Câmî ve Tasavvuf

 

Câmî‘nin sûfî, âlim, şâir, idârecilerin dostu gibi şahsiyetinin birtakım özellikleri arasında ilk akla gelebilecek olan, muhakkak ki birincisidir. Bunu, Câmî’nin kendi tutumunun yanı sıra en yakın şakirdlerinden birisi olan Abdulgafûr Lârî’nin görüşleri de desteklemektedir: Câmî’nin ilmî ve edebî faaliyetleri, Lârî’nin sözlerine göre, Nakşibendîliğin gerekleri doğrultusunda ma’nevî yetkinliğinin gizliliğini temin eden unsurlar konumundaydı. (dipnot: Lârî, s.3,9; Bâharzî, s. 125.) Câmî’nin Herat ya da başka yerlerde idarecilerle yakınlığına gelince, bunlar genellikle, tıpkı Nakşibendîliğin önemli isimlerinden olan arkadaşı Hâce Ubeydullah Ahrâr’ın (v.1490) yaptığı gibi, dertlerine çare arayan veya af dileyen kimseler adına kurulan ilişkilerdi. Fakat aynı zamanda Câmî’nin kudret sahiplerinin verdiği değerli hediyeleri geri çevirmediğini de kaydetmek gerekir.

Câmî’nin -o dönemde hem Maverâünnehr hem de Horasan’da hızla yükselen bir tarîkat olan Nakşibendîliğe intisâbı, onun tasavvufî ta’lim ve terbiye anlayışı açısından önemli bir konuma sahipdi. Tarîkatla tanışması, daha çocukluk yıllarında iken başladı. Şöyle ki; tarîkata adını veren Hâce Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (v.1389)’in en önemli halîfelerinden Hâce Muhammed Parsâ (v.1419) hacca giderken Herat’ dan geçer (1419); burada Câmî’nin babası, bu mübarek insandan feyizlenmesi için onu omuzlarının üstüne kaldırdı. Sonraki yıllarda bu olayı hatırlarken, Câmî, sarsılmaz bir şekilde Nakşibendîliğe bağlanmasına yol açan şeyin bu karşılaşma olduğunu dile getirmiştir. (dipnot: Kâşifî, I, s.242; Câmî, Nefehât, s.397-398). Câmî’nin Nakşibendîliğe bağlılığı, iki kuşaktan Bahâeddîn Nakşibend silsilesine bağlanmış olan Sâdeddîn Kaşgarî’ye (v. 1456) intisâb etmesiyle ortaya çıktı. Semerkand’da ilim tahsil etmek üzere Herat’daki tutkulu bağlılıktan ayrılmış olmak Câmî’ye çok ağır geliyordu ve bir gece, bu ayrılığın acılarıyla baş başayken, rüyasında, Allah’dan başka herkesin dostluğundan vazgeçmenin mümkün olduğunu ve bundan dolayı yalnızca O’na yönelmesini söyleyen Kaşgarî’yi gördü. Bunun üzerine alelacele Herat’a dönerek kayıtsız şartsız bir şekilde kendisini Kaşgarînin yoluna adadı. Bu, Kaşgarî’nin de uzun zamandır arzu ettiği bir şeydi. Kaşgarî, Herat’daki Cuma Mescidi’nde her namazdan önce ve sonra müridlerine ders verirmiş ve ne zaman Câmî yanlarından geçerse şöyle dermiş: “O çok yetenekli bir gençtir; beni kendisine hayran bıraktı; fakat onu nasıl yakalayacağımı bilemiyorum.” Câmî’nin dönüşünden sonra ise memnûniyetini şöyle dile getirdiği anlatılır: “Sonunda doğan tuzağa düştü, Allah bu gençle tekrar buluşmayı nasib etti”. (dipnot: Kâşifî, I, s.239-240) Bu iki şahsiyet arasındaki muhabbet, Câmî’nin, bir süre sonra Kaşgarî’nin torunlarından birisiyle evlenmesiyle daha da pekişmiştir.

Fakat bu dönüşten hemen sonra Câmî, toplumsal ilişkilerini bütünüyle bir tarafa bırakıp geçici olarak inzivâya çekilmiştir. Şöyle ki; halvetten ilk çıktığı zaman muâşeret âdâbını unutmuştu. Bu inzivânın amacı, toplumdan tamâmen uzaklaşmak değil; yalnızca belirli bir süre için nefsi dünyadan arındırmaktı. Nakşibendîliğin “halvet der encümen” (halk içinde yalnızlık) ilkesi doğrultusunda hareket eden Câmî, çok geçmeden yeniden Herat ve dışındaki toplumsal, entelektüel ve hattâ siyâsî faaliyetlerine başladı. Nitekim halveti tercih ettiğini ifade ederken, dindarlık bahanesiyle kendisini çevresinden soyutlayanlara ilişkin sıkça yerici ifadeler kullanmıştır. (dipnot: Bâharzî, s. 226) Câmî’nin tasavvufî ilgisi, daha genç yaşlarında Herat ve Semerkand’da ne kadar hünerli olduğunu gösterdiği resmî ilimlerle uğraşmasını inkıtaa uğratmadığı gibi, alışılmışın dışındaki ilmî nâiliyetlerine eşlik eden tekebbür duygusundan da kendisini tam anlamıyla âzâd etmemiş gibi görünmektedir. Bunu bir çelişki gibi görmemek gerekir; zira çoğu kimse Kâşifî’nin de belirttiği gibi, Hacegân (Nakşibendî şeyhleri ve bunların Mâveraünnehr’deki yakın selefleri)’nin yolunda yürümenin aklî ve ilmî yetileri pekiştirdiğine inanıyordu. (dipnot: Kâşifî, I, s.237) fakat Câmî’nin Herat’daki erken dönem hocalarından birisi olan Şehâbeddîn Muhammed Câcermî, onun Kaşgârî’ye intisâbından dolayı duyduğu memnûniyetsizliğini dile getirmekten çekinmemiştir; Kâşifî, I, s. 240)

(Prof. Dr. HAMİD ALGAR’ın NAKŞİBENDîLİK (insan yayınları, genişletilmiş 3. Baskı) Kitabından.

No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked