Haziran 2026 Posts

“Yönelmek aldanan için meydana gelir” bahsi

 

Allah’tan başkasına yönelme sakın / O’nu bilmeyen başkasına yönelir zira /

Allah münezzeh ve mütealdir / Mahrum kişi, mülkünde bir ortağı vardır der O’nun / Eşi ve ortağı olduğunu söyleyen kişi / Cehalet kılıcıyla kesilmiştir / Allah’a yemin olsun ki güneş ne doğdu, ne battı / Sevenler mutlaka vasıl oldu O’na / Ne şiire gelir, ne nesre gelir

Başkasına yönelme, hüsrana uğrarsın! Kur’an-ı Kerim’e de Hz. Muhammed’e indirilmiş olarak bakmalısın, yoksa Araplara indirilmiş bir kitap olarak bakma ona! Öyle bakarsan anlamlarını kavrayamazsın. Çünkü Kur’an-ı Kerim Allah’ın peygamberinin diliyle açık Arapça olarak inmiştir. O kitabı Cebrail demek olan Ruhu’l-emin Hz. Muhammed’in kalbine indirmiş, Hz. Peygamber onunla korkutucu, yani öğretenlerden birisi olmuştur. Kur’an-ı Kerim hakkında Hz. Muhammed’in söylediği şekilde konuştuğunda, bu idrak düzeyinden peygamberden dinleyen düzeyine çıkarsın. Çünkü hitap -konuşanın değil- dinleyenin değerine göre ortaya çıkar. Hz. Peygamber’in Kur’an-ı Kerim’den duyduğu ve anladığı şey, ümmetinden duyup kendilerine okuduğunda işitenlerin anladığıyla bir değildir. Bu mesele bilinmeyen bir konudur, bir takım kapalılıklar içerir. (İsra 17/110)

Hz. Şeyh-i Ekber (Muhyiddîn İbn Arabî) 560 Hicrî senesi Ramazan’ının 17. Pazartesi gecesi Endülüs’te âlem-i şuhuda kadem-nihâde olmuşlar; ve 638 hicrî senesi Rebîu’l-âhirinin 22. Cuma gecesi Şam’da irtihâl buyurmuşlar; ve Şam hâricinde Sâlihiyye nâm mevkı’e defn edilmiştir. Kabr-i şerîfi meşhur ziyâret-gâhtır. Şu halde ömr-i şerifleri 77 sene 7 ay olur. Hz.Mevlânâ (r.a.) efendimiz 604 senesinde tevellüd buyurduklarına göre, bu tarihte cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin 44 yaşında olmaları gerekir. Hz. Mevlânâ 14 yaşında Konya’ya pederi Sultânü’l-ulemâ hazretleriyle geldikleri sırada, Hz. Şeyh 58 yaşında olurlar. Bu tarihlere nazaran Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz ile cenâb-ı Mevlânâ efendimiz muâsır olup, gerek Konya’da ve gerek Şam’da yek diğeriyle mülâkat buyurmuşlardır. Ve Hz. Mevlânâ efendimiz Mesnevî-i Şerîfin 5. cildinde: Hz. Şeyh-i Ekber’e işaret buyurup “sadr-ı ecell” ta’bîr etmişlerdir.[A.A. Konuk]

‘Dinî Alan’ın Yeniden Tarifi

 

“Bizde dini cemiyetin dışına atmak değil, bilâkis inkılâbın emrine vererek yaşatmak lâzımdır. Camileri yıkıp, terkedip onların yerine halkevleri yapmak sûretiyle hedefimize varamayız. Her zaman camide toplanan halka oradan sesimizi duyurmak; oraları modern halkevleri haline koymak; din sınıfını ortadan kaldırmak, herkesi din ve dünya nâmına konuşturmak mümkündür. İslâmlık bu bakımdan en modern, en ileri bir dindir”. Ahmet Hamdi Başar

Cumhuriyet tarihi boyunca, laiklikle irtibatlı olarak meşruiyeti, statüsü, yetkileri, sorumlulukları ve faaliyetleri çokça tartışılan kurumlar listesinin ilk sıralarında Diyanet İşleri Başkanlığı yer almaktadır. Anlaşılan odur ki bu tartışmalar önümüzdeki yıllarda, AB süreciyle de doğrudan alâkalı bir şekilde gündemde kalmaya devam edecektir.

