Uncategorized Posts

“Mağfiret, muhabbet alâmetidir.”

 

FÎHİ Mâ FÎH isimli Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin eseri (Tercüme : Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: Dr. Selçuk Eraydın (İZ Yayıncılık, 8. Baskı, İstanbul, 2009)

Merhum Ahmed Avni Konuk’un, farsça aslından yapmış olduğu bu tercüme eseri, günümüz okurlarına ulaştırmak istedik. Bu güzel eserin, gönüllerimizin inbiği; kimliğimizin mühürü, uzun ve meşakkatli hayat yolumuzun rehberi olması dileğimizdir. Dr. Selçuk Eraydın Erenköy 17 Aralık 1993 (Kitabın TAKDİM başlıklı bölümünden kısa alıntı.)

Alıntılar :

“Ham ervâh (rûh’un çoğulu) olanlar, pişkin ve yetişkin zevâtın hâlinden anlamazlar. O halde sözü kısa kesmek gerektir vesselâm.”

“Ma’lûm olduğu üzere ehlullah cevâmiu’l-kelîmdir (birçok ma’nâyı kendinde toplayan).

Latîf kitâbdan havâs ve avâmın nasîbi vardır.

Gerek Mesnevî-i Şerîf’in ve gerek Fîh i Mâ fîh’in üslûbu, kelâmullâh’ın latîf üslûbuna UYGUN DÜŞMÜŞ OLDUĞUNDAN, zâhir sûretde ARALARINDA münasebet görülemeyen cümlelerin latîf manâları mütâliîn-i kirâmca ONA GÖRE etraflıca düşünülmelidir. O’nun hâli atâ ve bahşiştir. Verir, almaz. Hak Teâlâ buyurur: “Ey benim nebiyy-i zîşânım! esirlerden elinizde olanlara de ki, eğer ALLAH TEÂLÂ’NIN ezelÎ İLMİNDE KALBLERİNİZDE hayır ve ÎMÂN VARSA, sizden alınan fidyeden hayırlısını, size verir VE GÜNAHLARINIZI BAĞIŞLAR. ALLAH Teâlâ gafÛr ve rahÎmdir.

NAZMEN TERCÜME: “Dağa bir kuş konup da UÇSA EĞER / Dağa noksan, ziyadelik gelmez”

Doğru olunca, o eğriliklerin cümlesi kalmaz. Sakın ümidi kesme ! Padişahlar ile musâhabet, baş gitmek ihtimali olmasından dolayı muhataralı değildir. Baş bugün olsun; yarın olsun gitmeğe müstaiddir; fakat o,bu yüzden muhatalıdır ki, ONLAR, KUVVETLENİP ejderha olmuşlardır. “Kim ki zâlime muîn olur ise, Allah teÂLÂ O ZÂLİMİ ONUN ÜZERİNE MUSALLAT KILAR.”

“KADIN ve oğullar VE KANTARLAR İLE ALTIN VE GÜMÜŞ VE TÂMMÜ’L-HİLKA HÜNERLİ VE NİŞANLI ATLAR; DEVE; ÖKÜZ; KOYUN VE EKİN ŞEHVETİNE VE ARZUSUNA MUHABBET; NÂS İÇİN TEZYÎN KILINDI. İŞTE DÜNYA HAYATININ metâı!”

“Düne ayna tutmak”

 

“Bağdat, Ağustos 1099.

Ulu kadı Ebu Saad el-Haravî sarıksız, kafası matem işareti olarak kzınmış bir şekilde, el- Mustazhir- billah’ın geniş divanına bağırarak girer. Peşinde, gözü yaşlı bir sürü yoldaşı vardır. Bunlar onun her sözünü gürültülü bir şekilde onaylamakta ve tıpkı onun gibi, kazıtılmış kafanın altında haşmetli bir sakaldan meydana gelen tahrik edici bir görüntü sunmaktadırlar. Sarayın önde gelenlerinden birkaçı onu sâkinleştirmeğe çalışır, ama onları horlar bir şekilde iten kadı, salonun ortasına doğru kararlı bir şekilde ilerler, sonra kürsüsünden konuşan bir vâizin coşkulu hitabeti içinde, mertebeleri hiç dikkate almaksızın herkese birden nutuk çeker.

