admin Posts

“Sen ki Bu Ümmete Aşağılanmış Şerefini İade Ettin.”

 

Derin Tarih dergisi Özel Sayı 33, Eylül 2025

“SEN Kİ BU ÜMMETE AŞAĞILANMIŞ ŞEREFİNİ İADE ETTİN…”

Amin MAALOUF’un, Sultan Salâhaddin’in hem kendisini hem de davasını son derece iyi özetleyen aşağıdaki paragrafı vesilesiyle okuyucu, yüzyılların ardından Şam Kadısı Muhiddin İbnü’z Zeki’nin dua ve temennilerine iştirak etme imkânı bulacak ve Büyük Sultan’a bir selam gönderme fırsatı yakalamış olacaktır.

Salahaddin Kudüs’ü, altınları istif etmek veya intikam almak için fethetmemiştir. Kendi açıklamasına göre, Allah’a ve imanına karşı ödevini yerine getirmeye çalışmıştır, o kadar. Onun asıl zaferi , Kutsal Kent’i istilacıların boyunduruğundan fazla kan dökmeden, yıkıma yol açmadan, kin uyandırmadan kurtarmasıdır. Onun mutluluğu, o olmasa hiçbir Müslüman’ın namaz kılamayacağı BU KUTSAL YERLERDE SECDEYE VARABİLMEKTİR. 9 Ekim Cuma günü, ZAFERİ KAZANDIKTAN BİR HAFTA SONRA, mescidülaksa’ da resmî bir tören düzenlenir. Çok sayıda din adamı bu unutulmaz günde hutbeyi okuma şerefine erebilmek için birbiriyle yarışır. sonunda sultan minbere çıkmak üzere, Ebu Said el- Herevi’nin halefi olan Şam kadısı Muhiddin İbnü’z- Zeki’yi seçer. Değerli bir siyah kaftan (hil’at) giymiş kadı’nın sesi berrak ve güçlüdür, AMA HAFİF BİR TİTREME heyecanını ele vermektedir: “İslâm’ı BU ZAFERLE ÖDÜLLENDİREN VE BU ŞEHRİ BİR ASIRLIK KAYBIN ARDINDAN Hak yoluna döndüren Allah’ıma hamd olsun! yeniden fethi gerçekleştirmek için O’NUN SEÇTİĞİ ORDUYA ŞÂN OLSUN! Ve ey Salahaddin Yusuf bin Eyyûb, sen ki BU ÜMMETE AŞAĞILANMIŞ şerefini İADE ETTİN, SANA DA selâm OLSUN!

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin Fîhi Mâ Fîh’inden alıntı sözler (Tercüme: Ahmed Avni Konuk- Hazırlayan:Dr. Selçuk Eraydın- İZ yayıncılık

 

“De ki: Rabb’imin kelimeleri için deryâ mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin kelimeleri bitmeden önce deniz tükenir.” (Kehf, 18/109). Kelimetullâhın tükenmeyeceğini, oysa elli dirhem mürekkep ile Kur’an-ı Kerîm yazmanın mümkün olacağını ifade ederek; sûret bir ve sınırlı olmakla beraber, mânânın sonsuz olduğunu söylüyor.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Bedir gazvesinden dönerken söylediği rivâyet edilen “Küçük cihâddan büyük cihâda döndük” hadîs-i şerîfini şu tarzda yorumlamıştır: “Sûretlerin cenginde idik, sûrî düşmanlar ile cenk ediyorduk. Şimdi iyi havâtırın (fikir ve düşüncelerin) kötü havâtırı mağlup etmesi için havâtır askerleriyle cenk edelim. Hz. Mevlânâ’ya göre “cihâd-ı ekber” denilen bu cengde iş gören fikirlerdir ve ten aracı olmaksızın hizmet ederler.

Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm

 

İsmail Kara’nın dergâh yayınları’ından 3. Baskısı çıkmış olan bu kitabının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Bizde dini cemiyetin dışına atmak değil; bilâkis inkılâbın emrine vererek yaşatmak lâzımdır. Camileri yıkıp, terkedip onların yerine halkevleri yapmak suretiyle hedefimize varamayız. Her zaman camide toplanan halka oradan sesimizi duyurmak; oraları modern halkevleri haline koymak; din sınıfını ortadan kaldırmak, herkesi din ve dünya nâmına konuşturmak mümkündür. İslâmlık bu bakımdan en modern; en ileri dindir”. Ahmet Hamdi Başar

Cumhuriyet tarihi boyunca, laiklikle irtibatlı olarak meşruiyeti, statüsü, yetkileri, sorumlulukları ve faaliyetleri çokça tartışılan kurumlar listesinin ilk sıralarında Diyanet İşleri Başkanlığı yer almaktadır. Anlaşılan odur ki bu tartışmalar önümüzdeki yıllarda, AB süreciyle de doğrudan alâkalı bir şekilde gündemde kalmaya devam edecektir.

Diyanet üzerindeki bu tartışma yoğunluğunun sebepleri çok da gizli ve anlaşılmaz değildir. Öncelikli sebep, Türkiye şartlarında ortak / paylaşılabilir tarifi hâlâ yapılamamış olduğu için ilmî / hukûkî bir kavram olmaktan çok siyasî ve tarafların ideolojik mücadele aracı düzeyinde kullandıkları laiklikle ilgilidir. Laiklik kavramının muğlak bırakılması doğrultusundaki kuvvetli ısrar (mevcut durum) veya netliğe kavuşturulması istikametindeki zayıf talep (arzulanan durum) şüphe götürmez bir öneme sahip olmakla beraber laiklik etrafında teşekkül eden problemler ancak Cumhuriyet ideolojisi ile din / İslâm arasındaki ilişkilerin mantığı ve siyâseti kavranarak anlaşılabilir ve çözülebilir.

Siyasî merkezin, üniversitelerin ve fikir çevrelerinin, laiklik meselesini soğukkanlılıkla ele alma teknikleri ve alışkanlıkları edinememiş olmaları yüzünden ortaya çıkan gerilimli alan ise psikolojik sebep olarak mutlaka zikredilmelidir. Diyanet’le ilgili kuşatıcı olması gereken çalışmaların yetersizliği ve bilgi birikimi düzeyinin düşüklüğü ise ilim ve fikir dünyamızın mevcut şartlarıyla irtibatlı olarak zikredilmesi gereken bir başka sebeptir. (dipnot: Diyanet’le ilgili kuşatıcı çalışmaların yetersizliği ve bilgi birikimi düzeyinin düşüklüğü ise ilim ve fikir dünyamızın mevcut şartlarıyla irtibatlı olarak zikredilmesi gereken bir başka sebeptir. (dipnot: Diyanet’le ilgili kayda değer Türkçe akademik tek matbu kitap çalışması, İştar Tarhanlı’nın İdare hukuku dalında yaptığı ve fakat din_siyaset ilişkileri açısından zayıf olan tezidir. İştar B. Tarhanlı, Müslüman toplum Laik Devlet – Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı, İstanbul , Afa Yay.,1993. Mehmet Bulut’un Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaygın din eğitimi’ndeki yeri Başlıklı doktora tezi (henüz yayınlanmamış (A.Ü. S.B. Enstitüsü, 1998).

“Türkçenin Hayatı Tehlikede”

 

TARIK BUĞRA (1918-1994) Bir sürü koruma derneğimiz var da, şu güzelim dilimize karşı takınılan hoyratça tavrı önlemeğe, gidermeğe çalışan bir topluluğumuz yok. Türkçe nerede ise jestler, mimikler ve tek heceli nidâlardan, birtakım işaretlerden kurulma kaba bir anlaşma vasıtası haline gelecek: imlâ yok, gramer yok, cümle yapısı yok. İnsan bu yoklukların karşısında bunalıyor, bunalıyor da, polisli, jandarmalı, mahkemeli, hâkimli bir koruma derneği özlüyor ve çaresizlik içinde ellerini Maarif Vekaleti’ne, belediyelere ve üniversitelere doğru uzatıyor. Fakat ne çare, ağlatacak kadar komik örneklere, varlıkları diden ayrı düşünülemeyecek bu müesseselerde rastlanıyor. Biz bu köşede “Belediye Türkçesi”nden, “Üniversite Türkçesi’nden bahsettik; çeşitli yazılarımızda, belki uyandırırız ümidiyle her fırsatı kullanarak onların dil bozukluklarını gösterdik. Olmuyor işte. İnşaallah bizim yanılmamızdır ama, Türkçenin bugünkü görünüşü daha çok dil şuurunun kaybından haber veriyor. Bursa’da mükemmel bir yapının alnında iri harflerle güzelce yazılmış olan şu sözü okuduk: “Yangın söndürme garajı”. Demek burada yangın söndürülüyor. Yani yangını olan buraya getirecek, onlar da söndürecekler. Dili yanlış kullanma hiçbir faziletsizliğin kesin delili değildir. Burası doğru. Fakat bozuk dilin bozuk düşünce demek olduğu da muhakkak.