Diyanet üzerindeki bu tartışma yoğunluğunun sebepleri çok da gizli ve anlaşılmaz değildir. Öncelikli sebep, Türkiye şartlarında. Ortak / paylaşılabilir tarifi hâlâ yapılamamış olduğu için ilmî/ hukûkî bir kavram olmaktan çok siyasî ve tarafların ideolojik mücadele aracı düzeyinde kullandıkları laiklikle alâkalıdır. Laiklik kavramının muğlak bırakılması doğrultusundaki kuvvetli ısrar ( mevcut durum) veya netliğe kavuşturulması istikametindeki zayıf talep (arzulanan durum) şüphe götürmez bir öneme sahip olmakla beraber laiklik etrafında teşekkül eden sorunlar ancak Cumhuriyet ideolojisi ile din/İslâm arasındaki ilişkilerin mantığı ve siyaseti kavranarak anlaşılabilir ve çözülebilir.

Siyasî merkezin, üniversitelerin ve fikir çevrelerinin, laiklik sorununu soğukkanlılıkla ele alma teknikleri ve alışkanlıkları edinememiş olmaları yüzünden ortaya çukan gerilimli alan ise psikolojik sebep olarak mutlaka anılmalıdır. Diyanet’le ilgili kuşatıcı çalışmaların yetersizliği ve bilgi birikimi düzeyinin düşüklüğü ise ilim ve fikir dünyamızın mevcut şartlarıyla irtibatlı olarak anılması gereken bir başka sebeptir. (dipnot: Diyanet’le ilgili kuşatıcı çalışmaların yetersizliği ve bilgi birikimi düzeyinin düşüklüğü ise Diyanetle ilgili kaydadeğer Türkçe akademik tek matbu kitap çalışması, İştar Tarhanlı’nın İdare hukuku dalında yaptığı ve fakat din-siyaset ilişkileri açısından zayıf olan tezidir.

Diyanet’e Biçilen Yerin Seviyesi ve Kapasitesi

Cumhuriyet ideolojisinin batılı anlamda bir din-devlet / siyaset ayrılığını öngörmediği hattâ bunu kendisi için tehlikeli ve tehditkâr bir husus olarak telakki ettiği açıktır. Sebebi her ne olursa olsun dini devletle veya devleti dinle irtibatlı görme şeklinde özetlenebilecek bu anlayış ve yöneliş, Türk siyasî düşüncesi ve gelenekleri ile Cumhuriyet idaresinin din ve İslâmî endişe sahibi Müslüman unsurla ilişkileri açısından normal hattâ stratejik olarak doğru kabul edilebilir. (…) Dine tahakküm ve dinî alanın daraltılması, kısıtlanması şeklinde anlaşılan ve yorumlanan din-siyaset ilişkileri, sonuçları itibariyle dini toplumsal gerilim ve tehlike/ tehdit alanlarından biri saymak, siyasî meşrûluk araçlarından biri olarak kullanmak, yeni,seküler ve uygun bir din yorumunun(millî din, modern din) ortaya çıkması için sürekli ve etkin tedbirlere başvurmaktan öte bir yere varmamış gözükmektedir. Gerçekten de Diyanet teşkilatı, nerede ise Cumhuriyet’le yaşıt tarihi süresince, kendisine biçilen yere ve sınırlara sâdık kalarak Müslümanların din işlerine bakmaktan çok “devletin din işlerine bakan”, devletin felsefî ve siyasî eğilimleri, zaman zaman baskıları doğrultusunda dinî yorumlar yapan, halkın din anlayışını, dini yaşama biçimini dönüştürmeyi amaçlayan bir kurum olagelmiştir. 1982 anayasasının ilgili maddesinde geçen; “Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel yasasında gösterilen görevleri yerine getirir.” (md. 136) ifadelerinin arkaplanında da bu vardır.

İslâm Fıtrî Tabiî Ve Genel Bir Dindir /Ahmet Hamdi Akseki

 