Suriye’deki kardeşlerimizin deve eyeri ya da akbaba midesinden başka oturacak yerleri yokken, siz bir çiçek gibi uçarı bir hayatın içinde, huzurlu bir güvenliğin gölgesinde uyuklamağa nasıl cüret ediyorsunuz? ne kadar çok kan döküldü! Ne kadar çok güzel kız, tatlı çehrelerini utançtan elleriyle örtmek zorunda kaldı! Yiğit Araplar hakârete alıştılar mı ve kahraman İranlılar şerefsizliği kabul mü ettiler?

Arap vakanüvisler, bu “gözleri yaşlarla dolduracak ve kalpleri coşturacak bir konuşmaydı” diyeceklerdir. Konuşmay duyan bütün oradakiler iç çekmeleri ve ağlamalarla sarsılmşlardır. Fakat el Haravi, onların hıçkırıklarını istememektedir.

Kılıçlar savaş ateşini canlandırdığında, insanın en kötü silahı gözyaşı dökmektir, der”

Lübnan asıllı dünyaca ünlü yazar Amin Maalouf, bu anekdotu, kült eseri Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri’nin girişinde aktarır. Hikâyenin devâmı, eserin 81’inci sayfasında şöyle anlatılır: “Ebu Saad el Haravi, 19 Ağustos 1099 Cuma günü, arkadaşlarını BAĞDAT ULU CAMİİ’ne götürür. ÖĞLEN OLUP DA MÜMİNLER DÖRT BİR YANDAN Cuma namazını kılmağa GELİRLERKEN, ramazan olmasına rağmen SAYGISIZ BİR ŞEKİLDE yemek yemeğe başlar. Birkaç SANİYE İÇİNDE ETRAFINDA ÖFKELİ BİR KALABALIK BİRİKİR., askerler onu tutuklamak üzere yaklaşırlar. ama ebu saad ayağa kalkar ve etrafındakilere sükûnetle, binlerce Müslümanın katledilmesi ve İSLÂMİYETİN kutsal yerlerinin TAHRİBİ k tamamen kayıtsız kalırlarken, birini;n orucunu bozması karşısında nasıl bu kadar altüst olmuş GÖZÜKEBİLDİKLERİNİ SORAR. böylece kalabalığı sus-pus ettikten sonra, suriye2nin uğradığı felaketleri ve özellikle de KUDÜS’ÜN BAŞINA GELENLERİ ANLATIR. İBN el-Esîr “Mültecîler ağladılar VE AĞLATTILAR” diyecektir.” Haçlı Seferleri özel sayısıyla OKURLARIN KARŞISINA ÇIKARKEN, tam olarak bu noktaya parmak basmak istedik. Taha Kılınç Derin Tarih GENEL YAYIN YÖNETMENİ

İsmet Özel’in “Henry Sen Neden Buradasın- 1 / 4. Baskı Şûle Yayınları:231, İsmet Özel Dizisi:25

 

Bu kitaptan alıntılar:

“Ruhumu yerlerde sürünür bırakmamak için ve esen rüzgârla sürüklenen bir ruhla yaşamayı nefsime yediremediğim için bana ne kadar imkân bahşedildiyse hepsini amaca yaraşır biçimde sarf ettim.”

“İnsanlardan kopuşumu (toplumsal yabancılaşmamı) hayıflanacak bir şey olarak anmıyorum. Dünyada sanatla /sanatlı eğleşmek bana şunu öğretti: Titizlik ahlâkın ta kendisidir. Kim ki titizliği benimsemiştir; hangi işi yapıyor olursa olsun üstünkörü yaşamayacaktır. (…) Asr-ı Saadet bile dayatmasız bir dönem değil. (…) Gel gelelim, dayatanlar hep istedikleri sonuca ulaşamadı. (…) Biz insanlar HANGİ ÇAĞDA YAŞAMIŞ OLURSAK OLALIM kendimizi ya özgürlük tutkusuna kaptırmış, YAHUT DAYATMANIN ağırlığı altında kalmış halde bulduk. İnsanlık bir şekle sahipse bu şekil baş eğmeler ve baş kaldırmalarla tanınabilir duruma gelmiştir. İnsanlık BİR ŞEKLE SAHİPSE BU ŞEKİL BAŞ EĞMELER ve baş kaldırmalarla tanınabilir duruma gelmiştir. klim kime; kim neye hangi gerekçelerden kalkarak ve hangi boyutta baş eğdi; baş kaldırdı? İnsanlığın resmini merak eden bu soruların cevabını arar. İnsanlık inişli çıkışlı bir güzegâhta hareket etti. Terakki ve tereddi MUTLAK DEĞİL. Tarihe göz attığımızda HAYATI HER ZAMAN KASVETİN YÖNETMEDİĞİNİ görebiliyoruz. Dolayısıyla HEM DÜNYA, HEM DE Türkiye DAYATMALARIN BASKISINDAN ZİYADE ÖZGÜRLÜKLE DOĞAN taahhütlerin HİSSEDİLDİĞİ DÖNEMLER GEÇİREBİLİYOR. Benim gençliğim bu dönemlerden birine denk geldi. Dolayısıyla BEN GENÇLİĞİMİ ÖZGÜRLÜK TUTKUSUNA KAPILMIŞ İNSANLARLA BİRLİKTE “YENİ BİR DÜNYA” KURULMASI İÇİN ELİMDEN GELENİ YAPMAKLA GEÇİRDİM. Elimden ne geliyordu? Şiir yazmak. (…)

1964 YAZI OLSA GEREK. Dalyan’da Edip Cansever’in YAZLIĞINDAKİ BİR sohbet esnasında, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ÖĞRENCİ OLDUĞUMU BENDEN İŞİTİNCE BALIKÇI NURİ GÜLÜMSEYEREK “sizin arkadaşlar müthiş işler yapıyorlar” dedi. Şiire olan yoğun ilgime NİSPET ETMESİ SEBEbiyle mi nedir, BENİM O “MÜTHİŞ” İŞLERİ YAPANLARDAN ve hatta ONLARIN ELEBAŞILARINDAN BİRİ OLABİLECEĞİMİ TAHMİN EDEMEMİŞTİ. DelikanlıLIK GÜNLERİMDE BAŞLADIĞIM VE KENDİMCE HİÇ PEŞİNİ BIRAKMADIĞIM BU MÜTHİŞ İŞLERİN BİR BELGESİ OKUMAKTA OLDUĞUNUZ SATIRLARI YAZDIĞIM GÜNLERDE RÜBAB-I ŞİKESTE’Yİ KARIŞTIRIRKEN KARŞIMA ÇIKTI. bir yüzüne mavi tükenmezle şunlar yazılmış: BAŞAK 405, KEMALİST 908, SOL 163. seÇİMİ kaybettik. İHANETE UĞRADIĞIMIZ İÇİN. Uğur Mumcu SEÇİM GÜNÜ AĞIRLIĞINI Kemalistler lehine koydu. Doğu Perinçek BİZİM TARAFA YARIM YAMALAK BİR SELAM VEREREK İLERLEYİP DOĞRUCA DAHA ÇOK SAYIDA TANIDIĞININ BULUNDUĞU DERİNDEKİ MASADA YERİNİ ALDI. BİR SÜRE SONRA DERİNDEKİ MASADAN BİR GÜRÜLTÜ KOPTU. DOĞU Perinçek AYAĞA KALKIP Uğur Mumc’nun yüzüne haykırdı; Senin gibi adamın masasında oturmam. Kadehini kaptığı gibi gelip bizim masaya oturdu bu BİR HATIRAT KİTABI DEĞİL, olmamalı. 6O’LI YILLARDAN BAŞLAYIP yirmi sene devam eden, hareketin hangi dokuya sahip olduğu anlaşılsın diye buraya aktardım. (…) NE CUMHURİYET TARİHİMİZ SÜRESİNCE; NE DE DAHA ÖNCELERİ TÜRKİYE’DE MÜSLÜMANLARIN MANDEPSİYE BASMAK DİYE BİR DERTLERİ, ENDİŞELERİ OLMADI. (…) Ne var ki, özellikle 1960 SONRASINDA GEREK SOSYALİST VE GEREKSE Müslüman tarafların “İKTİDAR” karşısında İLGİSİZ YAŞANTILARI OLMADI. İktidar ONLARA BİR ŞEYLER YAPTI VE TÜRKİYE bir yere geldiyse SOSYALİSTLERİN VE Müslümanların BAŞINDAN GEÇEN VAKIALAR SEBEBİYLE GELDİ. nERESİDİR GELİNEN YER? BUGÜN ARTIK BU SORUNUN CEVABINI MERAK EDEN kalmadı. (…) Birçokları ne olursa olsun VERİLECEK cevaptan korkuyor. Birçokları SAHİP OLDUĞU KANAATİN GÜVENLİĞİ İÇİNDE ORTAYA böyle soruların konulmasını abesle iştigal olarak görüyor. (…) Bu arada ben ne düşünüyorum? ÖMRÜMÜN İLK yarısı (otuz yılı) SONA ERENE KADAR SOSYALİSTLERLE (komünistlerle?) MERHABALAŞMIŞ, ikinci yarı SÜRESİNCE DE Müslümanlarla (islâmcılarla?) SELâmlaşmış biri olarak ben acaba bir şeyler düşünüyor muyum? düşünüyorsam; düşündüğümün bir kıymet-i harbiyesi var mı? (…) Yaşadıklarım vesilesiyle DİKKATLERİ gücüm yettiğince ŞU HUSUSA ÇEKMEK İSTİYORUM: Bugün 2004 YILININ Türkiye’sinde (bu kitabın yayınlandığı yıl) hayatın akışına BİR ANLAYIŞ ORTALAMASI HÜKÜMRANDIR. (anlayış ortalaması demek ne şiş yansın; ne kebap demektir; alelaâdelik demektir; sivriliklerden arındırılmışlık demektir, sıradanlık demektir. (…) İNSANLAR ANORMALİ ÇEKEMİYORLAR. (…) Türkiye’nin yaşama gücünü dinamitleyenler yutturmacalıktan; yani hokkabazlıktan başka bir şey yapmadılar. bilinsin ve hatırlansın ki, CUMHURİYET İLAN EDİLDİĞİNDEN GÜNÜMÜZE (2004’e) kadar geçen seksen yıllık süre içinde programı teokratik devlet hedefi içeren herhangi bir siyasi akım baş göstermemiştir. (…) İktidar seçkinleri gayri-Müslim HAYAT TARZININ bütün tezâhürlerinin Türk milletini ÇIKMAZA SOKTUĞU VE orada zelil bıraktığı FİKRİNİ GÜNDEME YAKIN TUTMAK istemiyordu. SEBEP BU OLDUĞU İÇİN İRTİCA ÇIĞIRTKANLARI HER AŞAMADA karşılarında kendi hassâsiyetlerine MAZERET ÜRETEN HASIMLAR BULDULAR. Denilebilir ki CUMHURİYET TARİHİ BOYUNCA irtica çığırtkanlarına düşmanlık gösterenler DOSTLUKLARINI gayri-müslim hayat tarzından esirgemediler. Henry! Sen, neden burada olduğunu bilmek zorundasın!


Hârûnî Kelimede İçkin “İmâmî hikmet” Beyânındaki Fass’tan alıntılar

 

Bilinsin ki, Dâvûdî Fass’da da açıklandığı üzere herbir halîfe “imam”dır; fakat herbir “imam” halîfe değil, belki ba’zı imam(lar) halîfedir. Bundan dolayı “imâmet” ve “hilâfet”i toplayıcı olan bir kimseye “halîfe” denildiği vakit, imâmet, hilâfetin bir ismi olmuş olur. Nitekim buradaki imâmet de, böylece hilâfetin bir ismidir. İmâmet Hak cânibinden ya bilâ-vâsıta veyâhut bi’l-vâsıta tevcîh olunur. Hârûn (a.s.)da bu iki kısım imâmetin her ikisi de sâbit oldu. Çünkü Mûsâ ve Hârûn (a.s.) müştereken seyf ile ba’s olundular. Ve seyf ile ba’s olunan herbir resûl hulefâ-i Hak’tan bir halîfedir ve ülü’l- azmdendir. Diğer taraftan Hârûn (a.s.)ın imâmeti, Mûsâ (a.s.) tarafından tevcîh olunan hilâfeti de toplayıcıdır. İşte Hârûn (a.s.) bilâ-vâsıta ve bi’l-vâsıta olan iki kısım imâmeti hâiz olduğu için,”imâmî hikmet” Hârûnî kelimeye mukârin (bitişik) kılındı. Şuhûd ve ihsân mertebesine vâsıl olunmayınca imâmet mertebesine nâil olunmayacağı cihetle, bu “imâmî hikmet”, “ihsânî hikmet”i müteâkiben beyân olundu.

Ma’lûmun olsun ki, muhakkak Hârûn (a.s.)ın varlığı, “Biz ona (Mûsâ’ya) rahmetimizden birâderi Hârûn’u nebî olarak vehb ettik (bağışladık).” (Meryem 19/53) kavliyle, hazret-i rahamûttan (büyük merhametten) oldu. (…) Vaktâki Harûn’un nübüvveti rahmetten oldu; bunun için karındaşı Mûsâ (a.s.)a “Yâ ibn-i ümmé dedi. Hz. Hârûn’nun nübüvveti Allah’ın rahmetindendir. Böyle olunca ondan ancak bunun misli sâdır olur.

FUSÛSU’L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ-IV / İLYÂS FASSI / Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı – Dr. Selçuk Eraydın İFAV / Altıncı baskı

Dünyâ yurdunda Haşr ve Neşr :

Bilinsin ki, ârifin kalbine zâtî ilâhî tecellî eriştikde, onun varlığı, bu ilâhî tecellîde muzmahill (çökmüş) olur. Ve fenâ-fillah dedikleri hal budur; ve bu hal ölmeden evvel ölmekdir. Bu hâli müteâkıb ârifin abdânî (su kabı ile ilgili) varlığının hükmü zâil ve mütelâşî olup hakkânî varlıkta zâhir olur ki, bu da fenâdan sonra bakâdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hak Teâlâ hazretleri meâlen şöyle buyurur: “Tahkîkan Allah Teâlâ, izâfî varlığını müstakil BİR VARLIK ZANNEDİP, Hakk’ın MÜSTAKİL vücûdu muvacehesinde isbât ile kendi varlığını Hakk’ın varlığına ortak eden kimsenin ABDÂNÎ varlığını Hakkânî VARLIĞI ile gafr ve SETR ETMEZ. Ve bunun mâdûnu olup BU iZÂFÎ VARLIĞIN ŞÂNINDAN OLAN NAKÂİS VE MEZÂMMI, KULUN EZELî istidâdı GAFR VE SETRİ GEREKTİRDİĞİ TAKDİRDE, BU VECHİLE İLAHî MA’LÛM OLAN KULUN Sâbit hakîkati GEREĞİNCE, GAFR VE SETRE İlâhî İrâde taalluk eyler.” ŞU HALDE ârif-i billah meâlen: “SENİN VARLIĞIN BİR günahtır ki, DİĞER BİR GÜNAH ONA KIYAS OLUNMAZ.” mısdâkınca, kendi varlığını Hakk’ın varlığına teşrik etmez; VE Hak Teâlâ da KEMâl -i keremiyle ONA TECELLî buyurmakla, ABDânî varlığı Hakkânî varlığında MUZMAHİL OLUR. Nitekim Mevlânâ (r.a.) EFENDİMİZ BU MAKâma işâreten buyururlar. Beyt: (tercüme: “kıyâmet davulunu çaldılar; sûr-i haşrı üflediler. ey ÖLÜLER; VAKİT GELDİ; YENİ HAŞR ERİŞTİ. KABİRDEKİLER BA’S OLUNUP ZÂHİR OLDU; SUDÛRDA OLAN ŞEYLER TEMYÎZ OLUNUP MEYDANA ÇIKTI. SÛRUN ÂVÂZI GELDİ; RUH MAKSADA VÂSIL OLDU.”

