Şubat 2026 Posts

Halil İnalcık’ın Kaleminden Edirne’nin Fethi

 

Osmanlı tarihi literatürünün tartışmalı başlıklarından biri, Edirne’nin ne zaman ve hangi şartlar altında fethedildiği meselesidir. Bu tartışmanın temelinde, başta Osmanlı kaynakları olmak üzere Bizans, Sırp ve İtalyan tarihçiler tarafından kaleme alınmış dönem metinlerinin birbiriyle örtüşmeyen ve çoğu zaman çelişen anlatımları yer almaktadır. Eldeki kaynakların Edirne’nin fethine ilişkin farklı tarihler ileri sürdüğü ve bu belirsizliğin günümüze kadar taşındığı bir çerçevede Halil İnalcık, tarihçinin bu tür bir karmaşadan karşılaştırma ve eleştirel değerlendirme yöntemleriyle nasıl sıyrılabileceğini ve tarihsel hakikate nasıl yaklaşabileceğini ustalıkla ortaya koymuştur. kendisini rahmetle yâd ediyoruz.

Edirne’nin ne zaman ve nasıl fethedildiği meselesi, son defa Bulgar tarihçisi A. Burmov ve İ.H. Uzunçarşılı tarafından tartışma konusu yapılmıştır. Burmov’a göre Edirne, Çirmen muharebesinden (26 Eylül 1371) hemen sonra, yani 1371 yılının Eylül sonlarında veya Ekim başlarında fethedilmiş olmalıdır.

O, birbirinden tamamyla bağımsız üç kaynağın, Sırp kroniklerinin, Chalkokondyles’in ve Luccari’nin kayıtlarına dayanarak bu tarihi tespite çalışır ve ilk olarak Sırp kroniklerindeki şu kısa kaydı nakleder: “Sultan Osman Kral Vukaşin’i ve Despot Ugjeşa’yı Makedonya’da Meriç boyunda öldürdü ve Edirne’yi aldı.”

Chalkokondyles de aynı şekilde, Osmanlıların Çirmen Savaşı’ndan sonra Edirne’yi aldığını belirtmektedir. Nihayet, bugün kayıp bir Bulgar kroniğini kullanmış görünen Luccari de Edirne zaptını, Çirmen Savaşı’na bağlamaktadır. Ancak son iki kaynak , Edirne’yİ alan Osmanlı kumandanı olarak Süleyman Paşa’yı anmaktadırlar. Burmov’a göre bu kaynaklar, yalnız bu isimde yanılmışlardır.

Burmov, o zamanki genel durumu gözden geçirerek olayların yürüyüşünün de 1371 tarihini teyid etmekte olduğu sonucuna varmıştır. O’na göre, Sırp prenslerinin Çirmen’e ânî olarak gelmeleri ve özellikle o zaman Arnavutluk’ta meşgûl bulunan Vukaşin’in acele kardeşi Ugjeşa ile gidip birleşmesi, bu tarafta çok önemli hâdiselerin vukubulmakta olmasıyla açıklanabilir. Başka bir deyimle, 1371’de vuku bulan Meriç (Çirmen) Muharebesi, Edirne’yi Türklerden kurtarmak için yapılmış bir seferdir. (…)

Eserini 1480 tarihlerinde yazmış olan Chalkokondyles’de ise kronolojik karışıklık malûmdur. Diğer taraftan, onun ve Luccari’nin bu savaş münasebetiyle Süleyman Paşa’dan bahsetmeleri dikkate değer. (…)

Fakat unutmamalıdır ki, Kantakuzenus hâtıralarında kendi savunmasını yapmaktadır; o, Osmanlıların Trakya’da yerleşmesinden sorumlu tutulduğundan, kendisini ve oğlu Mateos’u büsbütün suçlu duruma düşüren bu olaydan hiç söz açmamayı belki tercih etmiştir. (…)

Şunu da ilave edelim ki, mühim olaylar hakkında doğru bir kronoloji veren Bizans Kısa Kronikler’i de Edirne’nin değişmesinden bahsetmezler. Özetle diyebiliriz ki, Burmov’un Edirne’nin 1371 Meriç Muharebesi’nden sonra düştüğünen dâir tezi kesin delillere dayanmaktadır.



