Aralık 2025 Posts

Teshîr ne demektir?

 

Teshîr iki kısım üzerinedir. Biri müsahhır için murâd olandır ki, müsahhar şahsı teshîrinde kahirdir. Her ne kadar insâniyyette onun misli ise de, seyyidin abdini teshîri gibidir. Ve her ne kadar onun için emsâl iseler de, sultan reâyâsını teshîri gibidir. İmdi onları derece ile teshîr eyledi. Ve diğer kısmı, hâl ile teshîrdir. Reâyânın meliki teshîrleri gibidir ki, onlardan zulmü men’ etmekte ve onların himâyelerinde ve onlara adâvet eden kimsenin kıtâlinde ve onların mallarını ve nefislerini onların üzerine, onun hıfzında, onların emriyle kaimdir. Ve bunun cümlesi reâyâ tarafından hâl ile teshîrdir ki, meliklerini bunlarda teshîr ederler. V

Muhammedî Kelimede İçkin “Ferdî Hikmet” Beyânında olan Fass’dan alıntılar

 

“Ferdî Hikmet’in Muhammedî Kelime’ye tahsîsindeki sebep budur ki: Muhammedî Hakîkat, bi’l-cümle taayyünâtın evvelidir; ve kâffe-i mevcûdâtın a’yân-ı sâbitelerini (şeylerin varlığa gelmeden önce “ilâhî ilim”de sâbit olan sûretlerini) ve hakâyıkını (hakikatlarını) müştemildir(içine alandır). Onun fevkınde hiç bir isim, sıfat ve na’t ile vasıflanmış ve mevsûm ( isimlenmiş) ve men’ût olmayan “sırf zât” vardır ki, cemî’i taayyünâttan (belirmelerden) münezzehdir. Zîrâ ahadî zât, zâtlığı hasebiyle tecellîden müstağnîdir. Bundan dolayı onun mutlak varlığı zâtlığı hasebiyle aslâ tecellî etmez. O’nun tecellîsi ancak onda bi’l-kuvve (potansiyel olarak) nevvar olan sıfatlar ve isimler îcâbıdır. Bi’l-farz ahadiyyet zâtında içkin ve potansiyel olarak mevcûd sıfatlar ve isimler bulunmasa, zât zâtlığı üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâkı’ olmaz idi. Fakat onda potansiyel olarak sıfatlar ve isimler ve bunlar isti’dâdları lisânıyla zuhûr taleb ettiklerinden, sırf zât, lâ-taayyün mertebesinden ilim mertebesine inerek, nâ-mütenâhiyyenin suretleri o sıfatlar ve isimler, Hak ilminde müteayyin ve herbirisinin hakîkati yekdîğerinden mütemeyyiz (seçkin) oldu. Bu mertebeye, vâhidiyyet mertebesi ve sıfatlar , isimler ve “muhammedî hakîkat” mertebesi derler. Ahadiyyet mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük ile taayyünden ibarettir. Bu babdaki tafsîlat Fass-ı Şîsî’de geçti. Şu halde S.a.v. Efendimiz’in hakîkati cemî’-i taayyünâtın mebde’i olmak i’tibariyle varlıkda vâhid ve ferddir. Ve kezâ bi’l-cümle taayyünâtı kuşatan olmak i’tibariyle de külliyetle sıfatlanmıştır. Nitekim Ferîdüddîn Attâr (k.s.) Bî-ser-nâme’lerinde bu makâma işâreten buyururlar. Beyt: Tercüme: “Ey iş adamı, Hak sırrını sana açıkça söyleyeyim ki, bu taayyün âleminde Ahad, Ahmed’dir, taayyün mîm’ini kaldır, Ahmed Ahad olur. İşte “Allâhü’s-Samed’in ma’nâsını anla!” Ve kezâ Gülşen-i Râz sâhibi (k.s.) buyurur. Beyt: Tercüme: “Ahad, Ahmed’in taayyün mîm’inde zâhir oldu. Bu devirde evvel âhirin aynı geldi. Ahmed’den Ahad’e kadar fark bir mîmden, yani taayyünden ibârettir. Bütün mevcudât-ı cihân o mîm-i taayyün içinde müstağraktır (gark omuştur). Ve keza Mirzâ Bî-Dil (k.s.) buyurur. Rubâî: Tercüme: “O ahadî zâtın kudret âyinesi ve o sıfatlar ve isimler îcâd ve ızhârının cevheri Gayb mertebesinde Ahaddır; ve şehadet mertebesinde ise, Ahmed’dir. İşte her iki cihan seyrinin rumûzu budur.”

Velhâsıl ahadî zâtın kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellîsinden ibâret “feyz-i akdes” ile ibtidâ müteayyin olan ancak “muhammedî hakîkat”dir. Ve mertebede ona müsâvî bir taayyün yoktur. O hakîkat, Hakk’ın mutlak varlığının öyle bir tümel ve ferdî mertebesidir ki, taayünâtın tümünü içeren ve kuşatandır. Ve işte “muhammedî rûh” budur. Onun için (S.a.v.) Efendimiz: evvele mâ halakallâhü rûhî yâhut nûrıy buyurmuşlardır. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) Mantıku’t-Tayrda buyururlar. Beyt: Tercüme: “Ceyb-i gaybden ibtida zâhir olan şübhesiz onun nûr-ı cânı idi. Ba’dehû o nur-o mutlak bayrak çekti; arş ve kürsî ve levh ve kalem peydâ oldu. Onun nûr-ı pâkinden çekilen bayrağın birisi âlemdir; diğeri dahi Âdem ve onun zürriyetidir.”

(Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-IV Tercüme ve Şerh: Ahmed Avni Konuk Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı- Dr. Selçuk Eraydın, İFAV, 6. Basım, Nisan 2017-İstanbul)

“Mûsevî Kelime”de İçkin “Ulvî Hikmet Beyânındaki Fas’tan alıntılar

 

“Ulvî Hikmet”in “Mûsevî Kelime”ye izâfesine (katılmasına) sebep budur ki: Mûsâ (a.s.) rusül-i kirâmın bir- çokları üzerine vücûh-i adîde (birçok benzerler) ile rüchân sâhibidir (üstünlük sâhibidir) ve mertebesi onların mertebesinden yücedir. Birinci vecih A’râf, 7/144) kerîm âyetinde buyrulduğu üzere Mûsâ (a.s.) vâsıtasız Allah’dan ahz etmiştir (almıştır). İkinci vecih: Bir hadîs-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere Allah Teâlâ Tevrât-ı şerîfi ilâhî isimlerinden birini tevsît buyurmaksızın ( aracı kılmaksızın) kendi nefsiyle kitâbet etti (kâtiplik etti). Üçüncü vecih: Mûsâ (a.s.)ın isimler topluluğuna nispeti, (S.a.v.) Efendimiz’in cem’iyyetine yakındır. Zîrâ kendisinin zevkı ism-i Zâhir üzerine olduğundan, yüce meşrebinde tenzîh gâlib idi. İsm-i Bâtın hükümlerinden de haz istihsâl ederek Muhammedî zevk üzere tenzîh ile teşbîh arasını toplamak için kendisine anlam olarak “Hasta oldum, hatırımı sormadın; acıktım, doyurmadın” gibi celîl hitâblar vârid oldu. Ve Bâtın ismine taalluk eden ledün ilimleri zevkiyle de zevklenmiş olması için Hızır (a.s.)ın sohbetine teşvîk buyruldu. Nitekim bu şerîf Fas’ta açıklanacaktır. Dördüncü vecih: Ümmet çokluğu hasebiyle rusûl-i kesîre üzere fazl ve rüchânının sübûtudur. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, kendilerine ümem (ümmetler) arz olunduğu vakit, enbiyâdan bir nebînin ümmetini, Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden daha çok görmediklerini hadîs-i şerîflerinde beyân buyurmuşlardır. Beşinci vecih: Fir’avn Nâzıât,79/24’e ilişkin “Ben sizin en yüce Rabbinizim” diyerek ulviyyet davası etmişdi.

CHP Genel Başkanı Ö.Özel Batı’ya “Bizi Kurtar!” mı demek istedi?

 

Gece Görüşü’nde Hande Fırat başlıkta belirttiğim soruyu yani Özel’den Batı’ya “Bizi Kurtar! mı?” sorusu ekrandan, o konuşmaya başlarken kaldırıldı. Daha sonra da Özel’den Avrupa Konseyi Başkanı’na (Antonio Costa’yı kastederek) “5 dakika bile görüşemedik!” demesi ilginç oldu. Bu arada ekranda “ Sosyalist Costa, Özel’i yok mu saydı?” cümlesi yer aldı. Ardından “Özel de mi arkadan hançerlendi?”Sorular bitmiyor: “CHP’de Özel’e kumpas mı söz konusu? Bitmiyor sorular: “CHP’de Kim Hançerle dolaşıyor?” Bu arada Zafer Şahin İsmail Dükel’le tartışıyor. ÖZEL’İN BİRÜTÜS’Ü KİM? , ÖZEL DE Mİ ARKADAN HANÇERLENDİ? soruları ard arda ekranda. Ayrı bir konu: SÜREÇ BAŞLADI… MAAŞLAR NE OLACAK? HANDE FIRAT KONUKLARIYLA DEĞERLENDİRiYOR

Türkiye-Sudan ortak belleğinde bir emir eri: Sudanlı Musa

 

Osmanlı-Sudan ilişkilerinin kültürel ve toplumsal düzeylerdeki en dikkat çekici örneklerinden biri, “Sudanlı Musa” veya dönemin kayıtlarında geçen adıyla “Zenci Musa”dır. Onun hikâyesi, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika ile temasının ne kadar derin ve çok katmanlı olduğunu hem de imparatorluk aidiyetinin etnik, coğrafî ve sınıfsal sınırları aşan bir kimlik inşası ürettiğini göstermesi açısından ender rastlanan bir örnek teşkil eder. Sudan kökenli olup Osmanlı toplumunda yetişen Musa, 20. yüzyıl başlarında imparatorluğun en çetin askerî operasyonlarında görev almış; bir Osmanlı subayının emir eri olarak başladığı askerlik hayatında hem sadakati hem fedâkârlığı hem de çok gönlü kabiliyetleri ile dikkati çekmiştir.

Sudanlı Musa’nın Osmanlı savaş tarihindeki görünürlüğü, esasen Kuşçubaşı Eşref ile kurduğu yakın bağ üzerinden şekillenir. Trablusgarp Savaşı’nda Eşref’in emir eri olması, onu klasik bir piyade neferi olmaktan çıkarıp Teşkilat-ı Mahsûsa’nın en güvenilir saha elemanlarından birine dönüştürmüştür. Trablusgarp, Balkan Savaşları, Sina-Filistin hattı ve Yemen gibi farklı coğrafyalarda yürüttüğü faaliyetler Musa’nın yalnızca askerî cesaretini değil, aynı zamanda stratejik aklını ve görev bilincini de yansıtır. Özellikle Yemen cephesinde Osmanlı altınlarının kuşatma altındaki birliklere ulaştırılması sürecinde üstlendiği rol, onun “fedai” kimliğinin oluşmasında belirleyici olmuştur. Bu operasyon, sonradan hem hatıralara hem de modern tarih yorumlarına “sadakatin sınandığı an” olarak geçmiştir.