Uncategorized Posts

“Mûsevî Kelime”de İçkin “Ulvî Hikmet Beyânındaki Fas’tan alıntılar

 

“Ulvî Hikmet”in “Mûsevî Kelime”ye izâfesine (katılmasına) sebep budur ki: Mûsâ (a.s.) rusül-i kirâmın bir- çokları üzerine vücûh-i adîde (birçok benzerler) ile rüchân sâhibidir (üstünlük sâhibidir) ve mertebesi onların mertebesinden yücedir. Birinci vecih A’râf, 7/144) kerîm âyetinde buyrulduğu üzere Mûsâ (a.s.) vâsıtasız Allah’dan ahz etmiştir (almıştır). İkinci vecih: Bir hadîs-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere Allah Teâlâ Tevrât-ı şerîfi ilâhî isimlerinden birini tevsît buyurmaksızın ( aracı kılmaksızın) kendi nefsiyle kitâbet etti (kâtiplik etti). Üçüncü vecih: Mûsâ (a.s.)ın isimler topluluğuna nispeti, (S.a.v.) Efendimiz’in cem’iyyetine yakındır. Zîrâ kendisinin zevkı ism-i Zâhir üzerine olduğundan, yüce meşrebinde tenzîh gâlib idi. İsm-i Bâtın hükümlerinden de haz istihsâl ederek Muhammedî zevk üzere tenzîh ile teşbîh arasını toplamak için kendisine anlam olarak “Hasta oldum, hatırımı sormadın; acıktım, doyurmadın” gibi celîl hitâblar vârid oldu. Ve Bâtın ismine taalluk eden ledün ilimleri zevkiyle de zevklenmiş olması için Hızır (a.s.)ın sohbetine teşvîk buyruldu. Nitekim bu şerîf Fas’ta açıklanacaktır. Dördüncü vecih: Ümmet çokluğu hasebiyle rusûl-i kesîre üzere fazl ve rüchânının sübûtudur. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, kendilerine ümem (ümmetler) arz olunduğu vakit, enbiyâdan bir nebînin ümmetini, Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden daha çok görmediklerini hadîs-i şerîflerinde beyân buyurmuşlardır. Beşinci vecih: Fir’avn Nâzıât,79/24’e ilişkin “Ben sizin en yüce Rabbinizim” diyerek ulviyyet davası etmişdi.

CHP Genel Başkanı Ö.Özel Batı’ya “Bizi Kurtar!” mı demek istedi?

 

Gece Görüşü’nde Hande Fırat başlıkta belirttiğim soruyu yani Özel’den Batı’ya “Bizi Kurtar! mı?” sorusu ekrandan, o konuşmaya başlarken kaldırıldı. Daha sonra da Özel’den Avrupa Konseyi Başkanı’na (Antonio Costa’yı kastederek) “5 dakika bile görüşemedik!” demesi ilginç oldu. Bu arada ekranda “ Sosyalist Costa, Özel’i yok mu saydı?” cümlesi yer aldı. Ardından “Özel de mi arkadan hançerlendi?”Sorular bitmiyor: “CHP’de Özel’e kumpas mı söz konusu? Bitmiyor sorular: “CHP’de Kim Hançerle dolaşıyor?” Bu arada Zafer Şahin İsmail Dükel’le tartışıyor. ÖZEL’İN BİRÜTÜS’Ü KİM? , ÖZEL DE Mİ ARKADAN HANÇERLENDİ? soruları ard arda ekranda. Ayrı bir konu: SÜREÇ BAŞLADI… MAAŞLAR NE OLACAK? HANDE FIRAT KONUKLARIYLA DEĞERLENDİRiYOR

Türkiye-Sudan ortak belleğinde bir emir eri: Sudanlı Musa

 

Osmanlı-Sudan ilişkilerinin kültürel ve toplumsal düzeylerdeki en dikkat çekici örneklerinden biri, “Sudanlı Musa” veya dönemin kayıtlarında geçen adıyla “Zenci Musa”dır. Onun hikâyesi, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika ile temasının ne kadar derin ve çok katmanlı olduğunu hem de imparatorluk aidiyetinin etnik, coğrafî ve sınıfsal sınırları aşan bir kimlik inşası ürettiğini göstermesi açısından ender rastlanan bir örnek teşkil eder. Sudan kökenli olup Osmanlı toplumunda yetişen Musa, 20. yüzyıl başlarında imparatorluğun en çetin askerî operasyonlarında görev almış; bir Osmanlı subayının emir eri olarak başladığı askerlik hayatında hem sadakati hem fedâkârlığı hem de çok gönlü kabiliyetleri ile dikkati çekmiştir.

Sudanlı Musa’nın Osmanlı savaş tarihindeki görünürlüğü, esasen Kuşçubaşı Eşref ile kurduğu yakın bağ üzerinden şekillenir. Trablusgarp Savaşı’nda Eşref’in emir eri olması, onu klasik bir piyade neferi olmaktan çıkarıp Teşkilat-ı Mahsûsa’nın en güvenilir saha elemanlarından birine dönüştürmüştür. Trablusgarp, Balkan Savaşları, Sina-Filistin hattı ve Yemen gibi farklı coğrafyalarda yürüttüğü faaliyetler Musa’nın yalnızca askerî cesaretini değil, aynı zamanda stratejik aklını ve görev bilincini de yansıtır. Özellikle Yemen cephesinde Osmanlı altınlarının kuşatma altındaki birliklere ulaştırılması sürecinde üstlendiği rol, onun “fedai” kimliğinin oluşmasında belirleyici olmuştur. Bu operasyon, sonradan hem hatıralara hem de modern tarih yorumlarına “sadakatin sınandığı an” olarak geçmiştir.

Merhum Mehmet Akif’in hayatına dair Prof.Dr. İsmail Kara’nın yazısından(DerinTarih,Sayı:165/ Aralık 2025) alıntılar

 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın bu yazısı başındaki şu anlamlı cümlesiyle başlıyor: “Akif’in hayatını bir şair, düşünce ve mücadele adamının, bir ahlâk abidesinin hayatı olarak yazmaya çalıştım.” Munise Şimşek’e söyledikleri de şöyle:

Türkiye’de üzerine en fazla çalışma yapılan isimlerden biri olmasına karşın Akif biyografilerinde tüm dişliler yerli yerine oturmuş, tüm halkalar tamamlanmış değil. Geçen ay yayımlanan Mehmet Akif Ersoy: Şair Bir Mütefekkirin Dünyası adlı çalışma millî şairimizin üzerinde gölgelerin dolaştığı yönlerine ve özellikle de entelektüel biyografisine katkıda bulunmaya matuf. Vefatının 89. Sene-i devriyesinde hem Mehmet Akif’i yâd etmek hem de kitap hakkında daha ayrıntılı bilgi almak amacıyla yazarı Prof. Dr. İsmail Kara ile sohbet ettik. Konuşan Munise Şimşek Fotoğraf Mehmet Özçay

Siz Akif hakkında birçok metin kaleme aldınız ama bunlar daha ziyade onun fikir dünyasına ve eserlerine dairdi, şimdi ise bir biyografi kaleme aldınız. Bu planladığınız ve yıllar içinde hazırlığını yaptığınız bir çalışma mıydı?

Tespitiniz esas itibariyle doğru. Benim Akif çalışmalarım ağırlıklı olarak onun düşünce dünyası etrafında teşekkül etmişti bugüne kadar. İstiklal Marşı üzerine düşünce tarihi zaviyesinden bir kitap neşrettim. Asım kitabının şerhi başta olmak üzere bir iki metin daha yazacağım kısmet olursa. Bir de Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi’nden itibaren metinlerine dair derlemeler yaptım. Yakın senelerde bir talebemle birlikte vefatından sonra ona dair yazılan metinleri derledik. Sessiz Yaşadım adıyla ve hacimli bir kitap olarak neşredildi. Ayrıca onun her türden görselleri üzerinde de bir miktar çalıştım, çalışıyorum. Ama bunlar arasında onun biyografisini yazmak yoktu. Kitapların da bir kaderi, bir hikâyesi var; bizimle beraber, bizden ayrı…

Peki hocam nedir o hikâye?

Akif’in yüksek tahsilini yaptığı Baytar ve Ziraat Mektebi’nin arazisi üzerinde kurulan bu okulun tarihî binasını da kullanan Zaim Üniversitesi kendi hafızasını oluşturmak için bir iki kitap hazırlatıp yayınlamağa niyetlendi. Normal olarak bunlardan biri de Akif’e dair olacaktı. Bu ders yılı başına kadar orada hoca olduğum için bu kitabı bana teklif ettiler. Zevkle kabul ettim -laf aramızda Mehmet Akif ve Nurettin Topçu ile ilgili teklif ve davetleri mücbir sebep yoksa geri çevirmeyiz- ve bu kitap ortaya çıktı.