“İhtişamlı ve nâzenîn bir pâyitaht: Edirne”

 

Derin Tarih (Özel Sayı: 34)’deki “İhtişamlı ve nâzenîn bir pâyitaht: Edirne” başlıklı, Arif Nihat Asya’nın (1904-1975) kısa bir süre kaldığı Edirne’den, öylesine etkilenmiş olduğu o şehirden ayrılırken arkasında – bu kısmen iktibas etmiş olduğu ve muhteşem bir destan dediği şiiri bırakmışdı.

İşte o şiir: “Selimiye” derler, “Edirneé derler… / Tatl bir gariplik duygusu gelir / Kemerler; çeşmeler; minarelerle /bir eski eserler kâmûsu gelir / Minarelerden en tatlı ezanlar / Dallardan güvercin “hû hû”su gelir. / Ayşekadın’a gül ve Yıldırım’a üç şerefelinin kumrusu gelir. / şu Selimiye’dir, şu Murâdiye, / Çinilerden sümbül kokusu gelir. / karşına ya iki sedef çekmece, ya iki mücevher kutusu gelir. / Vezirlerin iki tuğlusu gider, Arkasından YEDİ TUĞLUSU GELİR. / Şurada abdest alır Hüdâvendiğar; yerden suyu; gökten havlusu gelir. / Dedeler adına “Meriç” demişler, sınırdan bir ana kuzusu gelir. / Arda’dan su içer turnalar akşam, Tunca’ya Tuna’nın kuğusu gelir / bir yelpze açar vadi çiçekten, yurdumun şahane tavusu gelir. / Kovanlar, bahçeler birbirlerinin / Ovada, KAPU BİR KOMŞUSU GELİR. Kovanlar; bahçeler , BAĞLAR ÜSTÜNE / Akşamın ya sisi; ya pusu gelir. (…)


“Bir Ömrün Bereketi, Bir Bereketin Ömrü…”

 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın Derin Tarih Dergisi’nde (sayı: 166 /Ocak 2026) çıkan, başlığını alıntı olarak bu yazının da başlığı yaptığım yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar teşkil edecek bu yazıyı.

“Kendine mahsus kanallarla işleyen ve nesilden nesle aktarılan şifâhî kültürü, hüsnühat ve kısmen ebru-tezhip sanatı çerçevesinde, yazıya geçirmek ve anlatmak Uğur Derman Bey’e nasip oldu. Hem de Harf İnkılabı ve eğitim sisteminin getirdiği zorluklar ve zorlamalar başta olmak üzere ciddî kopmaların ve ilgisizliklerin yaşandığı bir kriz döneminde… Şimdilik dört cilt olan Ömrümün Bereketi kitapları dikkatle incelendiğinde ilki Mahir İz, ikincisi Necmeddin Okyay ve üçüncüsü Süheyl Ünver olmak üzere üç büyük hocanın bir ömrü nasıl bereketlendirdikleri bariz bir şekilde görülecektir.

Türkiye’de “klasik sanatlarda devamlılık için vasıflı icra yeter mi?” şeklinde özetlenebilecek ciddî bir soru/n, bir meseleler alanı var. Aslında her mânasıyla büyük olan icracılara, sanatkârlara haksızlık yapmamak için soruya “sadece” kelimesini de ekleyebiliriz. Klasik sanatlarda devamlılığı vasıflı bir şekilde sağlamak için sadece iyi icra yeter mi? Belli ki vasıflı icranın olduğu yerde mesele bitmiyor, buradan üst seviyede icra edilen sanatın arkasındaki düşünce dünyasının, sanat felsefesinin, estetik kapasite birikiminin ne kadar bilindiğine ve bunun hangi seviyede yorumlandığı, yenilenerek anlatıldığı, öğretildiği, nihayet bugün için de o sanatın üst düzeyde bilinir ve anlaşılır kılındığına intikal ediyor. Çünkü gerçek DEVAMLILIK VE ONUNLA BİRLİKTE YÜRÜYEN YENİLE/N/ME- aktarma, sanatın üzerine yükseldiği düşünce ve felsefe zemini derinliğine bilinmeden, kavranmadan herhalde anlaşılamaz ve yapılamaz.

