Şubat 2026 Posts

Müslümanların İlk Fethi Ramazan Ayında Gerçekleşti

 

Bir Fetih Modeli : Mekke’nin Fethi

Hz. Peygamber (sas), Kureyş’in Müslüman olması durumunda, İslâm’ın, Başta Hicaz olmak üzere, Arabistan’da çok daha hızlı yayılacağının farkındaydı. Bu yüzden de Medine’ye hicretle birlikte, tebliğ stratejisini Kureyş’in İslâm’ı kabul etmesi üzerine kurmuştu. Kendi isteğiyle Müslüman olmayı kabul etmeyen Kureyş, tüm gücüyle mücadele etmesine rağmen, Mekke’nin fethiyle birlikte İslâm sancağı altına girdi. İslâm tarihinin ilk fethi olan ve sonraki fetihlerde de örnek alınan bu kutlu hâdisenin Hicretin 8. yılında, Ramazan’ın 20’sinde gerçekleştiği bilinmektedir.

Hz. Peygamber (sas), Medine’ye hicretle birlikte bütün tebliğ stratejisini Kureyş’in İslâm’ı kabul etmesi üzerine kurmuştu. Her ne kadar Araplar, Hz. Peygamber ve çağrısına Kureyş’in iç meselesi olarak bakıyor olsalar da ortak dînî merkez Kâbe idi ve o da Kureyş’in yönetimindeydi. Başka bir deyişle, Araplar sadece ticârî veya siyasî anlamda değil, dinî açıdan da Kureyş’in tahakkümü altındaydı. Hâliyle Hz. Peygamber, Kureyş’in Müslüman olması durumunda başta Hicaz olmak üzere bölge Araplarının İslâmlaşmasının çok daha kolay olacağını biliyordu. O yüzden de planlamasını bunun üzerine yapmış ; MÜCADELESİNİ “Kureyş’i Mekke’ye hapsetme” stratejisi üzerine inşa etmişti. Kureyş’i Mekke’ye hapsetmenin tek yolu da şehirden dışarı çıkamaz vaziyete getirmekti ki Hudeybiye’ye gelindiğinde bu gerçekleşmişti. Bu süreçte Hz. Peygamber’in başlangıçtaki hedefinden HİÇ TAVİZ VERMEDİĞİ, PLANA SADIK KALDIĞI, Uhud veya Bi’ru Maûne’deki türden kırılmalar yaşansa da ana hedefinden vazgeçmediği görülmektedir. Mekke’nin kapılarını açan anlaşma: Hudeybiye Hz. Peygamber’in izlediği stratejiyi Kureyş’in anladığını söylemek güçtür. Mamafih BİLEREK VEYA BİLMEYEREK Kureyş’in, Mekke’de hapsolmasının önüne geçme adına yaptığı son hamle olan Ahzab girişiminin DE SONUÇSUZ KALMASI ARTIK ŞEHRİ DÜŞME NOKTASINA GETİRMİŞTİR. Nitekim bir yıl sonra Hz. Peygamber’in HAC YAPMA NİYETİYLE Mekke önüne gelmesi, ONLARIN İÇİNDE BULUNDUĞU ÇARESİZLİĞİN BİR GÖSTERGESİDİR. Kureyş, anlaşmayı büyük bir isteksizlikle KABUL ETMİŞ, ZEDELENEN ONURLARINI TELAFİ EDEBİLMEK amacıyla mümkün olduğunca fazla taviz koparmaya yönelmiştir. Burada gözden kaçırmamamız gereken nokta; Kureyş’in sabahtan akşama ANLAŞMAYA KARAR VERMEDİĞİ GERÇEĞİDİR. Normal şartlarda Kureyş’i ve sahip oldukları tarihî kibri DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE BIRAKIN MÜSLÜMANLARLA anlaşma yapmayı, BUNU müzakere etmeleri bile mümkün değildi. Hudeybiye anlaşması ÖNCESİNDEKİ TAVIRLARINDA DA BU DURUMU gözlemlemek mümkündür. Son âna kadar ANLAŞMAYI DÜŞÜNMEMİŞ, KADİM kibirlerinden TAVİZ VERMEMİŞLERDİR.

Resulullah’ın, Kâbe’yi ziyaret için çıktığında böyle bir durumla karşılaşacağını beklediğini söylemek zorlama bir yorum olmayacaktır. Kureyş’in Hudeybiye’deki tavrına karşı Resulullah, ASLINDA ONLARIN ANLADIKLARI DİLDEN BİR KARŞILIK VERMİŞ VE ONLARI ANLAŞMAYA ZORLAMAK İÇİN Kur’anda ALLAH’ın “BEYAT EDENLERDEN RAZI OLDUĞUNU” (Fetih, 18) BELİRTTİĞİ Rıdvân Beyati ile CİDDİYETİNİ GÖSTERMİŞTİR. RESÛLULLAH’IN BURADAKİ GERÇEK NİYETİ Mekke’ye saldırmak değildi. Zira Müslümanlar hafif silahlı olup BİR SAVAŞA HAZIR değillerdi. aynı şekilde, böyle bir savaşa girmek KUREYŞ’in DE TERCİH EDEBİLECEĞİ BİR SONUÇ DEĞİLDİ. Muhtemel bir savaş, KELİMENİN TAM MÂNÂSIYLA KATLİAM OLACAĞI GİBİ SADECE KENDİ ELLERİYLE HARAMLARINI ÇİĞNEMİŞ OLMAYACAK, kendi dokunulmazlıklarını da ÇİĞNEMİŞ OLACAKLARDI. Araplar nezdinde, “Allah’ın evinin hâmileri” olan Kureyş’in Allah’ın evine gelenleri öldürmesi İZAH EDİLEBİLİR DEĞİLDİ. dolayısıyla Resulullah’ın burada tek gâyesi Kureyş’i zorlayarak anlaşma masasına oturtmaktı. Sonunda öyle de olmuş, Resulullah’ın aldığı bu beyât, Kureyş üzerinde baskı oluşturmuş ve onları anlaşmaya mecbur bırakmıştır.

Görüşmeler neticesinde varılan ATEŞKES ANLAŞMASINDA, MEKKE’NİN FETHİNE VESİLE OLAN MADDE, “iki tarafın anlaşmalıları da BU ANLAŞMAYA DAHİL OLUR” şeklindeki maddeydi. BUNA GÖRE Huzâa kabilesi ve Resululah’ın Benû Bekr kabilesi, Kureyş’in himâyesine girerek anlaşmaya dahil olmuşlardı.

Resûlullah’ın Hudeybiye’de yaptığı, Kureyş’in Kâbe üzerindeki İdarî tasarruf hakkını tartışmaya açmaktı. Bunda başarılı olmuş; Kureyş kendi inisiyatifinde gördüğü “Allah’ın komşusu” hakkını kaybetmiştir. Hudeybiye barışı müddetince insanların İslâm’a gösterdikleri teveccühü BİRAZ DA BUNDA aramak gerekir. Bu ateşkes ile Kureyş resmen Medine’de MÜSLÜMANLARIN VARLIĞINI KABUL ETMİŞ oluyordu ki bu bile başlı başına bir kazançdı. KUR’AN bu anlaşmayı “apaçık bir fetih” (Fetih, 1) olarak tanımlamaktadır. Nitekim Mekke’nin fethine kapı aralayan bu anlaşmanın gerçek bir fetih olduğu zamanla anlaşılacaktır.

(DERİN TARİH Dergisi, Sayı 167 / Şubat 2026 / MEKKE’nin Fethi (Prof. Dr. Şaban ÖZ)






“İbn Arabî Geleneği Ve Dâvûd el- Kayserî”

 

Turan KOÇ’un hazırlamış olduğu ve insan yayınları’ndan çıkan (bendeki: birinci baskı, 2011; insan yayınları: 564) bu kitap, Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nce ve o dönemde Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı olan dostum Şükrü Karatepe’nin himayelerinde gerçekleştirilmiş olan “Uluslararası Dâvûd el-Kayserî Sempozyumu”nda sunulan bildiri metinlerinden oluşmaktadır. (…) Bu arada, sempozyuma davet edilen William Chittick fiilen katılamadı, ancak, bir incelik göstererek sempozyumun konusu ile ilgili bir makalesini gönderdi. Netice olarak, o toplantıda sunulan metinler, yabancı dillerdeki asıllarıyla birlikte, 1998 yılında “Uluslararası Dâvûd el- Kayserî Sempozyumu” adı altında Ankara’da basıldı.

