Ekim 2025 Posts

Merkez Ve Muhit

 

İsmet Özel‘in bu başlık altındaki yazısından (yapacağım alıntılamalar ) oluşturacak bu yazıyı.

Kapitalizmi paranın merkezde oluşuyla değil, paranın bizâtihi merkez oluşuyla izah edebiliriz. Modern çağla birlikte para Antik Çağ’da kavranılan tabiatın yerini aldı. Sokrates öncesi filozofların en karanlık olanı Heraklit “Tabiat gizlenmeği sever” demişti. Tabiatın Antik Çağda yaptığı iddia edilen işi modern çağda para yapıyor: Kendini gizliyor. Öyle günlere geldik ki, birikmiş sermaye sözünü ettiğimiz gizlenmenin en netameli husûsiyeti durumuna yükseldi. Buna mukabil denetim altında tutulan ülkelerde kişi ve kurumların el koyduğu sermaye miktarı mahduttur. En büyük sermaye güdümüne ülkelerin nereye kadar büyüyeceğini tespit etmiştir. Gelişmiş ülkelerde birikmiş sermayenin ulaştığı devasa miktar karşısında güdülen ülkelerde birikmiş yekûna sermaye dememiz bile mübalağa olacaktır.

“Riche comme des pachas”. Fransızların bir sözü bu. “Paşalar kadar zengin” demeğe gelir. Yani paşaların ellerinde tuttuğu servet burjuva sınıfı dünya ölçüsünde hesaba katılan Fransızların bile dikkatini çekmiş. (…) Devlet çöküyor, Türk toprakları gün be gün elden çıkıyorken paşalar zenginleşiyordu. (…)





Padişahsız, Halifesiz Cumhuriyet döneminin büyük bir imkânı olmalıydı; ama olmadı. İktidarı bir şekilde gasp etmiş bulunanlar şiar olarak “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” cümlesini benimsemişti. Oysa devlet memurları gözle farkedilecek şiddette imtiyazlıydı. Bir şehrin valisi o şehrin CHP il başkanıydı aynı zamanda. Adnan Menderes’in tâbiriyle “bir parmak solda” olan Demokrat Parti piyasa ekonomisini canlandırma telaşına kapılmıştı. (…)

Dünya Sistemi adını verdiğimiz düzenin sahipleri Türk topraklarında olan biten her şeyi dikkatle izliyor. (…) Ecnebiler Türk topraklarında fiilen gerçekleşen her şeyin karakterine tasallut ediyor. 27 Mayıs 1960 İhtilâli’ne kadar her lise mezunu askerliğini yedek subay olarak yapabiliyordu. İhtilâl bu hakkı onların elinden aldı. (…) 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesi 27 Mayıs 1960’ın eksiklerini her bakımdan gidermede gecikmedi.

“Her bakımdan” dedim, zira 24 Ocak 1980’de alınan kararların dünya sisteminin hiçbir kaybı olmaksızın uygulanması için Türkiye’nin başına kendisinden hesap sorulamayacak bir siyasî yetkeyi sarmak gerekiyordu. (…)

Ordu İstiklâl Harbi’ne kayıtlıydı. Çünkü elimizde I. Cihan Harbi akabinde Türk topraklarının ecnebiler eline geçmesine rıza göstermeyen yegâne örgütlü güç ordu kalmıştı. Bütün milletçe bilinen kayda inkılâplar birer şart olarak eklendi. Bu şartların en ağırı Türkçenin Latin alfabesiyle yazılabileceğini iddia eden yaklaşım oldu. (…) 1929 Hıristiyan yılından itibaren ‘millî’ diye adlandırılan eğitim bu harflerle gerçekleşti. Şu anda benim Lâtin alfabesiyle kaleme aldığım yazıyı okuyorsunuz. Başka ne olacaktı diye sual edebilirsiniz. Türk topraklarında yaşayıp da bu suale cevap verecek bir tek kişinin bile bulunduğunu sanmıyorum. Hâkimiyet altındayız. Kayıtlı ve şartlı bir hâkimiyet…