Bir başka zâviyeden rahmetli Turgut Cansever’in sözünü hatırlamanın da tam yeridir : Türkiye’de bir sanatı icra etmeniz yetmiyor, ONU ANLATMANIZ DA GEREK. ne kadar zor bir iş!” (Kızı ve meslekdaşı Emine Öğün hanımefendi de bir gün, BİR KISMI LATİFE AMA DAHA FAZLASI herhâlde ciddî OLMAK ÜZERE, Turgut Bey’i niçin yazı, kitap ve konuşma-anlatma ile meşgul ediyorsunuz, O BİR MİMAR, YAPI yapması gerek, eserleri zâten konuşuyor… demişti.) (…)

Doğru söze ne denir? Fakat Türkiye’de problem tam da burada/n başlıyor. çünkü klasik sanatları (musiki, hat, tezhip, minyatür…) icra edenlerin KAHİR EKSERİYETİ sıra ne yaptıklarını, NİÇİN BÖYLE yaptıklarını, bugün için/bugünün problemlerini yansıtmak bakımından neyi ifade ettiklerini anlatmaya gelince -bir zâviyeden kıymetli bir zemin olan hissiyat ve hamâset sınırlarının üstüne, DÜZENLİ VE HESABI VERİLEBİLİR BİLGİ İLE FELSEFE-nazariyat SEVİYESİNE ÇIKAMIYORLAR. İcralarının seviyesi ile, icra ettiklerine dair söylediklerinin, YAZDIKLARININ seviyesi arasında ciddî bir boşluk ve mesafe var.

Bu kadar da değil, eğitim politikalarının fukaralığı, kültürel ortamların KISIRLIĞI, SANAT HAYATININ BU TOPRAKLARDA OLUP BİTENLERLE İRTİBATININ ZAYIFLIĞI GİBİ SEBEPLERLE icraların muhatapları da sınırlı bir idrak ve zevk mertebesinde kalıyorlar. hissiyat ve hamâset SEVİYESİ BURADA da bariz… (…)


Vefâtının 50. yıl dönümünde Necmeddin Okyay hakkında M.Uğur Derman’ın yazısından alıntılar

 

Derin Tarih dergisinin Ocak 2026 Sayısında “Vefâtının 50. yıl dönümünde Necmeddin Okyay” başlıklı bir yazısı çıktı M. Uğur Derman‘ın. O yazının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar teşkil edecek bu yazıyı.

Necmeddin Okyay’ın evi -artık yerinde yeller esmekle beraber- Üsküdar’ın Toygartepesi semtinde Şâir Rûhi Sokağı’ndaki 5 numaralı ahşab evdi. Sokağın karşı sırasındaki bir hânede “Said Paşa İmâmı” lakabıyla anılan mevlidhan Hasan Rıza Efendi (ö. 1890) oturmaktaydı. (Mehmed Âkif merhûmun bu zatla ilgili latif şiiri “Said Paşa İmâmı” başlığıyla Safahat’ın 7. Kitabı olan Gölgeler’ de okunabilir). İlâhî bir cezbe hâliyle yaşayan Hasan Rıza Efendi, 1882 yılının sonlarında bir sabah, hiç mûtâdı olmadığı halde karşı komşusunun kapısını çalar ve selâmdan sonra: “Bir oğlun olacak, ismini Necmeddin koy!” diyerek yürür gider. Üsküdar Mahkeme-i Şer’iyesi’nin başkâtibliği ile berâber – babadan müntakil- Yenicâmi imam ve hatibliğini de sürdüren Mehmed Abdünnebi Efendi, o akşam rüyasında, yatak odasının penceresine bir kuyruklu yıldız konduğunu görür. Aradan birkaç ay geçince, 28 Ocak 1883 günü, beklenen Mehmed Necmeddin doğar.