Ancak, Uluslararası Dâvûd el- Kayserî Sempozyumu kitabı büyük ilgi görmesine rağmen, dağıtımı türkiye çapında gereği gibi gerçekleştirilemedi. Doğrusu, kitapta, OKUNUNCA DA GÖRÜLECEĞİ ÜZERE, BİRBİRİNDEN GÜZEL METİNLER YER ALMAKTADIR. Bu metinleri ehline ulaştıramadığımız kaygısı beni sürekli rahatsız etti. İşte bu kaygı ve düşünceden hareketle kitabı yeniden ve yerinde yayınlamaya karar verdim. Kitâbı ikinci kez basıma hazırlarken, UHDEMDE BULUNAN ‘editörlük’ sorumluluğunun sınırlarını geçmemeğe çalışarak ve tüm katılımcıların hoşgörüsüne sığınarak, kitapta şekille ilgili bazı değişiklikler yaptım. Her şeyden önce, KİTABIN ADINI, sunulan tebliğlerde işlenen konuların içerim ve uzantılarını göz önünde bulundurarak, “İbn Arabî Geleneği ve Dâvûd el- Kayserî ” şeklinde değiştirdim. (…)

Turan KOÇ 3 Nisan / 2021

İnsanlık

 

Şeyhimizin önem verdiği meselelerin en mühimi ve en önde geleni insanlıktır. Çünkü “insanın ruhânî ve manevî hüviyeti , ilâhî hüviyetidir” diyor. Ben şeyhin bu konuda ileri sürdüğü görüşleri okudukça zihnim ister istemez Ogüst Kont’a gidiyor. Niçin? Biliyoruz ki Kont pozitivist felsefenin kurucusudur. bu sebeple metafiziği bilmek istemezdi. Fakat acaba ne oldu ki bu büyük filozof hayatının son günlerinde hidayet mi diyeyim, garip fikir değişikliği ve geri dönüş mü nedir bilmiyorum, birdenbire “insanlığa “ ibâdet etme fikrini telkin etmeğe başladı. Ve bu ibadet için âyinler bile talim etti. Fakat onun başka metodlarla ulaştığı neticeye bakarsak bu, Muhammedî irfânın vârisi İbn Arabî’nin sahih keşf ile ulaştığı hakîkate nisbetle ne kadar sönük duruyor! Kont için bundan daha ağır bir tâbir de kullanabiliriz. Zîrâ pozitivizm felsefesi insanı yalnız şimdiki hayâtı içinde gözönüne alıyor. Oysa bu araştırma tarzı insanın geçmişine ve geleceğine bakmaya engeldir. Bu yönledir ki müelliflerden Leon Denis bu araştırma metodu için, “akim ve hatâlı yol, sanki basiret gözleri kör olanlar için yapılmış. Öyle olduğu halde bu metodu pek yanlış olarak şimdiki düşüncenin en güzel bir zaferi şeklinde ilan ettiler” diyor. hazır sırası gelmşken Şeyhin yüksek bir görüşünü aşağıya ekleyeyim:

Bazı Kimseler Niçin Eşyaya İbadet etmiş yahut Bazı Kimseler Niçin Tanrılık İddiasında Bulunmuş?

Şeyh-i Ekber insanın aslî fıtrat ve neş’etini tetkik ettikten sonra şöyle diyorlar: “İnsan Rubûbiyet (rablık) ve ubûdiyet (kulluk) sıfatlarına birlikte sahip olduğundan bazı insanlar kendilerinde buldukları rubûbiyet kudretini kendilerine isnat ederek yanılmışlar ve firavun gibi ‘ben sizin en büyük rabbınızım’ (Naziat, 79/ 24) iddiasına düşmüşler. Bazıları da yine bu kudret sebebiyle NEFİSLERİNİ BIRAKMAK VE ONUN GERÇEK SAHİBİNİ BİLMEKLE BERABER ya (Hallac-ı Mansur gibi ‘Ene’l-Hak’ (Ben Hakk’ım) veya Bayezid Bistamî gibi ‘Sübhanî ma a’ zame şanî (Kendimi tesbih ederim, şanım ne yücedir) demişler. Ancak Firavun’un ‘ben’ demesiyle Bistamî’nin ‘ben’ demesi arasında büyük bir fark vardır. (…) İbn Arabî, herkesin Allah’ı kendi aklınca bir türlü tasavvur ettiğinden dolayı nasıl birbirlerini inkâr ve tekfir ettiklerini gayet ârifâne bir tarzda tetkik ettiği halde, onun şu yüce fikirlerini niçin takdir edemediklerine şaşılır. (İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi 2 / 4. İlaveli baskı / dergâh yayınları.

“İbn Arabî’yi niçin severim?”

 

Bir milletin hüviyeti; yani değişmez olan aslı, HER TÜRLÜ DIŞ MÜESSİRLERİN TESİRİNDEN AZADE müstakil bir mahiyet değildir; gelenekler, âdetler; inançlar vs. gibi birtakım kuvvetli müessirlerin bir şekle bürünmüş hulâsasıdır. Bu hakîkat bütün akıl sahiplerinin kabul ettikleri kati bir düsturdur.

