Aralık 2025 Posts

Merhum Mehmet Akif’in hayatına dair Prof.Dr. İsmail Kara’nın yazısından(DerinTarih,Sayı:165/ Aralık 2025) alıntılar

 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın bu yazısı başındaki şu anlamlı cümlesiyle başlıyor: “Akif’in hayatını bir şair, düşünce ve mücadele adamının, bir ahlâk abidesinin hayatı olarak yazmaya çalıştım.” Munise Şimşek’e söyledikleri de şöyle:

Türkiye’de üzerine en fazla çalışma yapılan isimlerden biri olmasına karşın Akif biyografilerinde tüm dişliler yerli yerine oturmuş, tüm halkalar tamamlanmış değil. Geçen ay yayımlanan Mehmet Akif Ersoy: Şair Bir Mütefekkirin Dünyası adlı çalışma millî şairimizin üzerinde gölgelerin dolaştığı yönlerine ve özellikle de entelektüel biyografisine katkıda bulunmaya matuf. Vefatının 89. Sene-i devriyesinde hem Mehmet Akif’i yâd etmek hem de kitap hakkında daha ayrıntılı bilgi almak amacıyla yazarı Prof. Dr. İsmail Kara ile sohbet ettik. Konuşan Munise Şimşek Fotoğraf Mehmet Özçay

Siz Akif hakkında birçok metin kaleme aldınız ama bunlar daha ziyade onun fikir dünyasına ve eserlerine dairdi, şimdi ise bir biyografi kaleme aldınız. Bu planladığınız ve yıllar içinde hazırlığını yaptığınız bir çalışma mıydı?

Tespitiniz esas itibariyle doğru. Benim Akif çalışmalarım ağırlıklı olarak onun düşünce dünyası etrafında teşekkül etmişti bugüne kadar. İstiklal Marşı üzerine düşünce tarihi zaviyesinden bir kitap neşrettim. Asım kitabının şerhi başta olmak üzere bir iki metin daha yazacağım kısmet olursa. Bir de Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi’nden itibaren metinlerine dair derlemeler yaptım. Yakın senelerde bir talebemle birlikte vefatından sonra ona dair yazılan metinleri derledik. Sessiz Yaşadım adıyla ve hacimli bir kitap olarak neşredildi. Ayrıca onun her türden görselleri üzerinde de bir miktar çalıştım, çalışıyorum. Ama bunlar arasında onun biyografisini yazmak yoktu. Kitapların da bir kaderi, bir hikâyesi var; bizimle beraber, bizden ayrı…

Peki hocam nedir o hikâye?

Akif’in yüksek tahsilini yaptığı Baytar ve Ziraat Mektebi’nin arazisi üzerinde kurulan bu okulun tarihî binasını da kullanan Zaim Üniversitesi kendi hafızasını oluşturmak için bir iki kitap hazırlatıp yayınlamağa niyetlendi. Normal olarak bunlardan biri de Akif’e dair olacaktı. Bu ders yılı başına kadar orada hoca olduğum için bu kitabı bana teklif ettiler. Zevkle kabul ettim -laf aramızda Mehmet Akif ve Nurettin Topçu ile ilgili teklif ve davetleri mücbir sebep yoksa geri çevirmeyiz- ve bu kitap ortaya çıktı.

Akif ülkemizde en çok çalışılan isimlerden biri. Gerçekten yeni bir biyografiye ihtiyaç var mıydı?

Haklı ve yerinde bir soru. Vefa göstermek ve hakkı teslim duygusuyla söyleyelim; Akif’in sağlığında basılan Süleyman Nazif’in eseri dışta tutulursa, vefatının hemen akabinde telif edilen ve yayımlanan Eşref Edib’in, Mithat Cemal’in, -çok geç basılan- Hasan Basri Çantay’ın hacimli eserlerinden itibaren Mehmet Emin Erişirgil’in, Fevziye Abdullah Tansel’in, yakın zamanlarda Ertuğrul Düzdağ’ın, Alim Kahraman’ın biyografi çalışmaları neşredildi. Ayrıca Cemal Kutay, Beşir Ayvazoğlu, Dücane Cündioğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu Akif’in hayatının bazı dönemlerine eğilen çalışmalar yaptı.

Fîhi Mâ Fîh 45. Fasıl’dan alıntılar

 

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin bu eserinin (Tercüme: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: merhûm Dr. Bu Bu Selçuk Eraydın, İZ Yayıncılık: 82, 8. Baskı; İstanbul, 2009) Kırkbeşinci Fasıl’ının birkaç yerinden alıntılar:

“Halkın nazarı bâtına vâki’ olmaz. Onlar zâhir-bîndirler ( dışına bakanlardır). Avâm zâhire uyunca, onun vâsıtası ve bereketi ile bâtına (içe) yol bulurlar. Nihâyet Fir’avn da, bir büyük ictihâd, ihsân bolluğu ve hayr yayma gösterdi. Ancak inâyet mazharı olmadığından, şüphesiz o tâat ve içtihâd ona ışık bağışlayan olmadı ve cümlesi örtülü kaldı. Bu âlem de Hak ızhârı mahallidir. Müsbit ve nâfî (isbat edici ve faydalı) olmaksızın bu mahalle bir revnak (süs) bulunmaz; ve her ikisi de Hak mazharıdırlar.

Yârân emîrin huzûruna gittiler. Onlara gazab edip dedi ki: “Bunların hepsinin burada ne işi vardır?” Cevap verdiler ki: “Bizim izdihâmımız ve kesretimiz, bir kimseye zulm etmek için değildir. Sabır ve tahammül husûsunda kendimize muâvenet ve yekdiğerimize tenâsur içindir. Nitekim ta’ziye husûsunda halk toplanır. Bu ictimâ’ ölümü def’ etmek için değildir. Garaz ancak musîbet sâhibini mütesellî kılmak ve hâtırından vahşeti def’ eylemektir. Zîrâ “Mü’minler nefs-i vâhide gibidir” buyrulmuştur.

Dervişler bir ten hükmündedir. Eğer a’zâdan bir uzuv, derde giriftâr olursa kalan uzuvlar müteellim (üzgün) olur. Göz görmekten, kulak işitmekten ve dil söylemekten kalır ve cümlesi o mariz uzuvda toplanırlar. Dostluğun şartı, kendisini dosta feda etmek ve dost için kendisini kavgaya atmaktır. Zîrâ cümle yüz bir şeydir ve bir bahra gark olmuştur. Îmân eseri ve İslâm şartı budur. Ten tarafına çeken bir dost, can tarafına çeken bir dosta benzer mi? Mü’min kendisini Hakk’a feda ettiği vakit belâdan ve el ve ayağının kesilmesi korkusundan hiç endişe eyler mi? “Sâhirler Fir’avn’a dediler ki, senin fiilinden bize zarar yoktur; biz Rabbimize döneriz” kerîm âyetinde işâret buyrulduğu üzere, mademki Hak tarafına gidiyor, el ve ayağa ne ihtiyaç vardır? El ve ayağı kendi cânibinden (tarafından) bu tarafa sefer edesin diye verdi. Mademki el ve ayağı yaratan tarafına gidiyorsun, eğer elden gidip, ayaktan düşerek sahare-i Fir’avn gibi elsiz ve ayaksız olursan ne gam vardır. Kıt’a: Tercüme: “Yâr-i sîmberin elinden zehir içmek mümkündür. Onun acı sözü şeker gibi yenip yutulabilir. O hakîkî mahbûbun nezdinde lezzet-âver olan tuzdan pek çok bulunur. Tuz bulunan bir yerde ise, ciğer yemek mümkindir.”

Fütûhât-ı Mekkiyye 18. (son) cild, s.196-215 arasından alıntılar

 

“Bütün bu durumlarda Allah’ı zikreden ve O’nun karşısında huzur sahibi olan kul, kendisinden yemek ve su isteyenin Hak olduğunu görür, O’nun kendisinden istediklerini yerine getirmek üzere koşuşturur. Çünkü insan kıyamette ihtiyacı nedeniyle kendisinden su veya yemek isteyen dilencinin hâlinde ve durumunda olup olamayacağını bilemez. Öyle bir durumdaysa Allah da onun ihtiyacını karşılar. ‘Onu benim katımda bulurdun’ ifadesi bu demektir. (…) Her şey Allah’a aittir ve Allah seni halife olarak görevlendirdiği maldan infak etmeni emrederek şöyle demiştir: ‘Sizi halife kıldığı mallardan infak ediniz.’ (el- Hadid 57/7) O maldan infak ettiğinde, Ecrin ve sevâbın artar. Güzel bir söz veya kendisinden memnun, tatlı bir çehreyle bile olsa, dilenciyi kovma! Sen Allah ile karşılaşacaksın. Hz. Hasan -veya Hüseyin- dilenci bir şey istediğinde, istediğini vermek üzere koşar ve şöyle derdi: ‘Hoş geldin, safâ geldin! Sen benim azığımı âhirete taşıyacak kişisin.’ Hz. Hüseyin dilenciyi yükünü taşıyan birisi olarak görmekteydi. Allah insana bir nimet verip de başkasına onun fazilet ve ihsânını yüklemediğinde, kıyamette onu kendisi taşır ki, onun hesabı kendisine sorulabilsin. Bu nedenle Hz. Hasan şöyle derdi: ‘ Dilenci azığı ahirete taşıyandır. ’ Bu sayede kendisinden taşıma yükü kaldırılmış olur.