Akif ülkemizde en çok çalışılan isimlerden biri. Gerçekten yeni bir biyografiye ihtiyaç var mıydı?

Haklı ve yerinde bir soru. Vefa göstermek ve hakkı teslim duygusuyla söyleyelim; Akif’in sağlığında basılan Süleyman Nazif’in eseri dışta tutulursa, vefatının hemen akabinde telif edilen ve yayımlanan Eşref Edib’in, Mithat Cemal’in, -çok geç basılan- Hasan Basri Çantay’ın hacimli eserlerinden itibaren Mehmet Emin Erişirgil’in, Fevziye Abdullah Tansel’in, yakın zamanlarda Ertuğrul Düzdağ’ın, Alim Kahraman’ın biyografi çalışmaları neşredildi. Ayrıca Cemal Kutay, Beşir Ayvazoğlu, Dücane Cündioğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu Akif’in hayatının bazı dönemlerine eğilen çalışmalar yaptı.

Fîhi Mâ Fîh 45. Fasıl’dan alıntılar

 

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin bu eserinin (Tercüme: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: merhûm Dr. Bu Bu Selçuk Eraydın, İZ Yayıncılık: 82, 8. Baskı; İstanbul, 2009) Kırkbeşinci Fasıl’ının birkaç yerinden alıntılar:

“Halkın nazarı bâtına vâki’ olmaz. Onlar zâhir-bîndirler ( dışına bakanlardır). Avâm zâhire uyunca, onun vâsıtası ve bereketi ile bâtına (içe) yol bulurlar. Nihâyet Fir’avn da, bir büyük ictihâd, ihsân bolluğu ve hayr yayma gösterdi. Ancak inâyet mazharı olmadığından, şüphesiz o tâat ve içtihâd ona ışık bağışlayan olmadı ve cümlesi örtülü kaldı. Bu âlem de Hak ızhârı mahallidir. Müsbit ve nâfî (isbat edici ve faydalı) olmaksızın bu mahalle bir revnak (süs) bulunmaz; ve her ikisi de Hak mazharıdırlar.

Yârân emîrin huzûruna gittiler. Onlara gazab edip dedi ki: “Bunların hepsinin burada ne işi vardır?” Cevap verdiler ki: “Bizim izdihâmımız ve kesretimiz, bir kimseye zulm etmek için değildir. Sabır ve tahammül husûsunda kendimize muâvenet ve yekdiğerimize tenâsur içindir. Nitekim ta’ziye husûsunda halk toplanır. Bu ictimâ’ ölümü def’ etmek için değildir. Garaz ancak musîbet sâhibini mütesellî kılmak ve hâtırından vahşeti def’ eylemektir. Zîrâ “Mü’minler nefs-i vâhide gibidir” buyrulmuştur.

Dervişler bir ten hükmündedir. Eğer a’zâdan bir uzuv, derde giriftâr olursa kalan uzuvlar müteellim (üzgün) olur. Göz görmekten, kulak işitmekten ve dil söylemekten kalır ve cümlesi o mariz uzuvda toplanırlar. Dostluğun şartı, kendisini dosta feda etmek ve dost için kendisini kavgaya atmaktır. Zîrâ cümle yüz bir şeydir ve bir bahra gark olmuştur. Îmân eseri ve İslâm şartı budur. Ten tarafına çeken bir dost, can tarafına çeken bir dosta benzer mi? Mü’min kendisini Hakk’a feda ettiği vakit belâdan ve el ve ayağının kesilmesi korkusundan hiç endişe eyler mi? “Sâhirler Fir’avn’a dediler ki, senin fiilinden bize zarar yoktur; biz Rabbimize döneriz” kerîm âyetinde işâret buyrulduğu üzere, mademki Hak tarafına gidiyor, el ve ayağa ne ihtiyaç vardır? El ve ayağı kendi cânibinden (tarafından) bu tarafa sefer edesin diye verdi. Mademki el ve ayağı yaratan tarafına gidiyorsun, eğer elden gidip, ayaktan düşerek sahare-i Fir’avn gibi elsiz ve ayaksız olursan ne gam vardır. Kıt’a: Tercüme: “Yâr-i sîmberin elinden zehir içmek mümkündür. Onun acı sözü şeker gibi yenip yutulabilir. O hakîkî mahbûbun nezdinde lezzet-âver olan tuzdan pek çok bulunur. Tuz bulunan bir yerde ise, ciğer yemek mümkindir.”