admin Posts

Şeriat onu kendi ölçüsüyle bölmüş

 

Bu nedenle nasıl ve ne kadar dedim (Hz. Davud (as.) isminin de gösterdiği üzere oğulları arasında isminin belirttiği anlam itibarıyla Âdem’e en çok benzeyen evlattır. Bu nedenle Allah Kur’an-ı Kerîm’de Âdem’in olduğu gibi Davud’un yeryüzündeki halifeliğini nasla beyan buyurmuştur. Âdem isminin harfleri birbirine bitişik olmadığı gibi Davud isminin harfleri de öyledir. Bununla birlikte iki isim arasında m (mim) harfinden kaynaklanan bir fark vardır ve m harfi kendinden önce veya sonra gelen harflere eklenebilir. Allah Âdem isminde onu sona getirmiştir ki, kendinden sonraki harf ona bitişmesin! Öncesini ise sonrasında gelen harfin kendisine bitişmediği altı harften birisi yapmıştır. Hz. Dâvud Hz. Âdem’den isimlerdeki mertebesinin üçte ikisini aldığı gibi Hz. Muhammed (sav) de üçte ikisini almıştır; bu harfler mim ve dal (m-d) harfleridir. Bununla birlikte Muhammed adı bütünüyle bitişik harflerden oluşurken kendisinden sonra gelen harfe bitişmeyen harf ismin sonunda gelmiştir. Böylece önce gelen harf bitişirken kendisi ardından gelen herhangi bir harfe bitişmez. Bu durum Hz. Peygamber’in ‘Bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i dost edinirdim, fakat arkadaşınız Allah’ın dostudur.’ hadisinde dile getirilir. Böylece ona bitişilirken kendisi hiç kimseye bitişmemiştir. Bu yönüyle Hz. Muhammed iki bakımdan Hz. Âdem’le benzeşmiştir: Birincisi Âdem ismine göre kendi isminin bitişik harflerden meydana gelmesiyle ortaya çıkan ters benzeşmedir. Âdem ismi ise Dâvud ismi gibi ayrık harflerden oluşur.
Menzili ‘ Derileri her olgunlaştığında başka derilerle değiştiririz’ (en-Nisa 4/56) Ayeti Olan Kutub’un Halinin Bilinmesi

Alevlerle deriler piştikçe ve olgunlaştıkça / Allah azap karşısında derileri değiştirir /

Allah’ın kazası bitene kadar böyle sürer gider / Bir grup cehennemde ebedî kalır bu nedenle

Allah onlardan ve onların üzerinde yaratır / Sual sona erince, bir şahitlik

Şahitlik yerine getirilince / Yeni ve büyük bir nimet elde ederler

Allah onlardan haber verirken şöyle demiştir: ‘Derilerine niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz diye sorduklarında, derileri onlara ‘bizi Allah konuşturdu. der.’ (Fussilet 41/21)
Yani size karşı şahitlik yapmamızı isteyen bizzat Allah’dır. Onlar şahitlikleri kabul edilip sözleri Allah katında geçerli-güvenilir şâhitlerdir. Deriler, dünyada yöneticileri ve âmirleri mesâbesindeki nefs-i nâtıka ve hayvânî nefsin kendilerini kullandıkları işlerden razı değillerdi. Bu itibarla nefs-i nâtıka derilerin üzerinde olduğu gibi kulak, göz, dil, el, mîde, cinsel organ, ayak ve kalb üzerinde de hüküm sâhibi ve yöneticidir. Derilerin böyle adlandırılmış olması,dayanıklılığından kaynaklanır. Çünkü onların zâtî özellikleri yaralanma, vurulma, yanma, ısınma, üşüme gibi bütün nâhoş şeyleri hissetmektir. Duyu deriyle gerçekleşir ve deriler güçlükleri algılamada hayvânî nefsin yardımcısıdır. Bu itibarla insanda deriden daha dayanıklı bir kısım yoktur ve bu nedenle Allah onu deriyle örtmüştür. Derinin olgunlaşması ve pişmesi yükümlü nefsin azabının sebebiyken bu esnada deri duyulur azab içinde nimet görür. Bir âşık şöyle demiş:

Şöyle bir bela duydunuz mu? . Bir yönü iyi bir yönü hasta

Azab ederken nimet verir / Nimet verirken azab eder .

