Uncategorized Posts

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-IV / tercüme ve şerh: Ahmed Avni Konuk Hazırlayanlar: Prof.Dr. Mustafa Tahralı- Dr. Selçuk Eraydın 6. Baskı, İstanbul 2O17 İFAV

 

Bu eserden yapacağım birkaç alıntılama bu yazıyı oluşturacak.

Tedbîrini terk eyle takdîr hudânındır / Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır.

Her kim bizim vechimizde fenâ bulursa,”helâk olmak” onun cezası olmaz.

Bir kİtâbullah-ı a’zamdır serâser kâinât / hangi harfi yoklasan ma’nâsı hep Allah çıkar.

Zuhuru perde olmuştur zuhûra / Gözü olan delil ister mi nûra

Öyle sanırdım ayrıyım, dost gayrıdır ben gayriyim / Bende görüp işiteni, bildim ki ol cânân imiş

“Elbette benim mazlum kalbimin âhı bir gün çıkacaktır”

 

Dr. Tarihçi-Yazar Arif Emre Gündüz’ün, başlığını alıntı olarak teşkil eden Derin Tarih’te (Sayı 165 /Aralık 2025) çıkan yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Sultan II. Abdülhamid hakkında 27 Nisan 1909 günü sabah saatlerinde Osmanlı Meclis-i Mebusanı tarafından verilen hal’ (tahttan indirme) kararı aynı gün Sultan’a Yıldız Sarayı’nda tebliğ edilir. Son Halife Abdülmecid efendi sonradan bu ânın resmini yapmış olup tablonun orijinali Dolmabahçe Sarayı’nda sergilenmektedir:

Sonradan, tebliğ heyetinde bulunan Meclis-i Mebusan’dan ve Ayan Meclisi’nden seçilen dört üye ve o sırada Sultan’ın güvenliğini sağlamak için görevlendirilen Miralay Galip Bey aynı sahneyi tekrar canlandırdılar ve bu anın fotoğrafı çekildi. Abdülmecid efendi, tabloyu işte bu fotoğraftan yola çıkarak 1912-17 yılları arasında yapmıştır. Tebliğ , Yıldız Sarayı’nın Küçük Mabeyn Köşkü’ndeki alt kat büyük salonda yapılmıştır ve tabloda heyet; bir kapının önünde görülmektedir. Kapının bir tarafında şömine ve üstünde ayna; diğer tarafında ise bir vitrin vardır. Günümüzde bu salonun ortasında büyük bir masa ve sandalyeleri bulunmaktadır ve tabloda bu sandalyelerden birkaçı görülebilmektedir. Ayrıca üstü aynalı şöminenin önünde iki kanatlı bir paravan dikkat çeker. Günümüzde bu paravan hariç diğer tüm malzemeler aynı şekilde ve aynı yerde bulunmaktadır. Abdülmecid Efendi’nin tablosundan yola çıkarak, Abdülhamid Han’a salonun neresinde hal’ tebligatı yapıldığı anlaşılabilmektedir.

Tabloda bir husus dikkat çekmektedir: Abdülhamid Han eli cebinde olarak tasvir edilmiştir. Abdülhamid Han’ın kızı Ayşe Osmanoğlu, hatıratında bu noktaya dikkat çeker ve BABASININ HİÇBİR HEYETİ ELİ CEBİNDE KARŞILAMADIĞINI, NE KADAR SIKINTILI BİR DURUM OLURSA OLSUN nezâketinden VE İLKELERİNDEN TAVİZ VERMEDİĞİNİ BELİRTİR. Abdülmecid Efendinin TABLOSUNDAN YOLA ÇIKARAK, ABDÜLHAMİD Han’a Salonun neresinde HAL’ TEBLİGATI YAPILDIĞI ANLAŞILABİLMEKTEDİR. Şadiye sultanın anlattığına göre Abdülhamid Han’a SALONUN NERESİNDE HAL’ tebligâtı YAPILDIĞI ANLAŞILABİLMEKTEDİR. II. meşrutiyet İLAN EDİDİKTEN SONRA, İLK İŞ OLARAK ABDÜLHAMİD HAN’I VE Yıldız Sarayı’nı KORUYAN MUHAFIZLARIN İŞLERİNE SON VERİLMİŞTİ. DARBE İLE TAHTINDAN İNDİRİLEN ABDÜLHAMİD HAN AİLESİYLE Çırağan sarayı’nda İKAMETİNİ İSTEDİĞİNDE, MECLİS KARARI MENFİ OLUR. OYSA sultan V. Murad TAHTTAN İNDİRİLDİĞİNDE Çırağan sarayı’na NAKLEDİLMİŞ VE BURADA YAKLAŞIK 28 YIL İKAMET ETMİŞTİ.

“Uzaklarda ama çok yakın…”

 

Derin Tarih Dergisinin (Sayı 165 /Aralık 2025) ilk sayfasında Taha Kılınç’ın “Uzaklarda ama çok yakın…” başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Yıllar önce ilk defa Sudan’ı ziyaret ettiğimde, insanının Türkiye’ye ve bizlere karşı içten muhabbetine oldukça şaşırmıştım. Hartum’da, Umm Durman’da ve Darfur’da izzet- u ikramlarla karşılanmıştık. Her adım atığımız yerde, hiçbir resmî misyonumuz olmamasına rağmen, ayaklarımızın altına neredeyse kırmızı halılar seriliyordu. Hatta dönemin Devlet Başkan Yardımcısı, Hartum’daki devasa konağında beni ve arkadaşlarımı bizzat ağırlamış, önümüze kurduğu sofrada kuş sütünü dahi eksik bırakmamıştı. Şahsımıza gösterilen ilginin tek sebebi, Türkiye’den geliyor oluşumuzdu.

O ziyaret üzerimde öylesine derin ve kalıcı izler bıraktı ki, Sudan’ın özellikle son iki yüz yıllık tarihini dikkatli bir şekilde okumaya başladım. Çünkü muhatab olduğumuz bu samimî muamelenin bir sebebi ve arka planı olmalıydı. Nitekim yanılmamıştım: 1800’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisi ve nüfuzu Sudan’a kadar uzanmış; hattâ ülke tarihinin o dönemi “et-Turkiyye” olarak kayıtlara geçmişti. Kızıldeniz, Nil havzası ve Sahra bölgesinde Osmanlı idaresiyle güç kazanan Sudan, sırf bunun hatırına bugün bile Türkiye’den gidenleri bağrına basmayı sürdürüyordu.


Derin Tarih’
in bu sayısında, çok sayıda uzman ismin mihmandarlığında, Sudan’a odaklandık. Bugün farklı ülkelerin birbirine karşı verdiği acımasız ve insafsız bir mücâdelenin sahnesine dönüştürülen Sudan, “savaş” veya “İnsânî kriz” parantezine alınarak gündemin geri sıralarına itilebilecek bir ülke değil. Özellikle dosyamızın yakın tarihin dönüm noktalarına ışık tutan yazılarında; okurlarımız derin bir çerçevenin çizildiğini de görecektir.

Bu güzel ve nazenin ülkenin yeniden huzura kavuşması duamız eşliğinde, yeni sayımızda hayırla görüşmek üzere…

Teshîr ne demektir?

 

Teshîr iki kısım üzerinedir. Biri müsahhır için murâd olandır ki, müsahhar şahsı teshîrinde kahirdir. Her ne kadar insâniyyette onun misli ise de, seyyidin abdini teshîri gibidir. Ve her ne kadar onun için emsâl iseler de, sultan reâyâsını teshîri gibidir. İmdi onları derece ile teshîr eyledi. Ve diğer kısmı, hâl ile teshîrdir. Reâyânın meliki teshîrleri gibidir ki, onlardan zulmü men’ etmekte ve onların himâyelerinde ve onlara adâvet eden kimsenin kıtâlinde ve onların mallarını ve nefislerini onların üzerine, onun hıfzında, onların emriyle kaimdir. Ve bunun cümlesi reâyâ tarafından hâl ile teshîrdir ki, meliklerini bunlarda teshîr ederler. V

Muhammedî Kelimede İçkin “Ferdî Hikmet” Beyânında olan Fass’dan alıntılar

 