Kullara haksızlık etmekten sakınınız. Kullara haksızlık ( zulüm ve karanlık ilişkisiyle) kıyamet gününde karanlıklar (zulümât) olarak ortaya çıkacaktır. Muhtâcın hal diliyle senin malında bir hakkının çıktığını bilmen gerekir. Allah bu bilgiyi sana onun hakkını ödemen için öğretti; aksi halde sorumlu olursun. Onun ihtiyacını karşılayacak güce sahip değilsen bile, Allah’ın o kişinin halini boş yere öğretmediğini bilmelisin. Bu durumda bilmen gereken şudur: Allah onun halini sana ihtiyacını karşılayıp sıkıntısını çözecek (imkân sahibi) birinin nezdinde güzel sözle yâd ederek ona yardımcı olmanı istemiştir. Bunu da yapmazsan, en azından kendisine dua etmelisin. Bütün gayretini harcayıp yapabileceğin tek iş o olduğunda dua edilir. Bunu yapmaktan gâfil olduğunda, o hak sahibine zulmedenlerden olursun. Yoksul o andaki ihtiyacı nedeniyle ölürse durum böyledir; ölmez ve başka biri ihtiyacını karşılarsa, hiç kuşkusuz, fark etmeden o kardeşin senden yükümlülüğü düşürmüş sayılır. Mümin müminin kardeşidir, onu kendi hâline bırakmaz. İhtiyacını karşılayan mümin böyle bir niyet taşımamış olsa bile, gerçekte durum böyle olduğu gibi Allah da onu böyle kabul eder. Hal diliyle dilenen birisine muhtaç olduğu şeyi verirsen, daha önce onun (hakkını vermeyerek) mahrum bırakan birinci kardeşinin adına vermeye niyetlen, o hayırla mümin kardeşini kendine tercih ederek onun adına yap! O mümin fakirin ihtiyacını (karşılamayarak) senin bu hayrı yapmana vesile olmuş, bu hayra ulaşmanı sağlamıştır. Halbuki dilencinin istediğini verseydi, fakir verilenle yetinir, sen de o iyiliği ve hayrı bulamazdın. Arifler verirken böyle bir niyetle verirler. Başka bir ifadeyle arifler halleriyle ve sözleriyle dilenen muhtaçlara böyle verirler. ‘ Dilenene gelirsek, onu kovma .’ (ed- Duha 93/10) Bu dilenmenin manevî veya maddî bir halle ilgili olması birdir. Bu itibarla bilgi ve onu öğretmek bu konuyla ilgilidir. Mesela şaşkın hidayet talep ederken, aç olan yedirilmeyi, çıplak onu havanın sıcak ve soğuğundan koruyacak veya avret yerini örtecek elbiseyi talep eder. Cezalandırabileceğini bilen cani de suçunu affetmeni ister. Şaşkına hidayet yolunu göstermeli, açı doyurmalı, susamışa su vermeli. Garip gurabayı gözetmeli. Buna mukâbil Allah ‘âlemlerden müstağnîdir. (Âl-i İmrân 3/97) Yine de insanların dualarına icâbet eder, ihtiyaçlarını karşılar, onlara ulaşan zararları defetmek üzere O’ndan yardım istenir.