İnsanlar üzerinden öyle zamanlar geçti ki; onların din nâmına inandıkları ve tanıdıkları sistem, aklın kabul etmiyeceğibir takım tâlimlerden ibaretti. Bu sistemlerde beşer, fıtratlarına mukavemetle, nefislerini ta’zib ile, akıl ve basiretlerine karşı inat ve mükâbere ile teklif olunmuş, onlar da din diye bu gibi şeyleri telkin eden ruhanî reislere boyun eğmişlerdir. Güya bu tezellül (zillete katlanma) ile artık dünya ve âhiret selâmetini bulmuş oluyorlardı. Nihâyet Cenâb-ı Hak son peygamberi Hz. Muhammed’i gönderdi. O, Allah’ın âyetlerini insanlara okudu, Kitap ve hikmeti ta’lim etti, insanları düştükleri dalâlet çukurundan çıkarıp ışığa kavuşturdu. Allah’ın dini olan İslâm’ın fıtrat, ilim, fikir, vicdan, burhan, hürriyet ve istiklâl dini olduğunu; insanın ruhu, aklı ve vicdanı üzerinde hiçbir ferdin tahakkümü olamayacağını, peygamberlerin vazifelerinin dahi yalnız tebliğ ve irşaddan ibâret bulunduğunu beyan etti. İslâm’ın itikad, ahlâk, içtimâiyat ve amel esasları üzerinde buraya kadar vermiş olduğumuz toplu ve kısa izahlardan da anlaşılmıştır ki; mütefekkir beşeriyetin aramakta olduğu tabiî din Müslümanlıktan başka şey değildir. Onları tatmin edecek olan din ancak İslamdır. Çünkü cismânî ve ruhanî ihtiyaçları, birini diğerine feda etmeksizin, birlikte temin ederek madde ile rûhu, dünya ile âhireti yanyana yürüten, hem hisse ve hem akla hitap eden, ferdin saadetini cemiyetin saadetine bağlayan bir din varsa o da İslâmdır. Müslümanlık öyle bir dindir ki onun itikadında, amel ve ibadetinde
İnsanlar üzerinden öyle zamanlar geçti ki; onların din nâmına inandıkları ve tanıdıkları sistem, aklın kabul etmiyeceğibir takım tâlimlerden ibaretti. Bu sistemlerde beşer, fıtratlarına mukavemetle, nefislerini ta’zib ile, akıl ve basiretlerine karşı inat ve mükâbere ile teklif olunmuş, onlar da din diye bu gibi şeyleri telkin eden ruhanî reislere boyun eğmişlerdir. Güya bu tezellül (zillete katlanma) ile artık dünya ve âhiret selâmetini bulmuş oluyorlardı. Nihâyet Cenâb-ı Hak son peygamberi Hz. Muhammed’i gönderdi. O, Allah’ın âyetlerini insanlara okudu, Kitap ve hikmeti ta’lim etti, insanları düştükleri dalâlet çukurundan çıkarıp ışığa kavuşturdu. Allah’ın dini olan İslâm’ın fıtrat, ilim, fikir, vicdan, burhan, hürriyet ve istiklâl dini olduğunu; insanın ruhu, aklı ve vicdanı üzerinde hiçbir ferdin tahakkümü olamayacağını, peygamberlerin vazifelerinin dahi yalnız tebliğ ve irşaddan ibâret bulunduğunu beyan etti. İslâm’ın itikad, ahlâk, içtimâiyat ve amel esasları üzerinde buraya kadar vermiş olduğumuz toplu ve kısa izahlardan da anlaşılmıştır ki; mütefekkir beşeriyetin aramakta olduğu tabiî din Müslümanlıktan başka şey değildir. Onları tatmin edecek olan din ancak İslamdır. Çünkü cismânî ve ruhanî ihtiyaçları, birini diğerine feda etmeksizin, birlikte temin ederek madde ile rûhu, dünya ile âhireti yanyana yürüten, hem hisse ve hem akla hitap eden, ferdin saadetini cemiyetin saadetine bağlayan bir din varsa o da İslâmdır. Müslümanlık öyle bir dindir ki onun itikadında, amel ve ibadetinde, ahlâk ve içtimaiyatında akıl ile, fıtrat ve tabiatla tesâdüm edebilecek bir esas yoktur. İslâm’ın itikad ve iman esasları hârikalar üzerine değil, aklî bedihiyat üzerine bina kılınmıştır. Evet, Müslümanlık aklı hâkim tanıdığı için hüküm ve nüfuzunu ona teslim etmiştir ve ona her şeyden evvel tabiat denilen muazzam kitabı okumayı emreylemiştir. Misâl olmak üzere Kur’an’dan şu birkaç âyeti alalım: “Göklerin ve yerin melekûtüne ve Allah’ın yarattığı şeylere bakmıyorlar mı?” (A’raf 7/186), “İslâm’ın hak olduğu kendilerince anlaşılmak için onlara hem âfakta, hem enfüste tecellî eden âyetlerimizi, kudretimize delâlet eden hârikalar göstereceğiz.” (Fussılet 41/51), Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbirini izlemesinde, nâsın menfaatlerini yüklenerek denizin üzerinde akıp giden gemide, Allah’ın gökten indirerek kendisiyle ölmüş toprakları diriltip üzerinde her türlü mahlûkâtı yaydığı suda, rüzgârların şevkinde, gökle yer arasında müsahhar bulutta aklı olan bir kavim için elbette Hakk’ın birliğine deliller vardır.” (Bakara 2/165), “De ki: Semâvât ve arzda olanlara bir kere bakınız!” (Yunus 10/101)

