Uncategorized Posts

Fütûhât-ı Mekkiyye 18. Cild’inden alıntılar

 

MUHYİDDİN İBN ARABÎ’nin en ünlü eserlerinden biri olan ve Türkçe çevirisi Prof. Dr. Ekrem Demirli tarafından 18 cild olarak yapılan ve LİTERA YAYINCILIK’tan 2012’de yayınlanan bu eserin son cildinden yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“(Hz. Âdem hakkında) Düşerken hata etmiş, Rabbinden öğrendiği kelimeleri telakki edip onlarla tövbe etmiş, en güzel netice ve varış yerine nail olmuştur. Bunun nedeni günah işlerken yasağı çiğnemek veya ışıktan karanlığa çıkmak gibi belirli bir maksadı taşımamış olmasıydı. Bu itibarla cezaya maruz kalsa bile arifin hata işlemesi, ona dönük bir ihsan ve hediyeyken hediye alan kişi ‘odalar içerisinde’ emin ve güvenli bir haldedir.”

“Hâlbuki dünya perde yeridir ve dolayısıyla kapının kapalı olması ve perdenin bulunması şarttır. Onlar derin akıl sahibi olan peygamberlerdir. Peygamberler yolları açıklamak ve belirlemek üzere gönderilmişken yeryüzüne halifelerin görevlendirilmiş olması da bir tür ‘karz-ı hasen’dir (borç vermek). Halifeler perdeli nefisleri peygamberlerin belirleyip ortaya koydukları ilâhî maksada uygun hükümlere ve emirlere uymaya zorlarlar.”

“Meslek ahlâkı bütün çalışanları kapsar”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalı İsmet Özel Köşesi’nde ALIN TERİ GÖZ NURU üst-başlığı altında KENDİNİ İNŞA ETMEK başlığıyla çıkan yazısının (http:// www.istiklalmarsidernegi. org.tr / IsmetOzel?Id=217&/Katld=7) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki o yazının dördüncü paragrafından bir cümle alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil etmekte) oluşturacak bu yazıyı.

“Hayır, ne tuhaflıklara meyletmekten, ne de kendine macera uydurmaktan söz ediyorum. Bilakis, sözünü etmek istediğim tuhaflığın araziye uymak suretiyle gündemde kalışı ve çapsızlığına rağmen kendine tapma hastalığının insanlığı kemirdiğidir.”

“Eğer modernlik insanlığa getirdiği nisbî kolaylıklar mukâbilinde felâketler doğurduysa cephe almamız gereken doğrudan modernliğin kendisidir.” “O kötülüklerin sebebi modernliktir; oysa biz modern değil post-moderniz” deyip işin içinden sıyrılmak marifet değil. Bütün postlar gibi post- modernlik de bir hakikati gizlemek içindir. (…)”

“Türkiye Cumhuriyeti mazlum milletlerin umut ışığı olmadı. Böyle bir zanna kendini kaptıran birkaç aydın(!)ın tevessül ettiği Kadro dergisinin yaşamasına geçit verilmedi.”

“Suâl de ilimden kopar, cevâb da”

 

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-lll’den (müellifi: Muhyiddin İbnu’l Arabî; Tercüme ve Şerh: Ahmed Avni Konuk; Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı– Dr. Selçuk Eraydın, M.Ü. İFAV Yayınları Altıncı Baskı, 2017) yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki s. 46’dan Mesnevî‘den bir tercüme olup bu yazının başlığını alıntı olarak teşkil ediyor) oluşturacak bu yazıyı.

“Ârif-billâh’ın ma’rifeti ne kadar âlî (yüce) olursa, himmetle tasarrufu da o nisbette nâkıs (noksan) olur.”