Ve Şemsî-i Sivâsî (k.s.) BUYURUR. Beyt: “Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan / Haşr u neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan



Mûsevî Kelimede İçkin “Ulvî Hikmet” Beyânında olan FAS’tan(XXV) Alıntılar (FUSÛSU’L -HİKEM Tercüme Ve Şerhi- IV (Prof.Dr. Mustafa Tahralı- Dr. Selçuk Eraydın) İFAV- 1983 Altıncı Baskı)

 

“Ulvî Hikmet”in “Mûsevî Kelime”ye izâfesine sebep şudur ki: Mûsâ (a.s.) rusûl-i kirâmın bir çokları üzerine vücûh-i adîde (birçok yüzler) ile rüchân sâhibidir ve mertebesi onların mertebesinden yücedir. Birinci vecih: A’râf, 7/144 âyet-i kerîmesinde buyrulduğu üzere Mûsâ (a.s.) vâsıtasız Allah’dan ahz etmiştir. İkinci vecih: hadîs-i şerîfde BEYAN BUYRULDUĞU ÜZERE Allah Teâlâ Tevrât-ı şerîfi esmâ- i ilâhiyyesinden birini tevsît buyurmaksızın (dayatmaksızın) kendi nefsiyle kitâbet (kâtiplik) etti. Üçüncü vecih: Mûsâ (a.s.)ın esmâî cem’iyyete nisbeti, (S.a.v.) Efendimiz’in cem’iyyetine karîbdir. Zîrâ kendisinin zevkı Zâhir ismi ÜZERİNE OLDUĞUNDAN YÜCE MEŞREBİNDE TENZÎH gâlib idi. Bâtın ismi HÜKÜMLERİNDEN DAHİ HAZ istihsâl ederek zevk-ı muhammedî üzere tenzîh ile teşbîh arasını cem’ etmek için kendisine “hasta oldum, hatırımı sormadın; ACIKTIM, DOYURMADIN” gibi celîl HİTABLAR vârid OLDU. Ve Bâtın ismine TAALLUK EDEN ledünnî ilimler ZEVKIYLE DE MÜTEZEVVIK OLMASI İÇİN Hızır (a.s.)ın sohbetine teşvîk buyruldu. Nitekim bu şerîf FASSda İZAH EDİLECEKTİR. Dördüncü vecih: Ümmet çokluğu hasebiyle çok resûller üzere fazl ve rüchânının sübûtudur. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, kendilerine ümmetler arz olunduğunda, enbiyâdan bir nebînin ümmetini, Mûsâ (a.s.) ın ümmetinden daha çok görmediklerini hadîs-i şerîflerinde beyân buyurmuşlardır. Beşinci vecih: Fir’avn (Nâziât, 79/24) âyetine değinerek ulviyyet da’vâsı etmiş idi. A’vân ve ensârı Fir’avn’a Mûsâ (a.s.)ın tek başına olarak galebe ve isti’lâsı zâhiren müsteb’ad (uzak görülen) olduğu halde Hak Teâlâ hazretleri Tâhâ, 20/68 âyet-i kerîmesini buyurdu. ve Fir’avn’a mukabele ederek sernigûn (baş aşağı) eyledi. Mesnevî’den Tercüme: “Fir’avn ejderha idi, Mûsâ’nın asâsı da ejderha oldu. Hudâ Tevfîki ile bu, onu yedi. El, elin fevkinde oldu. Bu nereye kadardır, bilir misin? (Necm, 53/42) âyet-i kerîmesi mûcibince bu tefevvuk (üstünlük) Yezdân’a kadar gider. Öyle ki Mûsânn eli, ki Hak kudretidir, ka’r (dip) ve kenârı olmayan bir deryâdır. Bütün deryâlar onun önünde bir sel gibidir. Hileler ve tedbirler, eğer ejderha farz olunursa hakîkî varlık olan Allah’ın önünde hepsi “lâ”dır, hayâldir. Vaktâki sözlerim buraya erişti, hepsi secdeye baş koydu. Ve harf ve savt (ses) mahv oldu. Artık sûret kalmadı. Doğru yolu bilen ancak Allahü zü’-l Celâl hazretleridir.”