Allah’ın haklarından en zorunlu olanını yerine getirmen gerekir. Zorunlu hak, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Bu şirk bazen yeryüzüne yerleştirilen sebeplere itimat etmek, onlara kalben yönelmek, onlardan mutmain olmak şeklindeki gizli şirk olabilir. Mutmainlik kalbin sebeplere ve sebepler nezdinde bulunanlara yönelmesi ve dinginlik bulması demektir. Öyle bir davranış müminde bulunabilecek en değersiz dinî işlerden biridir. Bu durum -Allah daha iyisini bilir de –Onların çoğu Allah’a ancak şirk koşarak iman ederler (Yusuf 12/106) ayetinin işarî yorumudur. Kasdedilen, Allah’a gizli ortak koşmadır. O şirkle beraber Allah’ın varlığına iman edilirken fiillerinde -yoksa ulûhiyetinde değil-Allah’ın birliğine imanda bozukluk vardır. Ulûhiyetinde birliğine iman etmemek ise açık şirk demektir ki, böyle bir şirk Allah’ın varlığına değil, ilahlığındaki birliğine iman etmekle çelişir. Sahih bir hadiste Hz. Peygamber’in şöyle söylediği aktarılır: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misiniz? O’na ibadet etmeleri, hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamalarıdır.” Hadiste ‘şey’ kelimesi belirsiz getirilmiş, açık veya gizli şirk ona dahil kılınmıştır. Sonra şöyle demiştir: “Onların Allah’a karşı hakları nedir, bilir misiniz? Kendilerine azap etmemesidir.” Burada aklını “onlara azap etmemesi ifadesindeki (doğrudan söylenişe) vermelisin! Onlar Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmadıklarında, Allah’a taalluk eden bir düşünceleri kalmaz. Çünkü onlar Allah’tan başkasına yönelmemişlerdir. Buna mukabil Müslüman olmakla çelişen bir şirk koştuklarında veya âdet haline gelmiş sebeplere bakmak anlamındaki gizli şirki koştuklarında, Allah o sebeplere dayanmalarına karşılık kendilerine azap eder. Onlar yok olmağa yüz tutmuş şeylerdir. Var olduklarında ise yok olacakları vehmi ve kendilerinden eksilenler nedeniyle acı çekerler. Allah’a herhangi bir sebebi ortak koşmadıklarıında veya varlık ve yokluklarına değer vermediklerinde, durum farklıdır. Onların itimat ettikleri Allah, hesap etmedikleri yönden varlıkları getirebilecek güçtedir. Nitekim şöyle der: “Kim Allah’tan sakınırsa Allah onun adına bir çıkış yaratır, farkında olmadığı yönden onu rızıklandırır.’’ Şair bu konuda şu dizeleri söylemiştir: Kim Allah’tan sakınırsa O yaratır / Güçlükleri için kolaylık / Hesapsız rızık verir bir de / İşi daralırsa önünü de açar

Takvaya ulaşmanın alâmeti, hesap edilmeyen yönden rızkın insana gelmesidir. Hesap ettiği ve beklediği yönden rızkın kendisine geldiği insan takva makamına ulaşmadığı kadar Allah’a da itimat etmiş sayılmaz. Çünkü yorumların birisinde takvanın anlamı, kendilerine itimat edilmesi nedeniyle kalbe tesir etmelerine karşılık “Allah’ı siper edinmek” demektir. İnsan kendini pek iyi gören olduğu gibi kime daha çok itimat ettiğini, nefsinin kime/neye güven duyduğunu bilir ve mesela şöyle demez: “Allah bana yoksulları gözetmek üzere çalışmayı emretmiş, onların nafakasını karşılamayı farz kılmıştır. Ben de -âdet üzere- Allah’ın yoksulları rızıklandırmada vesile kıldığı sebeplere yönelmeliyim.” Böyle bir söz ve davranış, söylediğimizle çelişmez. Biz kalbinle sebeplere bağlanmak, onlar nezdinde sükûn bulmak hususunda senin dikkatini çekiyoruz; yoksa sebepleri kullanma demiyoruz!