Prof. Dr. İsmail Kara’nın TÜRKİYE’DE İSLÂMCILIK DÜŞÜNCESİ 2 METİNLER / KİŞİLER kitabının MİLLÎ HÜVİYET başlıklı bölümünden yapacağım alıntılamalar ile, özellikle “İbn Arabîyi Niçin Severim” başlıklı bölümünden alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Bir milletin hüviyeti, yani değişmez olan aslı, her türlü dış müessirlerin tesirinden azade müstakil bir mahiyet değildir; gelenekler, âdetler, inançlar vs. gibi birtakım kuvvetli müessirlerin bir şekle bürünmüş hulâsasıdır. Bu hakîkat bütün akıl sahiplerinin kabul ettikleri kat’i bir düsturdur.

İbn Arabî Fusûs’unda ilâhî hikmeti Âdemî kelime’ye tahsis ediyor. Niçin? Zîra mahlûkat içinde en son yaratılmış olan Âdem’dir. Jeoloji (arz ilmi) haber veriyor ki dünyada başlangıçta hayat yoktu. Hayat belirtileri görülmeğe başladığı zaman, önce basit bazı bitkiler, bitkilerin türleri yetiştikten sonra hayvanların en basiti ortaya çıkmış, yani kolsuz, ayaksız, gözsüz, midesiz bazı şeyler. Bir tabiî tarih müzesine girince mahlûkat silsilesinde basitten mürekkebe, nakıstan mükemmele doğru olan seyir ve terakkî pek bâriz bir şekilde görülür. Bu pek uzun tekâmül devirleri içinde nihayet zamanı gelince ve muhit, gerekli ve uygun şartları elde edince insan ortaya çıkmış. Yani iradeli hareket eden, hisseden, olayların sebeplerini düşünerek tabiatın kanunlarını keşf edebilen mahlûk, varlık alanına çıktı. Fakat o âna kadar cansızlar, bitkiler ve hayvanlar hepsi tabiatın zebûnu ve mağlubu oldukları halde onlardan pek bâriz bir derecede seçkin olan bu yeni mahlûk (insan) derhâl tabiata tasarrufa başlamış. Toprağı işlemeye, hayvanları zaptetmeye ve emri altına almaya; suları, rüzgârları, ateşi, ve daha nice tabiat güçlerini kendi emri altında istihdam etmeye, muhtelif şeyleri bir araya getirerek yeni yeni cisimler oluşturmaya muvaffak olmuştur. Bu başarının hudûdunun olmadığına, bugün binlerce km mesafeden, arada hissî ve maddî diyebileceğimiz vasıta olmaksızın fiikir alışverişi ve konuşma yapmanın gerçekleşmesi yeterli delildir. İnsan bütün bu başarılarını, sâhip olduğu düşünme kâbiliyetine borçludur. Kısaca insanın tabiata tasarruf ve tahakkümünü temin eden düşünme gücü, Allah’da toplu ve gizli olarak var olan sıfatların insan fıtratında toplu olarak ve açık bir şekilde ortaya çıktığını da gösteriyor. Şeyh-i Ekber hazretleri İnsanı, Allah ile varlıklar arasında kevn-i câmî (toplayıcı olma), berzah-ı câmî (toplayıcı berzah) saymıştır.

Her milletin medenî eserleri de MİLLî HÜVİYETİne has olan kâmil istidâdının bariz suretleri ve şekilleridir. Türleri, mahiyetleri ne olursa olsun muhtelif milletler tarafından vücûda getirilen eserlerin hepsi onların şahsiyetlerine has olan bir damgayı taşır. (…)

Milletlerin şahsiyetleri ANİ OLARAK HASIL OLMUŞ değildir. Bu şahsiyet GEÇMİŞ DEVİRLERİN tezgahlarından çıkan, ÖNCEKİLERDEN sonrakilere intikal eden genel bir mirastır. O şahsiyet daima o devirlere has olan halleri ve tavırları birlikte getirir. Bu da bir milletin ÖNCEKİLERİN HUSUSİYETLERİNE MİRASÇI OLMASIYLA SONUÇLANIR. Öncekilerin özelliklerine mirasçı olmanın en kuvvetli bir etken olduğundan kinaye olmak üzere “diriler ölülerin tercümanıdır” denilmiştir. Benim fikrime kalırsa “DİRİLER ÖLÜLERİN BİRER SEYYAR MEZARIDIR” demek daha uygun olur.

Milletler üzerinde SERT VE KATI HÜKMÜNÜ icra etmekten uzak kalmayan bu kuvvetli ve birbirine bağlı MÜESSİRLERİN

Abdurrahman Câmî Ve Tasavvuf

 

Hamid Algar’ın NAKŞİBENDÎLİK isimli Kitabının (Genişletilmiş 3. baskı, irfan ve tasavvuf, insan yayınları) CÂMÎ VE TASAVVUF Başlıklı Bölümünden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Câmî’nin sûfî, âlim, şâir, idârecilerin dostu gibi şahsiyetinin birtakım özellikleri arasında ilk akla gelebilecek olan, muhakkak ki birincisidir. Bunu, Câmî’nin kendi tutumunun yanı sıra en yakın şakirtlerinden birisi olan Abdülğafûr Lârî’nin görüşleri de desteklemektedir: Câmî’nin ilmî ve edebî faaliyetleri, Lârî’nin sözlerine göre, Nakşibendîliğin gerekleri doğrultusunda manevî yetkinliğinin gizliliğini temin eden unsurlar konumundaydı. (dipnot: Lârî, s. 3, 9; Bâharzî, s.125) Câmî’nin Herat ya da başka yerlerde idarecilerle yakınlığına gelince, bunlar genellikle, tıpkı Nakşibendîliğin önemli isimlerinden olan arkadaşı Hâce Ubeydullah Ahrâr (v. 1490)’ın yaptığı gibi, dertlerine çare arayan veya af dileyen kimseler adına kurulan ilişkilerdi. Fakat aynı zamanda Câmî’nin kudretli kimselerin verdiği değerli hediyeleri geri çevirmediğini de kaydetmek gerekir.

Câmînin -o dönemde hem Maveraünnehr hem de Horasan’da hızla yükselen bir tarîkat olan- Nakşibendîliğe intisâbı, onun tasavvufî ta’lîm ve terbiye anlayışı açısından önemli bir konuma sahipdi. Tarîkatla tanışması, daha çocukluk yaşlarında başladı. Şöyle ki; tarîkata adını veren Hâce Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (v. 1389)’in en önemli halîfelerinden Hâce Muhammed Pârsâ (v.1419) hacca giderken Herat’dan geçer (v. 1419); burada Câmî’nin babası bu mübârek insandan feyizlenmesi için omuzlarının üstüne kaldırdı. Sonraki yıllarda bu olayı hatırlarken, Câmî, sarsılmaz bir şekilde Nakşibendîliğe bağlanmasına yol açan şeyin bu karşılaşma olduğunu dile getirmiştir. (dipnot: Kâşifî, I, s. 242; Câmî, Nefehat, s.397-398). Câmî’nin Nakşibendîliğe bağlılığı, iki kuşaktan Bahâeddîn Nakşibend silsilesine bağlanmış olan Sâdeddîn Kaşgarî (v.1456)’ye intisâb etmesiyle ortaya çıktı. Semerkand’da ilim tahsil etmek üzere Herat’taki tutkulu bağlılıktan ayrılmış olmak Câmî’ye çok ağır geliyordu ve bir gece, bu ayrılığın acılarıyla baş başayken, rüyasında, Allah’tan başka herkesin dostluğundan vazgeçmenin mümkün olduğunu ve bundan dolayı yalnızca O’na teveccüh etmesini söyleyen Kâşgarî’yi gördü. bunun üzerine alelacele herat’a dönerek kayıtsız şartsız bir şekilde kendisini Kaşgârî’nin yoluna adadı. Bu Kaşgarînin de uzun zamandır arzu ettiği bir şeydi. Kaşgarî, Herat’taki Cuma Mescidi’nde her namazdan önce ve sonra müritlerine ders verirmiş ve ne zaman câmi yanlarından geçerse şöyle dermiş: “O çok yetenekli bir gençtir; beni kendisine hayran bıraktı, fakat onu nasıl yakalayacağımı bilemiyorum.” Câmî’nin dönüşünden sonra ise memnûniyetini şöyle dile getirdiği anlatılır: “Sonunda doğan tuzağa düştü; Allah bu gençle tekrar buluşmayı nasib etti.” Bu iki şahsiyet arasındaki muhabbet, Câmî’nin, bir süre sonra Kâşgarî’nin torunlarından birisiyle evlenmesiyle daha da pekişmiştir.

Fakat bu dönüşten hemen sonra Câmî, toplumsal ilişkilerini bütünüyle bir tarafa bırakıp geçici olarak inzivaya çekilmiştir. Şöyle ki, halvetten ilk çıktığında muâşeret âdâbını unutmuştu. Bu inzivanın amacı, toplumdan tamâmen uzaklaşmak değil, yalnızca belirli bir süre için nefsi dünyadan arındırmaktı. (…)