Uncategorized Posts

“Medeniyet Kavramının Serencamı”

 

2 aylık düşünce dergisi olan Teklif ‘te (Sayı 12 / Kasım 2023) Ruhi Güler‘in, bu yazının başlığını da alıntı olarak teşkil eden başlık altındaki yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“(…) Medeniyet kavramı, ikili bir hissiyatın kesişim noktasında ortaya çıkmıştır. Bir taraftan bir sınıfın kendi özelliklerini belirgin kılmağa, kendi husûsiyetlerini vergulamağa çalıştıkları bir kavramken; diğer taraftan xvııı. asrın Fransız yazarlarının yaptıkları toplum sınıflandırmalarında kendi toplumlarını içine sokacakları kategorinin isimlendirilişinde mevcut kavramların yeterli gelmemesiyle alâkalıdır.

Aristokrasi, burjuvaziyle yürütmekte olduğu sınıf mücadelesinde kendi ayrıcalıklı konumunu hissettirmeğe yönelik olarak bu kavramı icat etmiştir. Lâkin Aristokrasi, icat ettiği bu kavramı kullanacak uzunca bir zaman süresi bulamamış, Fransa’da kavramın icadını müteakip 30-40 yıl içerisinde kendisi bir sınıf olarak tarihe intikal etmiştir. 1789 Fransız İhtilali sonrası kavram, bir bakıma ortada kalmış lâkin yeni rejim, eski rejimden müdevver (devr edilen) bu kavramı kendisine mâl ederek bu kullanışlı kelime (medeniyet) ile birlikte yürümeyi tercih etmiştir. Hâlbuki XVIII. yüzyıl Fransız literatüründe burjuvazinin medeniyete karşı erdemi ön plana çıkarttığı ve onu yücelttiği metinler mevcuttur. (…)

Fütûhât-ı Mekkiyye’den (c. 18) alıntılar

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin müellifi olduğu, Türkçe’ye çevirisi Prof.Dr. Ekrem Demirli tarafından 18 cilt olarak olarak gerçekleştirilmiş olan (2012) bu eserin 18. (son cildi)nin birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Ey seçilmişler! ‘Benim ve sizin düşmanınız olanı dost edinmeyin.’ (el-Mümtehine 60/1)”

“Biz Allah’ı bilinmemek özelliğiyle tanıdık. Bu hususta edebe sarılmalı ve böyle anlamalısın! Nazarî (teorik) düşünceden ve fikrin karıştırmalarından kendini koru, aklın sınırını aşmasın, bir yerde karar kılsın! Böyle yapabilirsen kalpte (daha önce) kendisinden hiçbir şeyin bulunmadığı bilgiyi ve bir yeklerana sapmayan gölgeyi elde edersin. Hava ısındığında şimşekler çoğalır, (gök cisimlerinin) kayboluşu ardından gelir; ne Rabbinin hamdini tesbih eden şimşekler ne de yağan yağmur olur. Sadece parıldayan ve inen ışıklar ve parıltılar vardır, sonra kendisini üstlenenin izhar ettiği bir hikmete binâen ortadan kalkarlar. Âyette ‘Güneşe ve kuşluk vaktine…’ denilir. Yani onu ortadan kaldırmayıp aydınlattığı vakte yemin olsun ki, ‘Ardından gelen Aya…’ Yani kendisini sınarken güneşe! ‘Ortaya çıkan gündüze…’ Onu kendi mahallinde izhar etmiştir. ‘Onu örttüğünde geceye…’ Gece onugizlemiş ve izhar etmemiştir. ‘Göğe ve onu bina edene…’ Ona yüklediği manayla. ‘Yere ve onu yayana…’ (…) ‘Nefse ve onu tesviye edene…’ ,Sonra da ona günah ve takvayı ilham edene yemin olsun ki… (eş-Şems 91/1-8) Kendisine dönük bu nispetle onu güçlendirmiştir.

Hamid Algar’ın “Nakşibendîlik” isimli kitabından alıntılar

 

“Şeyh Mehmed Esad‘ın vefatını öğrenmesi üzerine, tekkelerin kapanışından kısa bir süre önce onunla tanışmış bir seyyah olan Carl Vett şöyle yazmıştır: “Allah’ı tefekküre dalma yoluyla edinilen saf bir ilim kaynağı uçup gitti.”(dipnot: Vett, Seltsame Erlebnisse in einem Derwischkloster (Leipzig, 1931), s. ix. Bu ağıt yalnızca sınırlı bir anlamda olayın ispatıdır; çünkü Şeyh ardında hatırı sayılır bir manevî nesil bırakmıştır. Halifeleri arasında Düzceli Halil Efendi, Sarıyerli Nuri Efendi, Beykozlu Hulusi Efendi ve Bolulu Muhyiddîn Fendi sayılabilir. Aralarında en önemli olanı, ömrünün son senelerini geçirmek üzere Medine’ye gitmeden evvel hocası gibi Erenköy’de ikâmet eden oldukça saygın ve âlimâne zühd sahibi bir zât olan Sâmi Efendi’dir (Ramazanoğlu). İkâmetgâhında ancak çok az sayıda müridden fazlasını kabul etmesi mümkün olmamasına rağmen, mütesiblerinin çokluğu Suriye, Bosna ve Türkiye’den binlerce bağlısının her yıl hac mevsiminde etrafında toplanışıyla daha açık bir hale gelmiştir. Cumhuriyet döneminin Abdulhakim Arvâsî, Süleyman Tunahan, Beşiktaşlı Abdulhay Efendi, Sivaslı Şeyh İsmail veReşadiyeli Şerâfeddîn Efendi’nin de aralarında bulunduğu önemli Nakşibendî şeyhleri artık vefat etmişlerdir. İsmi zikredilenlerden bazıları açıkcası halife seçmekten kaçınmıştır; çünkü zamanın o kadar kötü ve kıyametin o denli yakın olduğunu belirtmişlerdir ki Naksi bendî geleneğinin faal bir şekilde devamı mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte genel olarak birçok Hâlidî Nakşibendî çizgisi halifeliği Anadolu’nun birçok bölgesinde var olmağa devam devam etmektedir. (…)

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-II’den alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbnu’l- Arabî olan, Tercüme ve Şerhi Ahmed Avni Konuk‘a ait, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve merhûm Dr. Selçuk Eraydın‘ın yayına hazırladıkları, İFAV (M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları), 7. Basım, 2017 eserin bu cildinden yer yer yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Vücûd” (Varlık) mertebeleri 1. Ahadiyet, lâ-taayyün (belirmenin olmadığı) mertebe: Bu mertebe varlığın “ıtlâk” mertebesi olup, varlık bu mertebede her türlü sıfat, isim ve fiilden münezzeh ve her kayıttan, hattâ “ıtlâk” kaydından bile uzaktır. Bu mertebe Hakk’ın “künh”ü ve “Zât”ı olup, bu mertebenin üzerinde başka bir mertee yoktur. Her çeşit zuhûr, tecellî ve taayyün (belirme) den münezzeh, mukaddes ve berî olduğu için “taayyünsüzlük” mertebesi adı verilmiştir. Bu mertebe hakkında daha fazla bilgi edinilmesine veya bundan öte bilinmesine imkân yoktur. Onun için de gayblerin gaybi ve hüviyet gaybi gibi terimlerle adlandırılmıştır. Sadece “Zât”, “sırf zât”, “sırf vücûd” (varlık) ve “Sonsuz vücûd” söz konusudur. “Allah’ın zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz!” hadîsinde kasdedilen mertebenin bu olduğu söylenir. Kadîm (öncesiz) ve ezelîdir (sonsuz). “Allah vardır, O’nunla beraber hiçbir şey yoktur.” hadîs-i şerîfi ve “Allah âlemlerden ganîdir (Ankebût, 29/6) âyet-i kerîmesi bu mertebeye işâret etmektedir. Bu mertebede Zât, ezelen ve ebeden aynı hâl üzeredir. Bu mertebede Hakk’ın zâtından başka bir şey bulunmadığı için “gayr” ve “gayrilik”ten söz edilemez.

Fîhi Mâ Fîh’den alıntılar

 

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî‘nin eserlerinden biri olan ve Tercümesi Ahmed Avni Konuk’a ait olup merhûm Dr. Selçuk Eraydın tarafından Hazırlanan ve 8. Baskısı 2009’da yapılan, İZ Yayıncılık’tan 82., İslâm Klasikleri dizisinden 11. eser olan bu kitaptan yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

İlk alıntı merhûm Dr. Selçuk Eraydın’ın 17 Aralık 1993 tarihli TAKDİM yazısının son cümlesi: “Bu güzel eserin gönüllerimizin inbiği, kimliğimizin mühürü, uzun ve meşakkatli hayat yolumuzun rehberi olması dileğimizdir.”

“Sen habîs olan kimselerden habâset (kötülük) ve müfsidlerden fesâd talim etmek istediğin vakit, murâdına nâil oluncaya ve bunu öğreninceye kadar arzûnun hilâfında olarak bin mekrûha ve dayağa tahammül edersin. Halbuki bir mekrûh gelmeksizin ve me’lûf (alışmış) olduğun bazı şeyleri terk etmeksizin, enbiyâ ve evliyâ (peygamberler ve velîler) makâmı olan sürekli kalıcı hayâtın tahsilini nasıl arzu ediyorsun? Bu nasıl olur? Şeyh sana kadîm (öncesiz) şeyhlerin hükmettikleri gibi, zevcenin ve evlâdının, mal ve makam-mevkiinin terki ile hükmetmiyor. O kadîm şeyhler bunun üzerine hükm ederler ve zevceni terk et ki, biz alalım derler; ve buna da tahammül edenler bulunurdu. Size ne oldu ki, kolay şey ile nasihat olunduğunuz vakit, buna tahammül etmiyorsunuz. “Bazan mekrûh gördüğünüz şey sizin için hayırlıdır.” (Bakara, 2/216) Bu halk ne söylüyorlar. Onlara körlük ve cehil galebe ettiğinden teemmül etmezler (etraflıca düşünmezler).

“Hak ve bâtılda çok yemin eden değersiz kimselere itaat etme.” (Kalem,68/1