Aralık 2025 Posts

İmkân, Mümkün ve tercih

 

“Tasavvufun bir yandan ilim öte ferdî ve içtimaî hayatta etkin bir kurum olarak teşekkülü, bazı sorun ve tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bunların başında ise tasavvufun anlam ve içeriğinin tesbiti gelmiştir. Sorunun tezahürü, tasavvufî hayatın mahiyetiyle ilgiliydi ve onun bilimlerle ilişkisi; bilim sınıflamasındaki yeri meselenin özünü oluşturmuştu. İlk dönem tasavvuf yazarları konu üzerinde durmuş, tasavvuf ve sûfî terimlerinin dille ilgili analizinden hareketle çeşitli görüşler ileri sürmüştür. (dipnot 28: Tasavvufun genel ve bağlayıcı bir tanımını yapmak güçtür. Bununla birlikte çeşitli eserlerde tasavvuf ve sûfî terimleri hakkında tanımlar yapılmıştır. Misal olarak bazı sûfîlerin tanımlarını anabiliriz. “Tasavvuf, hakîkatlere sarılmak ve yaratıkların elindekilerden yüz çevirmektir.” (Ma’rûf Kerhî) Rüveym b. Ahmed Bağdâdî’nin tanımı: “Tasavvuf üç haslet üzerine kuruludur: Fakr ve iftikâra sarılmak, cömertlik ve îsârı huy edinmek, ihtiyâr ve itirazı terk etmek.” (Bkz. Kuşeyrî,Risâle, s.126-127. Rüveym’in bu tanımı tasavvufun esasını oluşturan üç haslet olarak kavramlaştırılmıştır. Bkz. Kâşânî, Letâifü’l- a’lâm fî-işârât-i ehli’l-ilham, s.502. Başka tarifler için bkz. Hucvîrî,, Keşfu’l- mahcûb, s. 228 vd. Kelâbâzî, Ta’arruf, thk. Abdülhalim Mahmud, Bağdat,1960, s,45, a. mlf., İslam tasavvufu : Lüma’, Çev. H. Kamil Yılmaz,1996, S.24.

Metafizik’in Konusu

 

İbn Sînâ Metafizik’in konusunu genişçe ele alır ve öncelikle şunu sorar: Tanrı’nın varlığı bu ilmin konusu olabilir mi? (dipnot: İbn Sînâ, İlâhiyât, s. 5-6.) O’na göre Tanrı’nın varlığı bu ilmin konusu olamaz. Çünkü bir şeyin bir ilmin konusu olabilmesi için kabul edilmiş olması şarttır. Ardından ilimde kabul edilmiş o şeyin halleri araştırılır. Şöyle der: “Hakk’ın varlığının bu ilmin konusu olması mümkün değildir. Çünkü her ilmin konusu, o ilimde varlığı kabul edilmiş bir şey olmalıdır ki, o konunun halleri araştırılır. İlah Teâlâ’nın varlığı ise bu ilimde müsellem (kabûl edilmiş) bir şey değildir; aksine o, bu ilimde talep edilen bir şeydir. (dipnot: İbn Sînâ, İlâhiyât, s.5-6.) O halde İbn Sînâ’ya göre, Tanrı’nın varlığı Metafizik’in konusu kabul edilemez. Bir şeyin bir ilmin konusu diye isimlendirilebilmesi için o şeyin ilim mensupları tarafından kabûl edilmiş olması şarttır. Tanrı’nın varlığı, herkes tarafından kabûl edilmiş bir şey olmadığına göre Metafizik’in konusu Tanrı’nın varlığı değildir.

İbn Sînâ ardından Metafizik’in konusunu tespit eder: Metafizik’in konusu, mutlak varlık, başka bir deyişle varlık olması bakımından varlık ve onun ayrılmaz özellikleridir. Şöyle ki doğa ve matematik ilimlerinden her birisi, mevcutların özel bir halini araştırır. Aynı şekilde diğer özel ilimler de mevcutların birtakım hallerini araştırır. Bu ilimlerden hiçbirisi, mutlak anlamda varlığın hallerini ve onun eklentilerini araştırmaz. İbn Sînâ’ya göre mutlak anlamda varlık ve onun hallerini araştıran bir ilim vardır ve o ilim Metafizik’dir. (Dipnot: İbn Sînâ, en-Necat, II:47. İbn Sînâ’nın görüşleri ve değerlendirmeleri için bkz: İlhan Kutluer, ibn Sinâ Ontolojisi’nde Zorunlu Varlık, s. 69 vd. )

Konevî bir ifadesinde Metafizik’in konusunun varlık, başka bir ifadesinde ise Hak veya Hakk ‘ın varlığı olduğunu belirtir. (dipnot: Konevî, Tasavvuf metafiziği, s.7 (Miftâhü’l – gayb, 2a ). Konevî şöyle demiştir: “Buna örnek olarak, bir görüşe göre Metafizik’te varlığın, veya Geometri’de de ölçmenin bu ilimlerin mevzuu olmalarını verebiliriz. Buna göre Metafizik’in konusu Tanrı’nın zat-ı ahadiyyeti, O’nun ezelî sıfatlarıdır. (Kayserî, Risale fi ilmi’t-tasavvuf, s.11O.)

Metafizik’te isim ve sıfatların ilahî zâta ulaştırıcı olmaları itibariyle araştırılması, daha önce aktardığımız görüşünün gereğidir. Kayserî sûfilerin sözünü ettikleri Metafizik ile kelam ve felsefe arasındaki en önemli farkın sûfilerin gayretinin salt bir araştırma ve tesbit değil, bunun yanı sıra bilgi ile Tanrı’ya yaklaşmak olduğuna dikkat çekmişti. başka bir anlatımla Kayserî’ye göre sûfî, bu gibi teorik konuları esasta bir araç olarak görür. Bununla beraber Kayserî’nin tanımı, kısmen Kelam’ın konusunu çağrıştırır. Nitekim Cürcânî, kelam ilminin konusunun Tanrı’nın zâtı, O’nun sıfat ve isimleri olduğunu belirtir. (dipnot: Cürcânî, Şerh-i mevâkıf, I:36. ) Burada, ‘sıfat ve isimler’, konu tanımında belirttiğimiz üzere, zatından dolayı o ilme ârız olan haller kapsamında değerlendirilir. Kayserî’nin de, kelam ve felsefe bilginlerinin de bu konuyla ilgilendiklerini, başka bir ifadeyle bu konuyu konu seçtiklerini belirtir ; ancak ona göre sûfîlerin ilgilendikleri başka konular ve öncelikle yöntem ve niyetleri kendilerini diğer ilim ehlinden ayırır. ( Kayserî, Risâle fî ilmi’t- tasavvuf, s.110.)

Tanrı’nın Metafizik’in konusu olmasının hangi anlamda olduğunu tesbit gerekir: Bu konu, daha çok Metafizik’in meseleleri bahsinde ele alınsa da Konevî şöyle der: “İlmin konusu, ya Hak’tır veya Hakk’ın dışındaki şeylerdir. Konusu Hak olan ilim, ya başkasına ilişmekten münezzeh ve müstağnî olma açısından HAK’la ilgilenir ya da HAKK’ın başkasına ilişmesi ve başkasının da O’nunla irtibatı açısından veya her iki durumu birleştiren bir ilişkinin makullüğü açısından veya üç nisbetten de münezzeh olan başka bir nisbet açısından veya ıtlak ve her tür sınırlılıktan mutlaklığı açısından Hakk’a yönelir. (Dipnot: Konevî, Fatiha Tefsîri, s.100 (İ’câzü’l-beyân, s.166).

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-IV / tercüme ve şerh: Ahmed Avni Konuk Hazırlayanlar: Prof.Dr. Mustafa Tahralı- Dr. Selçuk Eraydın 6. Baskı, İstanbul 2O17 İFAV

 

Bu eserden yapacağım birkaç alıntılama bu yazıyı oluşturacak.

Tedbîrini terk eyle takdîr hudânındır / Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır.

Her kim bizim vechimizde fenâ bulursa,”helâk olmak” onun cezası olmaz.

Bir kİtâbullah-ı a’zamdır serâser kâinât / hangi harfi yoklasan ma’nâsı hep Allah çıkar.

Zuhuru perde olmuştur zuhûra / Gözü olan delil ister mi nûra

Öyle sanırdım ayrıyım, dost gayrıdır ben gayriyim / Bende görüp işiteni, bildim ki ol cânân imiş

“Elbette benim mazlum kalbimin âhı bir gün çıkacaktır”

 

Dr. Tarihçi-Yazar Arif Emre Gündüz’ün, başlığını alıntı olarak teşkil eden Derin Tarih’te (Sayı 165 /Aralık 2025) çıkan yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Sultan II. Abdülhamid hakkında 27 Nisan 1909 günü sabah saatlerinde Osmanlı Meclis-i Mebusanı tarafından verilen hal’ (tahttan indirme) kararı aynı gün Sultan’a Yıldız Sarayı’nda tebliğ edilir. Son Halife Abdülmecid efendi sonradan bu ânın resmini yapmış olup tablonun orijinali Dolmabahçe Sarayı’nda sergilenmektedir:

Sonradan, tebliğ heyetinde bulunan Meclis-i Mebusan’dan ve Ayan Meclisi’nden seçilen dört üye ve o sırada Sultan’ın güvenliğini sağlamak için görevlendirilen Miralay Galip Bey aynı sahneyi tekrar canlandırdılar ve bu anın fotoğrafı çekildi. Abdülmecid efendi, tabloyu işte bu fotoğraftan yola çıkarak 1912-17 yılları arasında yapmıştır. Tebliğ , Yıldız Sarayı’nın Küçük Mabeyn Köşkü’ndeki alt kat büyük salonda yapılmıştır ve tabloda heyet; bir kapının önünde görülmektedir. Kapının bir tarafında şömine ve üstünde ayna; diğer tarafında ise bir vitrin vardır. Günümüzde bu salonun ortasında büyük bir masa ve sandalyeleri bulunmaktadır ve tabloda bu sandalyelerden birkaçı görülebilmektedir. Ayrıca üstü aynalı şöminenin önünde iki kanatlı bir paravan dikkat çeker. Günümüzde bu paravan hariç diğer tüm malzemeler aynı şekilde ve aynı yerde bulunmaktadır. Abdülmecid Efendi’nin tablosundan yola çıkarak, Abdülhamid Han’a salonun neresinde hal’ tebligatı yapıldığı anlaşılabilmektedir.