Fütûhât-ı Mekkiyye: c.16 520.Bölüm’den alıntılar

 

Menzili ‘Duyan kimseler icabet edebilir’ (el- Enfal 8/21) Âyeti olan Kutub’un Hâlinin Bilinmesi

Ben kalbime karşı kıskancım, isterim ki / Hiçbir yaratılmış sıkıntı vermesin ona /

Çünkü öyle bir kalbimiz var ki kendinden geçer / Tenzih ve sûretlerdeki her bir halde /

Kalbimden Hakk’ın nidasını işitince / Başka bir hüküm veren olmadan icâbet ederim O’na /

Nedir bu?’ dedim, ‘Haktır’, dedi, dedim ki : ‘ ‘Ne istiyor?’ ‘Sakınmaktan sakın’ , dedi

Hoş bir hayat yaşadım yaşadıkça / Ne âfetten ne zarardan korktum artık!

Allah icâbetin illetini duymak kılmıştır. Duymadığı halde, duyduğunu söyleyenin icâbet etmesi söz konusu değildir. Allah böyle insanlardan olmamızı yasaklamak babından bize şöyle der: ‘Duymadıkları halde duydum diyenler gibi olmayınız.’ (el-Enfal, 8/21) Bu zikirde ‘duyma’, idrak ettiğini anlamak demektir. İcabet eden de bu vahyi aktarandan -ki vahyi aktaran, arzusundan konuşmayan peygamberdir- dinler, duyduğunu öğrenince bilgisine göre davranır. Çünkü bilgi zorunlu olarak hüküm sahibi ve hükmünü uygulamada da zorlayıcıdır. Böyle olmayan bilgi, bilgi değildir. Bundan dolayı günah işlediğinde cezalandırılacağını bilen biri kesinlikle Allah’a âsî olmaz. Bu nedenle amelin ilâhî hükümde günah olduğunu bilmek şarttır ve bu da mü’minin payıdır. Bu bağlamda iki insandan söz edebiliriz: Birincisi tövbe etmeksizin ölen bir günahkâra cezanın uygulanacağını söylerken (mutezile) öteki kişi tövbe etmeksizin ölen günahkâra cezanın zorunlu olarak uygulanmayacağını söyler (Eş’ari) . Ona göre böyle birinin durumu Allah’a kalmıştır; dilerse bağışlar, dilerse cezalandırır! Burada üçüncü bir kişi yoktur. Bununla birlikte her ikisi de ölmediği sürece canlı bir şahsın cezalandırılacağından habersizdir. Çünkü tehdidin uygulanacağını söyleyen kişi, tövbe etmeden ölen hakkında bu görüşü ileri sürmüştür. Böyle biri, ölmediği sürece, tövbe edebileceği umulan kişidir ve dolayısıyla günah nedeniyle cezalandırmanın olup olmayacağı bilinmez. Çünkü tövbe ederek mi, etmeden mi öleceğini bilmez. Tehdidin uygulanacağını kabul etmeyen ise Allah’ın iradesinde neyin bulunduğunu bilemez. Dolayısıyla sadece cezalandırma hakkında bilgisi olmayan (mümin) asi olabilir. Bazı insanlara ise kader gerçekleşmezden önce gösterilir. Böyle biri neyin lehinde ve neyin aleyhinde olduğunu bilir. Bu hal ve makama sahip birisi Allah’ın geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığı biri olduğu gibi aynı zamanda Allah’ın kendisine söylemiş olduğu ‘Dilediğini yap! Seni bağışladım’ sözünü iman ederek ve müşahedeyle duyanlardandır. Bu ifade dince sabittir.

Ey iyi şeyi isteyen kimse!

 

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-II’den (s. 84) alıntılar: Bî-hodluk bulut gibi olan kuyûd-i beşeriyye-i zulmânîden kurtulmaktır.

