Uncategorized Posts

Hamid Algar’ın “Nakşibendîlik” isimli kitabından (insan yayınları) alıntılar

 

Çevirenleri Cüneyd KÖKSAL, Ethem CEBECİOĞLU, İsmail TAŞPINAR, Kemal KAHRAMAN , Nebi MEHDİYEV, Nurullah KOLTAŞ, Zeynep ÖZBEK olan ve insan yayınları‘ndan çıkmış (birinci Baskı, 2007) bu hacimli eserden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

” (…) İşte şimdiye kadar telif ettiğim dağınık makalelerin Türkçesi bu kitapta toplanmış oluyor. (…) Seneler boyunca yazdığım makaleleri bir araya getirilmiş kitap halinde görmek -o da Türkçe olarak- benim için gerçek bir sevinç kaynağıdır. (…) Gayret bizden; Tevfik Allah’tan.

Hamid Algar ‘Id Mîlâdü’n-Nebî, 1427 / 15 Nisan 2006 (ÖNSÖZ’den)

“Hakk’ın varlığı hem tenzîhi hem de teşbîhi toplayıcıdır.”

 

FUSÛSU’L HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ-IV’den alıntılar oluşturacak bu yazıyı.

“Her şeyin ezelî istidâdı ne ise, bu rahmetin inmesinde îmân ve hidâyet, ni’met, zevk ve rahatlık gibi tabiata uygun gelen; ve küfür (inkâr), dalâlet, nıkmet (belâ) ve elem, rahatsızlık gibi tabiata uymayan bir takım hâller o şeye erişir. Şu halde ilâhî rahmet sırf varlık verdiği için, uygun olsun, uygun olmayan olsun hepsine yetti. Halkın istidâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsândan sedef dürdâne, ef’î semm kapar

Mehmed Âkif Ersoy’un Kur’an Meâli’nden: Bakara 2.Sûre, 3.Cüz, 257-258-259. âyetler

 

257. “Allah iman edenlerin velîsidir (görüp gözetleyicisidir/hâmisidir/yardımcısıdır/zahî-ridir); onları karanlıktan nûra çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların velileri de putlarıdır; kendilerini nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte bunlar Ehl-i cehennem ki orada ebediyyen kalacaklar.” 258. “Bakmaz mısın o kimsenin hâline ki Allah kendisine hükümdarlık verdiği için İbrahim ile mabudu hakkında mücadeleye (münakaşaya) kalktı! Hani, İbrahim ona Benim mabudum O Kâdir-i Kayyûm ki diriltir ve öldürür deyince, Ben de öldürür ve diriltirim demişti. İbrahim Allah güneşi maşrıktan getiriyor, haydi sen de onu mağribden getir! der demez o iman etmeyen herif donakaldı. Allah nefsine zulmedenleri doğru yola çıkarmaz.” 259. Yahut o kimsenin başından geçenin benzerini gördün mü ki: altı üstüne gelmiş yatan, ıpıssız bir şehre uğramıştı da, Ölmüş gitmişken, bunu Allah nasıl diriltecek? demişti. Bunun üzerine Allah yüz sene müddetle kendisini öldürdü, sonra dirilterek Ne kadar kaldın? diye sordu. Bir gün, yahut bir günden de eksik kaldım dedi. Allah buyurdu ki: Öyle değil, yüz sene kaldın. Bak yiyeceğine, bak içeceğine, henüz bozulmamış. Bak merkebine… Bunlar hep senin insanlara karşı kudretimizin canlı âyeti olman içindir. Bak kemiklere ki onları birbirleri üzerine nasıl kaldırıyoruz, sonra da nasıl onlara et giydiriyoruz! Artık bu sûretle hak kendine âşikâr olunca Allah’ın her şeye kâdir olduğunu şimdi biliyorum dedi.” (MAHYA Yayınları 10, Yayına Hazırlayanlar: Recep Şentürk-Âsım Cüneyd Köksal; Tashih ve Son Okuma: M. Ertuğrul Düzdağ)

Din Esaslı Âlem Anlayışından Din Dışı Dünya Görüşüne

 

Merhûm Şaban Teoman Duralı‘nın ÇAĞDAŞ KÜRESEL MEDENİYET Anlamı/Gelişimi/Konumu Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudî Medeniyeti isimli kitabının (dergâh yayınları :209 Çağdaş Türk düşüncesi :30 Birinci Baskı: Kasım 2000) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“1996’da basılmış olan “Yeniçağ Dindışı Avrupa Medeniyetinden Çağdaş Cihânşumûl İngiliz-Medeniyetine” başlıklı kitabımızın adı, hem uzun hem de çalışmada bildirilmek isteneni yetesiye anlaşılır kılmamış olduğu gelen eleştirilerden ortaya çıkmıştır. Çalışmanın hem taşıdığı savın mâhiyetini hem de ele aldığı sorunlar ile konuların anlam bütünlüğünü daha sağınca yansıtacağını düşündüğümüz “Çağdaş Küresel Medeniyet” adını kitaba üst başlık olarak uygun görüyoruz. (…) İmdi, aynılık ile farklılık hususlarını göz önüne aldığımızda, “Çağdaş Küresel Medeniyet‘in, selefi “… Çağdaş Cihânşumûl İngiliz-Yahudî Medeniyeti” kitabının artık yalnızca ‘gözden geçirilmiş ikinci baskı’sı olmayıp onun, gerek tâlî savları güçlendirilmiş gerekse konuca çeşitlendirilmiş devâmı olduğunu görürüz.” (ÇALIŞMANIN MAHİYETİ HAKKINDA başlıklı bölümden)

a) Tarihte ilk defa yeryüzünün dörtbir yanında hayatı etkileyip belirleyen bir medeniyet olayıyla karşı karşıyayız; hattâ, iç içeyiz, demek daha yerinde olur. Bu medeniyeti öz tabiatına uygun tarzda adlandırmamışlığımız, genelde, dünya çapında, öncelikle de, Türkiyede ona ilişkin açık bir fikrimizin oluşmamasına yol açmaktadır. Kâh Batı, kâh Avrupa… zaman zaman da çağdaş diyoruz. Bunlardan ‘Batı’, yön belirtir; ‘Avrupa’, coğrafyaya; ‘çağdaş’ ise tarihe ilişkin sözlerdir. Hâlbuki bizim burada gereksediğimiz, medeniyete alem (işaret) olacak deyimdir. b) Tarihin önde gelen medeniyetlerinin yer almış olduğu vâsiî mekân Avrasya anakarasıdır. Afrika ile Amerikanın tersine, Asya ile Avrupa, coğrafî bakımdan birbirlerinden bağımsız kıtalarmış görünümünü sunmazlar. Birbirlerinden, sadece, sînelerinde teşekkül etmiş ve tarihe damgasını basmış medeniyetlerden türemiş beşerî ilişkiler yumağı ile zihniyetlerin derin farklılıklarından ötürü ayrılmışlardır. (…) Şu son andığımız mahalden peyderpey Mesopotamya, Mısır, Doğu Akdeniz -Fenike, Filistin ile İsrail-, Hırıstıyan ile İslâm ve nihayet Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetleri çıkıp serpilmişlerdir. 1400lerin sonlarından itibâren Hırıstıyan medeniyetinden türeyen, 1600lerin ikinci yarısından sonra ona yeğinlikle karşı çıkarak biçimlenmeğe koyulan Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, kendi devâmı sayılabilecek birini de bi’l-kuvve (potansiyel olarak) bağrında taşımaktaydı.

Avrasyanın doğu yakasındaki Doğu medeniyetleri pek uzun soluklu olmuşlardır. Batıdakilere gelince; bunlar, Doğululara oranla daha kısa ömürlüdürler. İlkçağ Mesopotamya, Mısır ile Doğu Akdeniz medeniyetlerinden itibâren, çeşitlilik öylesine artmıştır ki, birbirleri ardı sıra oluşan medeniyetlerin benzerliklerinden ziyâde zıtlıklar ortaya çıkmıştır.

“Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-

 

(HALVETÎUŞŞÂKÎLER)

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç‘ın bu başlıkla çıkmış kitabından (SUFİ KİTAP, 1. baskı Eylül 2016, İstanbul) yer yer yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

ÖNSÖZ’den: “Tasavvuf tarihimizin en mühim gelişmelerinden biri de, tarîkatlar dediğimiz eğitim tarzı ve mekânlarının ortaya çıkışı ve bugakların mühim birüne kadar îfâ ettiği vazifelerdir. İslâm âlemi genelinde sayıları yüzlerce olan bu ocakların mühim birisi de ilk teşekkülünü Tebriz-Bakü hattında tamamladıktan sonra Anadolu’da daha da inkişaf eden, oradan da Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya kadar intişar eden (yayılan) Halvetîlik tarîkatıdır. 50 küsur dalı ile büyük bir çınar ağacını hatırlatan bu irfan yolunun bir kolu da aslen Orta Asya dervişi olan Buharalı Seyyid Hasan Hüsameddin Uşşâkî tarafından 16. yüzyılın başlarında Batı Anadolu illerimizden Uşşâk’ta tesis edilen Tarîkat-ı Aliyye-yi Uşşâkiyye şûbesidir. Daha çok Batı Anadolu, İstanbul, Trakya ve Balkanlar’da yaygınlık kazanan bu tarîkatın tarihine dair uzun yıllardır yürüttüğümüz çalışmamızın yan ürünü olarak bugüne kadar pek çok dar daha çalışması da yaptık. (…) muhtelif vesilelerle ürettiğimiz bu hususi makaleler de erbabına lâzım olur düşüncesiyle yayımlandıkları yerlerde kalmasın istedik ve burada bir kitap haline getirdik. (…) İrfan tarihimize bir nebze hizmet edebilmiş isek kendimizi bahtiyar sayarız. Mahmud Erol KILIÇ Fatih-2016. T