İbn Sînâ’da Estetik Perspektif: Varlığın Aşkın İlke’sinden Kozmosa

 

İslâm entelektüel geleneğinde dört başı mamur bir ‘Vâcibü’l-vücûd Metafiziği’ kurmuş ve kendisinden sonraki Müslüman düşünürleri bir biçimde etkilemiş bulunan İbn Sînâ eş-şifâ adlı felsefe külliyatının el-İlâhiyyât (Metafizik) kısmında estetik form kavramını ontolojik bir izahla temellendirir. Bu izahın bel kemiğini oluşturan ve aynı zamanda bir güzellik felsefesi içeren fikirler zincirini şöyle ele alabilir ve yorumlayabiliriz: En yüksek düzeydeki varlık cevherini temsil etmesi ve insan rûhunun en yüksek düzeydeki algılarına konu teşkil etmesi bakımından sırf aklî diyebileceğimiz bir mâhiyet düşünülecekse; bu mâhiyet algılanmış olma değeri ve hiçbir biçimde eksiklik veya kötülük içermeme bakımından sırf iyi ise; en aşkın düzeyde yetkin ve bir olma anlamında her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh ve bu nitelikleriyle her bakımdan eşsiz ve biricik ise, böyle bir mâhiyete sâhip varlığın güzellik (cemâl) ve görkeminden (behâ) daha yüce bir güzelliğin, daha üstün bir görkemin olması imkânsızdır. (Felâ yekûnu cemâl ve behâ fevka en tekûne’l-mâhiyye ‘ akliyye mahza, hayriyye mahza, berî’e ‘ an küllî vâhid min enhâi’-baka, vâhide min cihe). Yani Sırf Akıl ve Sırf İyi ve Mutlak Bir olan varlıktan daha güzeli ve daha görkemlisi mümkün değildir. (Felâ yekûnu cemâl ve behâ fevka en tekûne’l- mâhiyye ‘ akliyye mahza, hayriyye mahza, berî’e ‘an küllî vâhid

Bir İsmin Müsemmâsı

 

İlhan Kutluer’in Felsefî Gök Kubbemiz (İZ Yayıncılık) kitabının Bir İsmin Müsemmâsı başlıklı bölümünün birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“ İslam felsefesinin neliği etrafındaki tartışmaların alacakaranlığına biraz ışık tutabilmek ve bu yönde zihinsel bir çerçeve oluşturmak için son derece basit bir terminolojik şemaya müracaat edeceğiz: İslam x Felsefe x Tarih. İslam felsefesi tarihi alanına ismini veren üç terim. Bu terimleri uygun bir referans çerçevesi içinde yan yana getirebilmeyi ne ölçüde başarabilirsek, İslam felsefesi tarihi çalışma alanını efrâdını câmi ağyarını mâni şekilde sınırlamamız ve bu istikâmette önerilerde bulunmamız o derecede mümkün olacaktır.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki İslam felsefesi teriminde İslam geçiyor olması bazı kafa karışıklıklarına sebep olmaktadır. Bunu aşmak için -özellikle akademik araştırmalarda- İslamın iki anlamda kullanıldığı hatırlanmalıdır: Din olarak İslam, medeniyet olarak İslam. Din olarak İslam ilâhî kaynaklı, ilkeleri sâbit, tarih-ötesi ve evrensel olan Kur’an vahyinde ve onun nebevî örnekliğinde ifadesini bulur. Buna karşılık medeniyet olarak İslam, Müslümanların, esasları Kur’ân ve sünnet’te bulunan hakîkat öğretisinin kurucu idealleri istikametinde ve zaman-mekân şartları içindeki yürüyüşünün tarihsel, beşerî ve birikimsel tezâhürüdür. İslam medeniyeti tarihinde ilmî faaliyet bir bakıma İslâm’ın bu iki anlamına uygun olarak iki bakış açısını gerekli kılmıştır. Bunlardan ilki din olarak İslam tasavvurundan hareket eden, onun temel metinlerini (nasslarını) mevzû, mebde ve mesele edinen, bu metinlerde ifadesini bulan itikad, ahlak, hukuk ve ibadet değerlerini hayata geçirmek gayesindeki şer’î ilimlerdir. Bunları tefsir, hadis, fıkıh ve kelam ilimleri şeklinde sayabiliriz.

(İlhan Kutluer’in İZ Yayıncılık’tan çıkmış Felsefî Gök Kubbemiz kitabı, s.15)

Bir İsmin Müsemması

 