Bu bölümü yazdığımda uyudum. Ardından daha önce bilmediğim iki dizeyi okurken kendimi buldum:

Sadece Allah‘a itimat et / Her şey Allah’ın elinde / Sebepler O’nun perdesi / Sadece Allah ile beraber ol

Kendine bakmalısın! Kalbinin sebeplere bağlandığını görürsen, imanını eleştir ve belirttiğimiz adam olmadığını fark et. Kalbinin sadece Allah’a karşı sükûn bulduğunu, belirli bir sebebin varlık ve yokluğunun senin gözünde eşit olduğunu görürsen -fakat bu hali müşahede etmen sebebin bulunmadığı vakitte ortaya çıkmış olması lâzım-, Allah’a iman etmiş ve hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamış (sözünü ettiğimiz) ‘o adam’ olduğunu bilmelisin! Böyle bir durumda ‘az’ kişilerden birisisin ve rızkın hesap etmediğin yönden gelir. Bu da Allah’ın takva sahiplerinden olduğun hakkında sana bir müjdesidir. Âyetin sırlarından birisi de şudur: Allah seni senin hazinende, hükmün ve tasarrufun altında bulunan âdet haline gelmiş bir sebepten rızıklandırırken de sen takva sahibi olabilirsin. Yani sen Allah’ı siper edinmiş iken O da seni koruyan ve muhafaza edendir. Bu esnada takva sahibi olman, hesap etmediğin yönden O’nun seni rızıklandırmasından bilinir. Çünkü kendi zannına göre Allah’ın seni rızıklandırdığını bilmiyordun. Sana göre (rızık için) elinde olan ve nezdinde bulunan bir şey olmalıdır. Bu durumda Allah, elinde olan ve nezdinde bulunan bir şey olmalıdır.

Fütûhât-ı Mekkiyye c.18, 560. Bölüm’den alıntılar

 

Allah tavsiye etmiş peygamberleri de / Onlara uymak amellerin en iyisi

Tavsiye olmasaydı âlem kör (veya ‘Amâ’da) kalırdı / Mülk tavsiyeyle döner durur /

Ona göre amel et, tavsiyede söylenen yolu ihmal etme / Tavsiye Allah’ın ezeldeki hükmü

O’nun tavsiyesi üzere bir kavmi zikrettim / Benim için tavsiyede yeni bir durum yok

Söylediklerinden veya sülûkteki hükümlerinden başka bir şey olmadı Sülûk hakkındaki hükümleri en doğru yoldur / Ahmed’in getirdiği hidayet dinin bütünü ve kendisi / Mustafa’nın dini en nurlu din / Göz kapanmadı, aksine tam gücünü verdi ona / Bakıştaki sapmayı doğrulttu / Sırrın ile ondan al, onun merkezlerinden / Ay’a yükselerek, oradan Zuhal’e geçerek / Sâbit yıldızlara yerleş; onların sahalarına inme / Koç burcundan yüce derecelere ulaş / Oradan ayakların konulduğu Kürsü’ye, oradan Kuşatıcı Arş’a oradan şekillere ve benzerlere / Nezih nefse ve tabiata / Arazlar ve illetlerle sınırlanmış akla / Amâ’ya ve üzerindeki nefse / Oradan ezelle nitelenmiş menzile / Dağ üzerine yerleşmiş dağa bak! / Onu görmüş, sürekli ve daimî olarak / Aşağıdaki ulvîlik olmasaydı süflî kısımda talep etmezdik / Yüzlerimizi aşağı çevirerek secde halinde / Bu nedenle Allah bize secdeyi farz kıldı / Hakkı ulvîlikte ve Süflîlikte görürüz / Bizim tavsiyemiz budur, iyi düşünürsen! / O bir çözüm, hem de en güzel çözüm / Her şeyi suretinde görürsün onunla / Kendi hakîkatinde neyse öyle / En yüce manzarayı görürsün / Senden başka tecelligahı yoktur, sürekli öyle / Seni onun pınarına davet ederse / İcabet etme, korku üzere kal ! / Bizde çocuğu olduğu için ben bir dişiyim / Allah’a hamdolsun! Âlemde erkek diye bir şey yok / Örfün erkek diye belirledikleri / Onlar da dişi; onlar nefsim, emelim

Tavsiyelerden ilki şudur: Allah herkese yapılması gerekli genel tavsiye hakkında şöyle der: “Allah Nuh’a tavsiye ettiklerini ve sana vahyedilenleri sizin için dinden şeriat kıldık; ayrıca İbrahim’e ve Musa’ya tavsiye ettiklerini. (Bu tavsiye şudur): ‘ Dini doğru uygulayın, tefrikaya düşmeyin. (eş-Şûra 42/13) Ayette dinin doğru uygulanmasını emrederken burada kastedilen her devir ve milletlerdeki ‘vaktin şeriatıdır’. O şeriatta bir araya gelmek ve onun hakkında tefrikaya düşmemek lâzımdır. Allah’ın eli cemaatle beraberdir ve kurt ancak sürüden ayrılan koyunu yer. Bundaki hikmet Allah’ın güzel isimleri (esma-i hüsna) bakımından ‘ilah’ olarak bilinebileceğidir; güzel isimlerinden mücerret iken ‘ilah’ olarak bilinemez. Bu itibarla zatında tevhid’in yani birliğin, isimlerinde de çokluğun bulunması gerekir. Allah zatı ve isimleriyle birlikte İlahtır ve bu anlamıyla O’nun eli -ki kudret demektir- cemaatle beraberdir.

Bir hakîm ölüm vaktinde toplu bir şekilde yanında bulunan evlatlarına tavsiyede bulunurken şöyle demiştir: ‘Bana iki sopa getirin!’ Sopaları getirdiklerinde ‘bunları kırın’ demiş. Topluyken onları kıramamışlar. Ardından iki sopayı ayırmış ve bu kez. ‘tek tek kırın’ dediğinde, çocuklar sopaları kırabilmiş! Baba onlara şöyle demiş: ‘İşte! Benden sonra durumunuz bu sopalara benzer! Bir iken aslâ yenilmezsiniz, parçalanırsanız düşmanlarınız size gâlip gelir, sizi yok ederler.’ Dini hakkıyla uygulayanların durumu da öyledir. Dini uygularken cemaat halinde ve görüş birliğinde kalıp parçalanmazlarsa, düşman onları yenemez; bu esnada vesveselere karşı iman kendisine yardım ederken melek de ilhamıyla yardım eder.

Tavsiye

Herhangi bir yerde Allah’a karşı bir günah işlediğinde o yeri terk etmezden önce bir ibadet yapman gerekir! Böyle yapınca o mekân aleyhine şahitlik edeceği kadar lehinde de şahitlik eder. İbadeti yaptıktan sonra oradan ayrılabilirsin. (…) Kestiğin tırnakların, kılların, tıraş ettiğin saçın, sakalın, bıyığın, yıkanırken üzerinden ayrılan kirlerin vs. bunlardan herhangi birisi bedeninden ayrılırken taharetle ve Allah’ı zikretme halinde bulunmalısın. Onlar seni nasıl terk ettiklerini sana soracaklardır. Bu durumlarda yapabileceğin en kolay ibadet emri hakkında Allah’ın tövbeni kabul etmesi için dua etmendir. Bu durumda O’nun emrine bağlanırken zorunlu bir işi yerine getirmiş de olursun. O emir ‘Rabbiniz size bana dua edin, size icabet edeyim’ (Gafir, 40/60) âyetinde ifade edilir. Demek ki Allah sana kendisine dua etmeni emretmiştir. Âyetin devamı da şöyle: “ Bana ibadete karşı büyüklenenleri cehenneme sokacağım.” (Gafir 40/60)

Kasdedilen dîni ikame etmek ve onda tefrikaya düşmemektir.

 

Muhyiddin İbn Arabî’nin ünlü eseri FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE’nin 18. (son) cildinin s.174-175’den yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Din peygamberler nezdinde bir / Yaratıklar arasında onun makamı pek çetin /

Adamlar onun kendilerinden ayrılışını iyice düşününce / Onlar için bir şâhit ortaya çıktığında / Koşarak gelirler kendisine belki bir gün / Kendi yönelmelerine karşılık onlara döner diye

