İlacı ise, “Allah’ın gördüğünü bilmez mi ?” (el-Alak 96/14) âyetiyle “Sizin gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilir” (el-En’am 6/3) âyetleridir. Bir rivâyette “Allah kendisinden utanılmaya daha lâyıktır.” denilir. Böyle âyet ve hadisler, bu hastalığın ilacıdır. Bu hastalığın başka bir ilacı da terkibi belirsiz olup, davranışı güzel yapmayla insanın bilgisize öğretmeyi ve gâfile hatırlatmayı amaçlamasıdır. Başka bir hastalık ise, insanlardan dolayı amelî bırakmaktır. Böyle bir davranış, sûfilere göre riya iken insanlar için amel yapmak Allah ehlinin büyüklerinin nezdinde -riya değil- şirkin ta kendisidir. Bunun ilacı ise,“Sizi ve amellerinizi yaratan Allah’tır (es-Saffat 37/96) ve benzeri âyetlerdir.

“Fiil Hastalıklarının Açıklanması”

 

Fütûhât-ı Mekkiyye 8. Cild, s. 151, VASIL başlıklı, bu yazının da başlığını alıntı olarak teşkil eden başlık altındaki bölüm alıntı olarak bu yazıyı oluşturacak.

Fiil ve davranışlardaki hastalıklar, bir fiili topluluk içinde yapmanın -söz gelişi namaz kılmak gibi- yalnız yapmaktan daha güzel olmasıdır. Hz. Peygamber böyle biri hakkında şöyle der: “İşte bu, davranışıyla Rabbini kandırmaya çalışan biridir. Namazını toplulukta güzel kılarken yalnız kaldığında kötü kılar.” Bu, nefs hastalıklarının en büyüklerindendir. İlacı ise, “Allah’ın gördüğünü bilmez mi ? ” âyetiyle (dipnot:”Allah’ın gördüğünü bilmez mi ?” el-Alak (96/14) âyetiyle “Sizin gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilir (el-En’am 6/3). Bir rivâyette “Allah kendisinden utanılmaya daha lâyıktır.” denilir. Böyle âyet ve hadisler, bu hastalığın ilacıdır. Bu hastalığın başka bir ilacı daha vardır, fakat terkibi belirsizdir. Bu ilaç, davranışı güzel yapmayla insanın bilgisize öğretmeyi ve gâfile hatırlatmayı amaçlamasıdır. Başka bir hastalık ise, insanlardan dolayı amelî bırakmaktır. Böyle bir davranış , sûfilere göre riya iken insanlar için amel, Allah ehlinin büyüklerinin nezdinde -riya değil- şirkin ta kendisidir. Bunun ilacı ise, “Sizi ve amellerinizi yaratan Allah’tır” (es-Saffat 37/96) ve benzeri âyetlerdir.

Fütûhât-ı Mekkiyye 10. Cild, 270.Bölüm’den alıntılar

 

“Allah seni kendinden bir ruh ile desteklesin; bilmelisin ki, nebîlerden bu menzile ulaşanlar dört kişidir: Hz. Muhammed, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. İshak. Velîlerden ise iki tanedir: Hz.Peygamber’in torunları Hasan ve Hüseyin! Bununla birlikte zikredilen bu isimlerin dışındaki (velî ve nebîlerin de) imamlıktaki mertebesine göre bu menzilden belli bir payı vardır.

Bilmelisin ki, kutuplar ve sâlihler belli isimlerle adlandırılmış olsalar bile, bu mertebede ancak ‘kulluk’ ile kendilerini yöneten isme çağrılırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ” Allah’ın kulu O’na ibadet için ayağa kalktığında…” (el-Cin 72/19) Böylelikle, babası kendisini Muhammed veya Ahmed diye adlandırmış olsa bile, onu Abdullah (Allah’ın kulu) diye adlandırmıştır. Öyleyse kutup her zaman bu birleştirici isme tahsis edilmiştir. Bu yönüyle o, bu mertebede Allah isminin kuludur.