İslam felsefesinin neliği etrafındaki tartışmaların alacakaranlığına biraz ışık tutabilmek ve bu yönde zihinsel bir çerçeve teşkil etmek için son derece basit bir terminolojik şemaya müracaat edeceğiz: İslam x Felsefe x Tarih. İslam x felsefe x Tarih. İslam felsefesi tarihi alanına ismini veren üç terim. Bu terimleri uygun bir referans çerçevesi içinde yan yana getirebilmeyi ne ölçüde başarabilirsek, İslam felsefesi tarihi çalışma alanını efrâdını câmî ağyarını mâni şekilde sınırlamamız ve bu istikamette önerilerde bulunmamız o derecede mümkün olacaktır.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki İslam felsefesi teriminde İslam geçiyor olması bazı kafa karışıklıklarına sebep olmaktadır. Bunu aşmak için —özellikle akademik araştırmalarda— İslam’ın iki anlamda kullanıldığı hatırlanmalıdır. Din olarak İslam, medeniyet olarak İslam. Din olarak İslam ilâhî kaynaklı, ilkeleri sabit, tarih-ötesi ve evrensel olan Kur’an vahyinde ve onun nebevî örnekliğinde ifadesini bulur. Buna karşılık medeniyet olarak İslam, Müslümanların, esasları Kur’an ve sünnette bulunan hakîkat öğretisinin kurucu idealleri istikâmetinde ve zaman- mekân şartları içindeki yürüyüşünün tarihsel, beşerî ve birikimsel tezahürüdür. İslam medeniyeti tarihinde ilmî faaliyet bir bakıma İslâm’ın bu iki anlamına uygun olarak iki bakış açısını gerekli kılmıştır. Bunlardan ilki din olarak İslam tasavvurundan hareket eden, onun temel metinlerini (nasslarını) mevzû, mebde ve mesele edinen, bu metinlerde ifadesini bulan itikad, ahlâk, hukuk ve ibadet değerlerini hayata geçirmek gayesindeki şer’î ilimlerdir. Bunları tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm ilimleri şeklinde sayabiliriz. Tasavvufî bilgiye gelince, ‘ marife’nin bir ilimler (ulûm) sisteminde metafizik ve/veya ahlâk öğretisi olarak mevki ihraz ettiği her durumda, bazı klasik tasniflerde rastlandığı gibi tasavvufu da şer’î ilimlere eklemeliyiz. Elbette bu ilimler oluşum ve gelişimleri itibariyle tarihsel bir süreç içinde tedevvün etmiş, dinî esaslar, tarihsel problemler ve aklî deneyimlerin diyalojik ilişkisiyle kendi birikimlerini üretmişlerdir. Bununla birlikte temel mevzûu, referansı ve meselesi maaş olduğu için metodolojik açıdan bu ilimler klasik gelenekte şer’î / dinî / naklî / vaz’î sıfatlarıyla nitelenmiş olup günümüzde yaygınlaşan kullanımda ise İslâmî ilimler olarak anılmaktadırlar. Vakıa araştırma yöntemleri belli ve bu yüzden ilim adını almayı hak etmiş ilmî çalışma alanlarının hepsi özünde ‘İslâmî’dir, İslâmî bir değer taşır ancak ilimlerde şer’î olan / olmayan ayırımına gidilmiş olmasının metodolojik anlamı bu yazının konusu değildir.

Şer’î ilimler içinde kelâm ilmînin sadece dinî itikadın formülasyonu, temellendirilmesi ve müdafaası olmakla kalmayıp bu işini yaparken teşekkül döneminden beri başvurduğu felsefe metinlerinin etkisiyle bir kozmolojik teoriye ulaşmak istediği ve hattâ giderek bir dinî metafizik olmaya yöneldiği bilinmektedir. Tasavvuf söz konusu olduğunda da bu manevî gelişim disiplininin bazı geç dönem üstadları da psikoloji, ahlâk ve metafizik söylemlerinde felsefenin dilini kullanmaya başladığı ve giderek tasavvufu bir metafizik ilmi olarak kurmaya yöneldiği gözlenmektedir. Bu açıdan bakılırsa şer’î ilimler kategorisindeki bu iki disiplinin felsefî diyebileceğimiz entelektüel boyutlara sahip olduğu açıkça görülecektir. Hattâ zaman zaman kelam, felsefe ve tasavvufun alternatif metafizikler olarak kavrandığını da bilmekteyiz. Tabiatıyla bizi burada İslam entelektüel geleneğinin üç büyük tezahüründen el-felsefe ilgilendirmektedir ki terim olarak el-felsefe, dinî ilimler ya da naklî ilimlere mukabil felsefî ilimler ya da daha yaygın tabirle aklî ilimler olarak anılannilimler sistemini ifade eder. Metodolojik olarak aklî niteliği belirgin hattâ belirleyici olan felsefî ilimler, medeniyet olarak İslâm’ın “ulûm” tasniflerinde şematik olarak ifadesini bulmuş entelektüel tezahürleridir. Şu halde İslam felsefesi çalışmak ‘medeniyet olarak İslam’ın başlıca entelektüel tezahürlerinden birini çalışmak demektir.

Göçtü Kervan Kaldık Dağlar Başında

 

Yunus Emre

Ah nice bir uyursun, uyanmaz mısın? Göçtü kervan kaldık dağlar başında. Çağrışır tellallar inanmaz mısın? Göçtü kervan, kaldık dağlar başında

Emir (i) hac göçeli hayli zamandır, Muhammed cümleye dindir, imandır. Delilsiz gidilmez, yollar yamandır, Göçtü kervan, kaldık dağlar başında.

Bülbül olup dost bağında ötegör İyi amellerle yükün tutagör Efendimin kervanına yetegör Göçtü kervan kaldık dağlar başında

Bülbül olup dost bağında ötegör İyi amellerle yükün tutagör Efendimin kervanına yetegör Göçtü kervan kaldık dağlar başında

Yunus sen bu dünyaya niye geldin? Gece gündüz Hakk’ı zikretsin dilin Enbiyaya uğramaz ise yolun, Göçtü kervan, kaldık dağlar başında