Şöyle demiştir: ‘Kastedilen dini ikame etmek ve onda tefrikaya düşmemektir. Allah boşanmadan daha nâhoş bir helâl yaratmamıştır. O da gücü elinde tutanın yetkisi dâhilindedir. Böyle bir ara bilgi varken insan niçin sevimsiz bir işe yönelir ki? Böylece nikâh akdedilmiş, düğün yapılmış, karanlık bir yerde bir araya gelinmiş, nefisler kendi bedenleriyle çift olmuştur. Onlarla birleşen kendilerinden başkası değildir. Sonra, kirlenme ve eksilmeden sonra, ‘ artık kaçmak için çok geç’. Buna rağmen çağrılır ve icâbet eder. ‘Bu garip bir iştir.’ Bundan daha garibi ise ‘yürütülmüş dağlar’dır. Böylece bir Serap haline gelmişlerdir. ‘Gök açılmış, yörünge ve büruc sâhibi olmuştur.’ Ruhlar onlara inmiş ve yükselmiştir. Oysa onlarda bir gedik ve yarıklık bulunmamıştır. Hâl böyle iken çıkış nereye, girme nereye olmuştur? İniş nereye, yükselme (mîraç) nereye olmuştur? Burası itibar, yani zâhiriyle bâtını düşünmenin yeridir. ‘Ey derin akıl sâhipleri! İbret alınız.’ Vallahi! Biz bir işte karıştık. Hoş bir eşle çift olduk; yükseltilmiş bir çatı, yere açılmış bir döşek, ayrılmış direkler, bir araya gelmiş direkler, karanlık ile ışık, beyt-i mamur, tutuşmuş derya, yere batmış sular, kaynayan kazanlar! Tandır tutuştu. İşler açığa çıktı; ışık saçan yıldızlar, yanan taşlar, ateş topu olmuş kayan yıldızlar, kuyruklu ışıklar, her parıldadığında kayıp giden ışıklar (birbirleriyle çift olmuştur). Keşke bilseydim! Bütün bunları aydınlatan nedir? Onların tutuşmalarını sağlayan nedir? Onların kardeşleri sabittir; sürekli doğma ve batma hâlindedirler. Gece kararmış ve bu karmayla yıldızlar ortaya çıkmış. Sabah aydınlığı ortaya çıkmış, böylece bineği kendisinde görünür olmuştur. Hunnes kendi yörüngelerinde yüzmüş, kendilerinde bulunanları saklamak ve korumak üzere münnes ortaya çıkmıştır. Gece gündüz, tepeler ve kuyular, ayın aydınlığı ve dolunay belirmiştir. Ey fikir sahipleri! Sizin kurtuluşunuz için yemin ediyorum ki, bu yeminde hiçbir yalan ve yanlış yoktur; bütün bu haberleri getiren kişi, doğru sözlüdür ve ona inanılmalıdır. Hattâ nefsine karşı zâlim olan, ölçülü giden ve öne geçen kişi bunu bilir. O insanlardan biridir; Ruhu’l-kısa ile desteklenmiştir. O’na ’tebliğ et’ denilmiş, o da tebliğ etmiştir. ‘Hatırlat’ denilmiş, hakkıyla hatırlatmıştır. ‘Hakk’ı bâtıl üzerine sal’ denilmiş, o da salmıştır. Böylece bâtıl ortadan kalkmış, bâtıl olan silinmiştir. Kabirde âhiret yaratılışı olacak, bu sınırlanmayla birlikte bedenlenme nasıl olacaktır ki? Gerçekte hakîkatın başkalaşmasından söz edilse, böyle bir görüş var oluşu bilmemektir. Gözde gerçekleşecekse, o da gözün hatalarından ve yanılgılarından biridir. İş bu şekilde belirsizleşip müphem olduğunda, tevekkül etmekten başka yapabileceğin ne var ki? Kendisini görür gibi iken, yüzünü Allah’a çevir ki, urve-i vuska’ya, yani sağlam ipe sarılanlardan olabilesin. O ip senden daha hayırlı ve ve bakidir. ‘Allah daha hayırlı ve bakidir. (Ta Ha 20/73) âyetiyle muhatap olan kimselerden ol. Böyle olunca bedbaht olmayacak Saidlerden (mutlulardan) olacaksın. Kendisini görür gibi iken, yüzünü Allah’a çevir ki, urve-i vüska’ya, yani sağlam ipe sarılanlardan olabilesin. O ip senden daha hayırlı ve bâkîdir. “Allah daha hayırlı ve bâkîdir” (TaHa 20/73) âyetiyle muhatap kimselerden ol. Böyle olunca bedbaht olmaz, saidlerden (mutlulardan) olursun. Bu dereceden daha aşağı insen de âhirette ‘daha hayırlı ve baki’ olarak yerleşir ve inersin. Çünkü ahiretteki kimseler – kendileri de saidler olsa bile- mesela, yatağında ölen müminler ile şehidler bir ve eşit değillerdir. Her ilmîn adamları (rical), her makamın hali, her evin bir ehli, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

Bölüm, kitabın 35. sifrinin sona ermesiyle, yazarın eliyle tamamlanmıştır. Salât ve selam O’nun peygamberi’ne olsun. (Fütûhât-ı Mekkiyye 18. (son cilt), Literatür Yayıncılık, Çeviri: Prof. Dr. Ekrem Demirli)