İsmail KARA’nın “Kitapları Hoca Edinmek…” başlıklı yazısından birkaç alıntı:

Modern okuma ve anlama biçimleri hocadan ziyade kitaba ve kitapla “aracısız/ doğrudan” muhatab olan bireye, “bir kişi”ye dayanır. İnsanlık tarihinde yeni ve problemleriyle bazı imkânları iç içe olan bir durumdur bu. Dinî düşünce zaviyesinden bakılırsa mesele/problem alanı din mensuplarının peygamber ve kutsal kitapla münasebetlerine, bu münasebetlerin yaslandığı inançlara, teamüllere ve anlayışlara, yeni şartlarda bunların değişmesine kadar intikal edecektir. Felsefî olarak bakıldığında ise bunun arkasındaki modernleşme süreçleriyle irtibatlı birkaç önemli hususu daha görmek gerekecek. Bunlardan biri düşünce ve ahlâk olarak bireycilik, bununla irtibatlı bir şekilde otorite karşıtlığı, din ve gelenekle mesafeli olma, nihayet her yerde ve her tarzda (bir ahlâkı- âdâbı olmaksızın) okunabilecek bir metinden-kitaptan istediğini istediği şekilde anlamak-almak (metin karşısında özgürlük / bir tür sorumsuzluk!) arayışlarıdır.

Metin-kitap karşısında özgürlük, serazatlık hiç de fena bir şey değil aslında ama hangi seviyede, kimin için ve hangi metin karşısında…

Söz fer’dir (şûbe/dal)

 

Mustafâ (salavâtullâhi aleyh)e “ümmî” derler idi. O’nun ümmîliği yazı yazmağa ve ulûma muktedir olmamasından değil idi. Bu sendeki yazı, ulûm ve hikmet onda mâder-zâd (doğuştan) olmaktan ve mükteseb bulunmamasından dolayı ona “ümmî” derlerdi. Kamer üzerine yazı yazan, kağıt üzerine yazı yazmasını nasıl bilmez; ve âlemde onun bilmediği ne olur? Çünkü herkes ondan öğreniyorlar. Cüz’î aklın ne vukufu olur ki, küllî aklın ona vukûfu olmasın.

Cüz’î akıl cinsi görülmemiş olan yeni bir şeyi kendi kendine ihtirâ’ (keşf) etmeğe muktedir değildir. İnsanların ettikleri tasnifler ve gösterdikleri hendeseler ve vaz’ eyledikleri yapılar, yeni bir îcâd değildir. Onu görmüşler ve tezyîd (artırım) eylemişlerdir.

“O günde ki nice yüzler bembeyaz olacak, nice yüzler de kapkara kesilecek.” (Âl-i İmrân, 3/106) Kıyamet alâmeti ak yüzlünün, kara yüzlüden farklı olmasıdır. Peygamberin varlığı kıyamettir; zîrâ yarın kıyamette her ne olacak ise, onlar bugün cümlesini peşin olarak görürler. Onlar gaflet perdesini yırtmış olduklarından / lâ cerem (elbette) nazarlarından bir şey mestûr (örtülü) değildir. Her kim gaflet perdesinin dışına çıkarsa, onun kıyâmeti peşin oldu. Kim ölürse onun kıyameti kopar. Her kim beşeriyyet sıfatlarından ve kâfir nefsin tabiatından öldü ve yok oldu ise, onun kıyameti koptu ve zâhir oldu. Şu halde kıyâmet gaflet perdesinden ve kendiliğinden hârice çıkmaktır ve âfitâb-ı cemâl-i bâ_kemâli müşâhede etmektir. Binâenâleyh Nebî (a.s.v.) ın varlığı kıyâmettir.