Kur’ân’ın daha birçok âyetleri insanları hilkatte mütecellî ilâhî âyetleri düşünerek ve O’nun, kudret ve azametini anlamak için Hakk’ın sun’-i bedîinde tedkik ve incelemeye sevk ediyor. Bütün bunlar, şüphe yok ki, İslâm’da akla ve muhakemeye verilen yüksek pâyeyi göstermektedir. (…) İslâm, Cenâb-ı Hakk’ın mülk ve melekûtünde tefekküre dalmayı Allah’a yaklaştıran ibâdetlerin büyüklerinden sayar. Peygamberimiz Efendimizin “Bir saat düşünmek, bütün geceyi ibadetle geçirmekten hayırlıdır.” buyurması bunun en beliğ ifadesidir.

Hilâfeti Ve İslâmı Kurtarmaktan ‘Kendimiz’i kurtarmaya

 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın dergâh yayınları ’ ndan 3. Baskısı çıkmış “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm” kitabının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Bugün daha açık olarak biliyoruz ki ‘İslâmcı ve hilafetçi’ bir söylemle Millî Mücadele’yi yapan, “Devletin dini İslâm dinidir” maddesinin yer aldığı bir anayasa hazırlayarak dine dayalı bir devlet kuran ve birinci Meclis’te bütün meşrep ve renkleriyle temsil edilen bu koalisyon Lozan Antlaşması görüşmeleri, birinci Meclis’in feshi ve Cumhuriyet’in ilânı aşamalarında dağı(tı)lmış, geride tekparti fikrine ve siyasetine intikal edecek dar ve nispeten mütecânis (homojen) bir kadro kalmıştır. Cumhuriyet idaresi ve ideolojisi ile katı laiklik anlayışı ve uygulamaları esas itibariyle bu dar kadronun eseridir denebilir. Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca dinle, İslâmla ilgili meselelerde merkezî idârenin ve Cumhuriyet ideolojisinin yanında yer alan aydınları, üniversite mensuplarını, gazetecileri hattâ sanatkârları da bu birinci taraf içinde değerlendirmek doğru olacaktır. Üniversite mensuplarının, aydınların ve sanatkârların esas olarak Cumhuriyet ideolojisini savunsalar bile meslekleri itibariyle daha felsefî ve üst bir dil kullanarak tarihî tecrübeyi ve dünyanın gittiği istikâmeti ciddiyetle hesaba katıp yorumlayan bir performans ortaya koymaları ve din, İslâm, laiklik etrafında daha vasıflı, daha paylaşılabilir ve nihayet bugün üzerinde daha emniyetle yürünebilecek, Türkiye’yi taşıyabilecek bir birikim ortaya çıkarmaları beklenirdi. Bu onların borcu ve vazifesiydi. Maalesef bu vazife yapıl(a)mamıştır; bugün dinle irtibatlı meseleler etrafında bilgi ve ihata itibariyle tarihî tecrübeyi hesaba katan üst yorumlara, ayrıntılı ve nitelikli tartışmalara ve hesap soran- hesap veren tenkitlere sâhip olduğumuzu sanırım hiç kimse iddia edemez.

Yıllar önce felsefeci M.Emin Erişirgil, Türkiye’de felsefenin ve filozofun olmayışı meselesini tartışırken bunu din ilimleriyle, din hâdisesiyle ciddî olarak ilgilenen bir entelektüel ve akademik zümreye sahip olmayışımızla da irtibatlandırmıştı.

“Cumhuriyet din meseleleri üzerinde düşünen fikir adamları yetiştirememiş olması yüzünden ‘halkın bu [“eskisinden daha çok kuvvetli olarak dimdik” duran “din”] ihtiyacını gidermek için ne yapmalı?’ sorusuna kolaylıkla cevap verilemiyordu. Bazı aydınların [1945 sonrası] alınan tedbirleri ger gitme [irtica] sanmaları da yine bundandı. Din meseleleri üzerinde düşünülmeyen, din zihniyeti ile ilim zihniyeti arasında nasıl bir ilişki olabilir sorusunu bile bilgisizlik sayan bir çevrede elbette filozof yetişemezdi”. (dipnot: M. Emin Erişirgil, Neden Filozof yok?, Ankara, 1957, s. 52)

Erişirgil’in tesbitleri o gün için olduğu kadar bugün için de önemini ve ciddiyetini korumaktadır. Bugün üniversitelerin, diyelim ki felsefe, sosyoloji, edebiyat, tarih, eğitim, hattâ ilahiyat bölümlerinin ve fikir, sanat ortamlarının sefaleti, zafiyeti ve Türkiye’yi taşıyamayacak hattâ anlayamayacak bir düzeyde seyretmesi biraz da ilahiyat eğitimini ve geniş anlamıyla din meselesini ciddiye almayışlarıyla ilgilidir.