“(Kalem, 68/42) âyet-i kerîmesi âhirette dahi teklif ve teşrî’ (şerîata dair emirler) olduğuna delildir. Çünkü teklif yeri dünya idi. Hak Teâlâ dünyaya şerîat gönderdi; amel eden etti, etmeyen de etmedi. Artık bundan sonra adaletin ikâmesi (yerine gelmesi) için muhâkeme ve karşılık gerekir. Şûrâ, 42/7 kerîm âyeti gereğince halkın ikiye bölünmesi gerekir; bu ise adaletin yerine gelmesi olmadıkça mümkün değildir. Dolayısıyla anılan sınıflar için teklif ve teşrî’ lâzımdır. Tâ ki bunlardan hangilerinin hangi topluluğa katılacağı sâbit olsun; ve Adl (Adalet) ismi ile Hakem isminin eseri belirsin. (…)

“Bir tutum olarak medenîlik, bir durum olarak medeniyet”

 

İbrahim Kalın‘ın BARBAR – MODERN- MEDENÎ / Medeniyet Üzerine Notlar kitabından yapacağım bazı alıntılamalar (bunlardan ilki s.31’den alıntı olarak iki tespit başlığı teşkil ediyor) oluşturacak bu yazıyı.

“Bir tutum olarak medenîlikten, bir durum olarak medeniyete geçişte kaybettiğimiz değerler nelerdir? İbn Haldun’un iddia ettiği gibi medeniyetin sağladığı maddî imkânlar, bizi medenîlikten uzaklaştırır mı? Medeniyet, medenîliğin zıddı mıdır? Bu sorulara farklı tarihî tecrübelerden hareketle cevaplar bulmaya çalışacağız. Medenîliğin, medeniyet yapısının büyük cüssesi altında ezilip kaybolması ender rastlanan bir durum değildir. Roma’nın vahşi zevk ve işret düşkünlüğü, gladyatörlerin birbirleriyle ve yırtıcı hayvanlarla ölümüne savaştırıldığı arenada çıkar karşımıza. Hindistan’da kadınların, kocalarının ölümü üzerine cenaze töreninde onunla birlikte öldürülmesi / yakılması anlamına gelen sati (dul yakma) geleneği, Hindular arasında uzun yıllar uygulanmıştır. (dipnot: ‘Sati’ yahut ‘suttee’ kelime manası itibariyle ‘erdemli-sadık eş’ demektir ve kendisini kocasıyla yakan/öldüren kadınlara verilen isimdir. Müslüman âlimler ve idareciler bu geleneği yasaklamaya çalışmış, pek çok Hindu din adamı da buna karşı çıkmıştır. Fakat bu âdet 19. yüzyılın sonlarına kadar Hindistan’ın çeşitli bölgelerinde yaşamaya devam etmiştir. Bkz. John Stratton Hawley (ed.), Sati, The Blessing and theCurse: The Burning of Wives in India (Oxford University Press, New York, 1994). Avrupa sömürgecilik hareketlerinin, Aydınlanma ve bilim devriminin ardından yükselişe geçmesi ve modern barbarlığın en hunharca örneklerini ortaya koyması, medeniyet iddialarının kırılgan yapısı hakkında bizi teyakkuza sevk etmektedir. Kendine demokrat, başkalarına barbar bir tutum sergileyen 19. yüzyıl Avrupa devletleri, maddî medeniyet imkânlarından yoksun ama belki de dünyanın en medenî-insanî topluluklarını köleleştirirken, bunu ahlâken ve vicdânen meşrûlaştırmak için de medenîleştirme kavramına başvuruyordu.

“Siz Allah’a muhtaçsınız”(Fâtır, 35/15)

 

FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE (müellifi: Muhyiddin İbn Arabî, Çeviri: Prof.Dr. Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık, İstanbul-2011) 16. Cilt’ten yapacağım bazı alıntılamalar (bunlardan ilki alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil ediyor (s. 207) oluşturacak bu yazıyı.

“Bilmelisin ki, ilk konuluş anlamı bakımından Allah ismi tüm ilahî isimleri kuvve (potansiyel) hâlinde içerir. Hattâ âlemde eseri olan her isim Allah isminin vekili olarak zuhur eder (belirir). Bir insan Ey Allah! dediğinde onu bu nidaya sevk eden hâline bakıp o hâlle ilgili ilâhî ismin hangisi olduğunu düşünmelisin. O özel isim, dua edenin Ey Allah derken kendisine nida ettiği isimdir. Çünkü Allah ismi ilk konuluş anlamı itibarıyla her şeyin elinde bulunduğu Hakk’ın zâtına işaret eder. Bu nedenle özel olarak zâta delil olan ilâhi isim (Allah), bütün ilâhi isimlerin yerini almış, onların vekili olmuştur. (…)”