“Ey iyi şeyi isteyen kimse! Bî-hodluk bulut gibi olan kuyûd-i beşeriyye-i zulmânîden kurtulmaktır. Sen bundan halâs olduğun vakit, rûhâniyyetin kamer kursu (ayın görülen yüzü) gibi pertev-nisâr (ışık saçan) olur. Fakat ey telvîn sahibi olan sâlik! (telvîn: boyanma) Mücâhede ile def’ ettiğin nefsânî vasıflar bulutu tekrar geldiği vakit, rûhâniyyet nûru zâil olup, ay gibi olan o rûhânniyetten bir hayâl kalır. İşte o rûhâniyyetin nûru, beşeriyyet bulutunun perdesinden zaîf olup şerîf bedr iken bir hilâle döndü. Nasıl ki önüne bir bulut ve kesîf toz gelen ay hayâl gibi görünürse, bu kesîf cismimizin bulutu da, bizi hakîkatimiz olan rûhâniyetimiz ve onun hakîkati olan Hak hakkında hayâl-endîş (hayâlci) kıldı. Ve hattâ bu kesâfet yüzünden ba’zılarımız, öyle rûhâniyyet ve ulûhiyyet gibi şeyler var olmadığını bile iddiaya kıyâm edip fâsid hayâllere düştüler. Bizim mâh-ı rûhumuzun (ruh ayımızın) hakîkatı olan Hak Teâlâ hazretleri beşeriyyet ve nefsâniyyet bulutlarının vasıflarının bize düşman olduğunu Kur’ân ile ve Resûl lisânı ile haber verdi. Nitekim kendi nefislerine mübtelâ olup Hak’tan bi’l-,külliyye (büsbütün) perdeli olan küffâr (kâfirler) hakkında Kur’an-ı Kerîm’de “Ey iman edenler! Düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dostlar edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar Hak’tan size geleni (Kurân‘ı) inkâr ettiler. (Mümtehine, 60/1) Bu ihbâr da O’nun lutfudur. Bulut gibi beşerî vasıflardan ve toz gibi olan tabiî hükümlerden ay gibi olan rûhun ferâgati vardır. Çünkü onun medârı bu kesîf tabiat âlemi değil, belki latîf ruhlar âlemidir. Bu nefsânî sıfatlar bizim rûhumuzun düşmanıdır. Çünkü ay gibi olan Hak ve hakîkati gözümüzden gizler.

“Yeni Dünya Eskisini Kaça Kaç Mağlup Eder?”

 

İsmet Özel’in alıntıladığım bu başlık altındaki yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar teşkil edecek bu yazıyı.

“Yeni Dünya sözü işitildi mi akla hemen kuzeyi ve güneyiyle Amerika kıtası gelir. Oysa cografya kitaplarında Büyük Keşifler nâmıyla anılan hâdiseler sonrası medenî Avrupa’nın yeni öğrendiği bütün yerler hesâba katıldığında 15 ülkeden oluşan Okyanusya da yani büyük Avustralya adası ve Yeni Zelanda da yeni dünyanın içindedir. (…) Bir Britanya dominyonunun bağımsızlık kazanması dünyayı yeni bir düzenle tanıştırdı. Yeni düzende Yönetici zümrenin fiilen aristokratik bir yüzü ve dolayısıyla aristokratların odalarında dinledikleri müzik, “oda müziği” yoktu. (…) Fransa’da ihtilâl öncesi döneme “ancien regime” denilirken, dünyada ABD ve Kanada dışında kalan kısmı “eski dünya” tâbiriyle anmak tabiî karşılandı.