Tabloda bir husus dikkat çekmektedir: Abdülhamid Han eli cebinde olarak tasvir edilmiştir. Abdülhamid Han’ın kızı Ayşe Osmanoğlu, hatıratında bu noktaya dikkat çeker ve BABASININ HİÇBİR HEYETİ ELİ CEBİNDE KARŞILAMADIĞINI, NE KADAR SIKINTILI BİR DURUM OLURSA OLSUN nezâketinden VE İLKELERİNDEN TAVİZ VERMEDİĞİNİ BELİRTİR. Abdülmecid Efendinin TABLOSUNDAN YOLA ÇIKARAK, ABDÜLHAMİD Han’a Salonun neresinde HAL’ TEBLİGATI YAPILDIĞI ANLAŞILABİLMEKTEDİR. Şadiye sultanın anlattığına göre Abdülhamid Han’a SALONUN NERESİNDE HAL’ tebligâtı YAPILDIĞI ANLAŞILABİLMEKTEDİR. II. meşrutiyet İLAN EDİDİKTEN SONRA, İLK İŞ OLARAK ABDÜLHAMİD HAN’I VE Yıldız Sarayı’nı KORUYAN MUHAFIZLARIN İŞLERİNE SON VERİLMİŞTİ. DARBE İLE TAHTINDAN İNDİRİLEN ABDÜLHAMİD HAN AİLESİYLE Çırağan sarayı’nda İKAMETİNİ İSTEDİĞİNDE, MECLİS KARARI MENFİ OLUR. OYSA sultan V. Murad TAHTTAN İNDİRİLDİĞİNDE Çırağan sarayı’na NAKLEDİLMİŞ VE BURADA YAKLAŞIK 28 YIL İKAMET ETMİŞTİ.

“Uzaklarda ama çok yakın…”

 

Derin Tarih Dergisinin (Sayı 165 /Aralık 2025) ilk sayfasında Taha Kılınç’ın “Uzaklarda ama çok yakın…” başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Yıllar önce ilk defa Sudan’ı ziyaret ettiğimde, insanının Türkiye’ye ve bizlere karşı içten muhabbetine oldukça şaşırmıştım. Hartum’da, Umm Durman’da ve Darfur’da izzet- u ikramlarla karşılanmıştık. Her adım atığımız yerde, hiçbir resmî misyonumuz olmamasına rağmen, ayaklarımızın altına neredeyse kırmızı halılar seriliyordu. Hatta dönemin Devlet Başkan Yardımcısı, Hartum’daki devasa konağında beni ve arkadaşlarımı bizzat ağırlamış, önümüze kurduğu sofrada kuş sütünü dahi eksik bırakmamıştı. Şahsımıza gösterilen ilginin tek sebebi, Türkiye’den geliyor oluşumuzdu.

O ziyaret üzerimde öylesine derin ve kalıcı izler bıraktı ki, Sudan’ın özellikle son iki yüz yıllık tarihini dikkatli bir şekilde okumaya başladım. Çünkü muhatab olduğumuz bu samimî muamelenin bir sebebi ve arka planı olmalıydı. Nitekim yanılmamıştım: 1800’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisi ve nüfuzu Sudan’a kadar uzanmış; hattâ ülke tarihinin o dönemi “et-Turkiyye” olarak kayıtlara geçmişti. Kızıldeniz, Nil havzası ve Sahra bölgesinde Osmanlı idaresiyle güç kazanan Sudan, sırf bunun hatırına bugün bile Türkiye’den gidenleri bağrına basmayı sürdürüyordu.


Derin Tarih’
in bu sayısında, çok sayıda uzman ismin mihmandarlığında, Sudan’a odaklandık. Bugün farklı ülkelerin birbirine karşı verdiği acımasız ve insafsız bir mücâdelenin sahnesine dönüştürülen Sudan, “savaş” veya “İnsânî kriz” parantezine alınarak gündemin geri sıralarına itilebilecek bir ülke değil. Özellikle dosyamızın yakın tarihin dönüm noktalarına ışık tutan yazılarında; okurlarımız derin bir çerçevenin çizildiğini de görecektir.

Bu güzel ve nazenin ülkenin yeniden huzura kavuşması duamız eşliğinde, yeni sayımızda hayırla görüşmek üzere…