“…Hüsameddin-i Uşşâkî -ki İstanbul kadısı olan Mustafa Efendi’nin pederidir- ve İbrahim Muabbir ve Edirne’de Muslihiddin-i Uşşâkî Ümmî Sinan halifeleridir. (…) Tasavvufî eserler içerisinde ilk defa Münîrî-i Belgrâdî (v. 1045/1535), Sarı Abdullah Efendi (1112/1701) eserlerinde şahıs olarak Hüsameddin-i Uşşâkî’ye veya topluluk olarak “Uşşâkîler”e kısaca atıflar bulunur. Aziz Mahmud Hüdâî Efendi’nin (v.1038/1628) halifelerinden olan Münîrî-i Belgrâdî’nin Silsiletü’l-Mukarrebîn isimli eserinde iki yerde “Uşşâkîler”e temas edilir fakat bu iki yerdeki yaklaşım arasında bir tutarsızlık bulunmaktadır. Söz konusu bu eserde, Sofyalı Bâlî Efendi’nin halifesi ve Hüdâî’nin ilk şeyhi Şeyh Nûreddinzâde Muslihiddin (v. 981/1573) isimli şeyhten bahsedilirken onun, “Ümmî Sinânîler ve Uşşâkîler ve Simâvîler ve Gülşenîler ve Işıklar hakkında seyf-i sârım olup durmaz şerîat kılıcın salar” bir kimse olduğu belirtilmektedir. Hüsameddin-i Uşşâkî’den yaklaşık yirmi yıl önce ölmüş bu zâtın “Uşşâkîler” hakkında böyle bir kanaate sahip olması bize biraz problemli gibi gelmektedir. (dipnot: Münîrî-i Belgrâdî, Silsiletü’l-Mukarrebîn, Sül.Ktp., Şehid Ali, nr. 2819/3, vr. 113b.) Zira Uşşâkîler diye bir topluluk adı ancak Pîr’in vefatından sonra ortaya çıkmıştır. (…) Bu durumda bu ifadelerin Nureddinzâde’nin değil onun ağzından kendi duygularını dile getiren müellif Münîrî-i Belgrâdî’nin olduğunu zannediyoruz. (…) Hâsılı görüleceği üzere bu ikinci yerde Uşşâkîler için olumsuz bir şey söylenmemektedir ki bu durum Münîrî’nin tezadı olarak durmaktadır.

Bayrâmî-Melâmîlerinden Sarı Abdullah Efendi’nin Semeretü’l-Fuad isimli eserindeki şu cümlelerde Uşşâkîlerden bahsedilir:

“Hüsâmeddin-i Uşşâkî, Ümmî Sinan hulefâsından olup Muslihiddin Efendi ondan hilafet alıp zâhir ve bâtını kavî kimesne olmağla hilâfet verildikte mahmiye-yi Edirne’ye (Edirne’yi korumaya) gönderilip âhir ömürlerine dek Edirne’de sâkin olmuşlardır. Hâlâ onlara Uşşâkî tarîki derler. Ol tarîkte olanlar sâimu’d-dehr (dünyaya oruçlu) olup bedenî ibadetler, halvet ve uzleti makdûr-ı beşer (insan için yapılabilir) olmayacak mertebeye iletip nefs tezkiyesi (nefsi aklama) ve bâtını tasfiye ile kayıdlıdırlar. …Hüsâmeddin-i Uşşâkî de Kasımpaşa’da medfundur… (dipnot: Sarı Abdullah Efendi, Semerâtü’l-fuad, s.142-143, İstanbul 1288.)

Bundan yaklaşık elli sene sonra bir “Sivasî” şeyhi olan Şeyh Muhammed Nazmî’nin Anadolu’daki Halvetî meşâyıhınadair kıymetli bilgiler içeren ve ölümünden dört sene önce tamamladığı Hediyyetü’l-İhvan isimli eserinde, “…el-Hac Karamânî’den bir …kol dahi Hüsameddin’den Rumeli’nde bazı hulefâ mevcuddur, bunlara Uşşâkîler dirler, mücahid mürtaz olmağla, mürid ve muhibleri vardır,” ifadeleri yer alır. (dipnot: Mehmed Nazmi, Hediyyetü’l-ihvân, Haz. Osman Türer, s.65 (Dok. Tezi), Erzurum 1982.) Görüleceği üzere ilk dönem kaynaklarındaki bilgiler çok yetersizdir Acaba Uşşâkîlerin kendi yazılı iç kaynakları var mıdır, varsa bu konuda neler söylemektedirler, diye merak ettiğimizde de maalesef bir şey elde edemedik. Tasavvuf tarihinde bazen bir şeyhin vefatından sonra onun hayatınave menkıbelerine dair bilgilerin toplandığı “menâkıbnâme”lerin vücûda getirildiği görülmektedir. Maalesef Hüsâmeddin-i Uşşâkî için müridlerinin böyle bir çalışma yapmış olmamaları büyük bir eksikliktir. (…) Tasavvufta marifetin yazıya geçirilemeyeceği, geçirilenin ise marifet olmayacağı prensibinden dolayı tıpkı bütün ezoterik okullar gibi eser yazmağa çok rağbet edilmemiştir. Bu çevrelerde yazılı kültürden ziyade şifahî kültürün öne çıktığı görülmektedir. (…)”