İçin içinde iş var. Bize ilk bakışta mesele imiş gibi görünen şey gerçekte kapitalizmin geçirdiği safhalardan ibarettir. Önce müstemlekeciliğin dünya hâkimiyeti hususunda bâriz bir hamlenin sebebi olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Lenin’in, emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak tarif etmesi hatâlıdır. Sermayenin ücretli emeği kullanarak bir maddî güç şekline evrilmesi işin aslıdır. (…) Bu furya Avrupalı toplumların refahıyla sonuçlanmadı. (…) Kendisi bir Britanya kolonisi olan ABD’nin müstemlekesi yoktu. (…) Müstemlekeciliğe karşı çıkma fikrine yaslanarak serbest ticaret yaftası altında müteessir bıraktığı bütün dünyayı haraca kesti. ABD kısa zamanda sermâyenin terâkümü ve temerküzü bakımından Avrupa’yı geride bıraktı.

Modern kültürün bizi nereye sürüklediğine vâkıf olmak istiyorsak gözümüzü sermaye sahiplerinin mecbûriyetlerine çevirmemiz lâzım. (…)

CÂMÎ VE TASAVVUF

 

Prof. Dr. HAMİD ALGAR’ın NAKŞİBENDÎLİK isimli Kitabının (insan yayınları genişletilmiş 3. Baskı (dijital) , 2012) birkaç yerinden alıntılar…

“Hulefâ-i Râşidîn dörtlü yapısının açık bir taklidi olarak Hemedânî dört halef tayin etmiştir. Bunlardan ikisi önem arzeder; Yeseviyye’ye ismini veren Ahmed Yesevî (v.562/1167) ve Nakşibendiyye silsilesindeki ikinci halka olan Hâce Abdulhâlık Gucduvânî. Nakşibendiyye silsilesi yoğun bir şekilde halkı Farsça konuşan ve İslâm kültürünü tamâmen benimsemiş bölgelerde büyürken; Yesevî halkasının ya sathî ya da hiçbir şekilde İslâmîleşmemiş Orta Asya’daki Türk halklarına yönelerek Nakşibendiyye’den kendisini ayırdığı söylenmektedir.

Alenî tartışmalarında Câmî, İbn Arabî’nin “Firavun’un bir mü’min olarak öldüğü” görüşünü savundu. Ayrıca, Kübrevî şeyhi Alâüddevle Simnânî (v.1336)’nin İbn Arabî’nin bazı öğretilerine yönelik eleştirilerini yanlış anlamalar olduğu gerekçesiyle reddetti (Bâharzî, s. 90,96,103).

Câmî’nin Nakşibendîliğe bağlılığı, iki kuşaktan Bahâeddîn Nakşibend silsilesine bağlanmış olan Sâdeddîn Kaşgarî (v.1456)’ye intisâb etmesiyle ortaya çıktı. Semerkand’ta ilim tahsil etmek üzere Herat’taki tutkulu bağlılıktan ayrılmış olmak Câmî’ye çok ağır geliyordu ve bir gece, bu ayrılığın acılarıyla baş başayken, rüyasında, Allah’tan başka herkesin dostluğundan vazgeçmenin mümkün olduğunu ve bundan dolayı yalnızca O’na teveccüh etmesini söyleyen Kâşgarî’yi gördü. Bunun üzerine alelacele Herat’a dönerek kayıtsız şartsız bir şekilde kendisini Kâşgarî’nin yoluna adadı. Bu, Kâşgarî’nin de uzun zamandır arzu ettiği bir şeydi. Kaşgarî, Herat’taki Cuma Mescidi’nde her namazdan önce ve sonra müridlerine ders verirmiş ve ne zaman Câmî yanlarından geçerse şöyle dermiş: “O çok kâbiliyetli bir gençtir; beni kendisine hayran bıraktı, fakat onu nasıl yakalayacağımı bilemiyorum.” Câmî’nin dönüşünden sonra ise memnûniyetini şöyle dile getirdiği anlatılır: “Sonunda doğan tuzağa düştü, Allah bu gençle tekrar buluşmayı nasib etti.” Bu iki şahsiyet arasındaki muhabbet, Câmî’nin, bir süre sonra Kaşgarî’nin torunlarından birisiyle evlenmesiyle daha da pekişmiştir.