“Ferdî Hikmet’in Muhammedî Kelime’ye tahsîsindeki sebep budur ki: Muhammedî Hakîkat, bi’l-cümle taayyünâtın evvelidir; ve kâffe-i mevcûdâtın a’yân-ı sâbitelerini (şeylerin varlığa gelmeden önce “ilâhî ilim”de sâbit olan sûretlerini) ve hakâyıkını (hakikatlarını) müştemildir(içine alandır). Onun fevkınde hiç bir isim, sıfat ve na’t ile vasıflanmış ve mevsûm ( isimlenmiş) ve men’ût olmayan “sırf zât” vardır ki, cemî’i taayyünâttan (belirmelerden) münezzehdir. Zîrâ ahadî zât, zâtlığı hasebiyle tecellîden müstağnîdir. Bundan dolayı onun mutlak varlığı zâtlığı hasebiyle aslâ tecellî etmez. O’nun tecellîsi ancak onda bi’l-kuvve (potansiyel olarak) nevvar olan sıfatlar ve isimler îcâbıdır. Bi’l-farz ahadiyyet zâtında içkin ve potansiyel olarak mevcûd sıfatlar ve isimler bulunmasa, zât zâtlığı üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâkı’ olmaz idi. Fakat onda potansiyel olarak sıfatlar ve isimler ve bunlar isti’dâdları lisânıyla zuhûr taleb ettiklerinden, sırf zât, lâ-taayyün mertebesinden ilim mertebesine inerek, nâ-mütenâhiyyenin suretleri o sıfatlar ve isimler, Hak ilminde müteayyin ve herbirisinin hakîkati yekdîğerinden mütemeyyiz (seçkin) oldu. Bu mertebeye, vâhidiyyet mertebesi ve sıfatlar , isimler ve “muhammedî hakîkat” mertebesi derler. Ahadiyyet mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük ile taayyünden ibarettir. Bu babdaki tafsîlat Fass-ı Şîsî’de geçti. Şu halde S.a.v. Efendimiz’in hakîkati cemî’-i taayyünâtın mebde’i olmak i’tibariyle varlıkda vâhid ve ferddir. Ve kezâ bi’l-cümle taayyünâtı kuşatan olmak i’tibariyle de külliyetle sıfatlanmıştır. Nitekim Ferîdüddîn Attâr (k.s.) Bî-ser-nâme’lerinde bu makâma işâreten buyururlar. Beyt: Tercüme: “Ey iş adamı, Hak sırrını sana açıkça söyleyeyim ki, bu taayyün âleminde Ahad, Ahmed’dir, taayyün mîm’ini kaldır, Ahmed Ahad olur. İşte “Allâhü’s-Samed’in ma’nâsını anla!” Ve kezâ Gülşen-i Râz sâhibi (k.s.) buyurur. Beyt: Tercüme: “Ahad, Ahmed’in taayyün mîm’inde zâhir oldu. Bu devirde evvel âhirin aynı geldi. Ahmed’den Ahad’e kadar fark bir mîmden, yani taayyünden ibârettir. Bütün mevcudât-ı cihân o mîm-i taayyün içinde müstağraktır (gark omuştur). Ve keza Mirzâ Bî-Dil (k.s.) buyurur. Rubâî: Tercüme: “O ahadî zâtın kudret âyinesi ve o sıfatlar ve isimler îcâd ve ızhârının cevheri Gayb mertebesinde Ahaddır; ve şehadet mertebesinde ise, Ahmed’dir. İşte her iki cihan seyrinin rumûzu budur.”

Velhâsıl ahadî zâtın kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellîsinden ibâret “feyz-i akdes” ile ibtidâ müteayyin olan ancak “muhammedî hakîkat”dir. Ve mertebede ona müsâvî bir taayyün yoktur. O hakîkat, Hakk’ın mutlak varlığının öyle bir tümel ve ferdî mertebesidir ki, taayünâtın tümünü içeren ve kuşatandır. Ve işte “muhammedî rûh” budur. Onun için (S.a.v.) Efendimiz: evvele mâ halakallâhü rûhî yâhut nûrıy buyurmuşlardır. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) Mantıku’t-Tayrda buyururlar. Beyt: Tercüme: “Ceyb-i gaybden ibtida zâhir olan şübhesiz onun nûr-ı cânı idi. Ba’dehû o nur-o mutlak bayrak çekti; arş ve kürsî ve levh ve kalem peydâ oldu. Onun nûr-ı pâkinden çekilen bayrağın birisi âlemdir; diğeri dahi Âdem ve onun zürriyetidir.”

(Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-IV Tercüme ve Şerh: Ahmed Avni Konuk Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı- Dr. Selçuk Eraydın, İFAV, 6. Basım, Nisan 2017-İstanbul)