Şeriat onu kendi ölçüsüyle bölmüş

 

Bu nedenle nasıl ve ne kadar dedim (Hz. Davud (as.) isminin de gösterdiği üzere oğulları arasında isminin belirttiği anlam itibarıyla Âdem’e en çok benzeyen evlattır. Bu nedenle Allah Kur’an-ı Kerîm’de Âdem’in olduğu gibi Davud’un yeryüzündeki halifeliğini nasla beyan buyurmuştur. Âdem isminin harfleri birbirine bitişik olmadığı gibi Davud isminin harfleri de öyledir. Bununla birlikte iki isim arasında m (mim) harfinden kaynaklanan bir fark vardır ve m harfi kendinden önce veya sonra gelen harflere eklenebilir. Allah Âdem isminde onu sona getirmiştir ki, kendinden sonraki harf ona bitişmesin! Öncesini ise sonrasında gelen harfin kendisine bitişmediği altı harften birisi yapmıştır. Hz. Dâvud Hz. Âdem’den isimlerdeki mertebesinin üçte ikisini aldığı gibi Hz. Muhammed (sav) de üçte ikisini almıştır; bu harfler mim ve dal (m-d) harfleridir. Bununla birlikte Muhammed adı bütünüyle bitişik harflerden oluşurken kendisinden sonra gelen harfe bitişmeyen harf ismin sonunda gelmiştir. Böylece önce gelen harf bitişirken kendisi ardından gelen herhangi bir harfe bitişmez. Bu durum Hz. Peygamber’in ‘Bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i dost edinirdim, fakat arkadaşınız Allah’ın dostudur.’ hadisinde dile getirilir. Böylece ona bitişilirken kendisi hiç kimseye bitişmemiştir. Bu yönüyle Hz. Muhammed iki bakımdan Hz. Âdem’le benzeşmiştir: Birincisi Âdem ismine göre kendi isminin bitişik harflerden meydana gelmesiyle ortaya çıkan ters benzeşmedir. Âdem ismi ise Dâvud ismi gibi ayrık harflerden oluşur.
Menzili ‘ Derileri her olgunlaştığında başka derilerle değiştiririz’ (en-Nisa 4/56) Ayeti Olan Kutub’un Halinin Bilinmesi

Alevlerle deriler piştikçe ve olgunlaştıkça / Allah azap karşısında derileri değiştirir /

Allah’ın kazası bitene kadar böyle sürer gider / Bir grup cehennemde ebedî kalır bu nedenle

Allah onlardan ve onların üzerinde yaratır / Sual sona erince, bir şahitlik

Şahitlik yerine getirilince / Yeni ve büyük bir nimet elde ederler

Allah onlardan haber verirken şöyle demiştir: ‘Derilerine niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz diye sorduklarında, derileri onlara ‘bizi Allah konuşturdu. der.’ (Fussilet 41/21)
Yani size karşı şahitlik yapmamızı isteyen bizzat Allah’dır. Onlar şahitlikleri kabul edilip sözleri Allah katında geçerli-güvenilir şâhitlerdir. Deriler, dünyada yöneticileri ve âmirleri mesâbesindeki nefs-i nâtıka ve hayvânî nefsin kendilerini kullandıkları işlerden razı değillerdi. Bu itibarla nefs-i nâtıka derilerin üzerinde olduğu gibi kulak, göz, dil, el, mîde, cinsel organ, ayak ve kalb üzerinde de hüküm sâhibi ve yöneticidir. Derilerin böyle adlandırılmış olması,dayanıklılığından kaynaklanır. Çünkü onların zâtî özellikleri yaralanma, vurulma, yanma, ısınma, üşüme gibi bütün nâhoş şeyleri hissetmektir. Duyu deriyle gerçekleşir ve deriler güçlükleri algılamada hayvânî nefsin yardımcısıdır. Bu itibarla insanda deriden daha dayanıklı bir kısım yoktur ve bu nedenle Allah onu deriyle örtmüştür. Derinin olgunlaşması ve pişmesi yükümlü nefsin azabının sebebiyken bu esnada deri duyulur azab içinde nimet görür. Bir âşık şöyle demiş:

Şöyle bir bela duydunuz mu? . Bir yönü iyi bir yönü hasta

Azab ederken nimet verir / Nimet verirken azab eder .