“Bir Ömrün Bereketi, Bir Bereketin Ömrü…”

 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın Derin Tarih Dergisi’nde (sayı: 166 /Ocak 2026) çıkan, başlığını alıntı olarak bu yazının da başlığı yaptığım yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar teşkil edecek bu yazıyı.

“Kendine mahsus kanallarla işleyen ve nesilden nesle aktarılan şifâhî kültürü, hüsnühat ve kısmen ebru-tezhip sanatı çerçevesinde, yazıya geçirmek ve anlatmak Uğur Derman Bey’e nasip oldu. Hem de Harf İnkılabı ve eğitim sisteminin getirdiği zorluklar ve zorlamalar başta olmak üzere ciddî kopmaların ve ilgisizliklerin yaşandığı bir kriz döneminde… Şimdilik dört cilt olan Ömrümün Bereketi kitapları dikkatle incelendiğinde ilki Mahir İz, ikincisi Necmeddin Okyay ve üçüncüsü Süheyl Ünver olmak üzere üç büyük hocanın bir ömrü nasıl bereketlendirdikleri bariz bir şekilde görülecektir.

Türkiye’de “klasik sanatlarda devamlılık için vasıflı icra yeter mi?” şeklinde özetlenebilecek ciddî bir soru/n, bir meseleler alanı var. Aslında her mânasıyla büyük olan icracılara, sanatkârlara haksızlık yapmamak için soruya “sadece” kelimesini de ekleyebiliriz. Klasik sanatlarda devamlılığı vasıflı bir şekilde sağlamak için sadece iyi icra yeter mi? Belli ki vasıflı icranın olduğu yerde mesele bitmiyor, buradan üst seviyede icra edilen sanatın arkasındaki düşünce dünyasının, sanat felsefesinin, estetik kapasite birikiminin ne kadar bilindiğine ve bunun hangi seviyede yorumlandığı, yenilenerek anlatıldığı, öğretildiği, nihayet bugün için de o sanatın üst düzeyde bilinir ve anlaşılır kılındığına intikal ediyor. Çünkü gerçek DEVAMLILIK VE ONUNLA BİRLİKTE YÜRÜYEN YENİLE/N/ME- aktarma, sanatın üzerine yükseldiği düşünce ve felsefe zemini derinliğine bilinmeden, kavranmadan herhalde anlaşılamaz ve yapılamaz.

Bir başka zâviyeden rahmetli Turgut Cansever’in sözünü hatırlamanın da tam yeridir : Türkiye’de bir sanatı icra etmeniz yetmiyor, ONU ANLATMANIZ DA GEREK. ne kadar zor bir iş!” (Kızı ve meslekdaşı Emine Öğün hanımefendi de bir gün, BİR KISMI LATİFE AMA DAHA FAZLASI herhâlde ciddî OLMAK ÜZERE, Turgut Bey’i niçin yazı, kitap ve konuşma-anlatma ile meşgul ediyorsunuz, O BİR MİMAR, YAPI yapması gerek, eserleri zâten konuşuyor… demişti.) (…)

Doğru söze ne denir? Fakat Türkiye’de problem tam da burada/n başlıyor. çünkü klasik sanatları (musiki, hat, tezhip, minyatür…) icra edenlerin KAHİR EKSERİYETİ sıra ne yaptıklarını, NİÇİN BÖYLE yaptıklarını, bugün için/bugünün problemlerini yansıtmak bakımından neyi ifade ettiklerini anlatmaya gelince -bir zâviyeden kıymetli bir zemin olan hissiyat ve hamâset sınırlarının üstüne, DÜZENLİ VE HESABI VERİLEBİLİR BİLGİ İLE FELSEFE-nazariyat SEVİYESİNE ÇIKAMIYORLAR. İcralarının seviyesi ile, icra ettiklerine dair söylediklerinin, YAZDIKLARININ seviyesi arasında ciddî bir boşluk ve mesafe var.

Bu kadar da değil, eğitim politikalarının fukaralığı, kültürel ortamların KISIRLIĞI, SANAT HAYATININ BU TOPRAKLARDA OLUP BİTENLERLE İRTİBATININ ZAYIFLIĞI GİBİ SEBEPLERLE icraların muhatapları da sınırlı bir idrak ve zevk mertebesinde kalıyorlar. hissiyat ve hamâset SEVİYESİ BURADA da bariz… (…)


No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked