Uncategorized Posts

“Ölümden sonraki hayata ne miktarda yakınız?”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde ALIN TERİ GÖZ NURU üst başlığı altında MUVAZENE Mİ, MUKAYESE Mİ ? başlığıyla çıkan 21 Ramazan 1444 (12 Nisan 2023) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/ IsmetOzel?Id=169&Katld=7) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki o yazının birinci paragrafının son cümlesi olup alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil ediyor) bu yazıyı oluşturacak.

“Dünya hayatı denince anlaşılacak şey nedir? Dünya diye Âdem ile Havva’nın Cennet’ten çıkarıldıktan sonra gönderildikleri aşağılardaki o yere mi diyoruz; yoksa canlı veya cansız her şeye göre hususiyetleri saymakla bitirilemeyen ve modernlerin her parçasını ilginç kılmış o yere mi? Hesaba katılır bir insan hayatına talip istek ilk yapacağımız tercih budur. Bize elimizden alınamayacak bir ölçü getiren bu tercihtir. (…) (o yazıda bu paragrafın son cümlesi alıntı olarak bu yazının başlığı)

Eğer ölümden sonraki hayatın uzağında isek ilgimiz algılarımızın bize öğrettiği dünyanın hususiyetlerine odaklanacaktır. Kendimizi zamanın ve mekânın bizi icbar ettiği şeylere teslim edeceğiz. Birisi bize şu veya bu sebeple İslâm’dan söz ederse o zatı on dört asır öncesinde yaşıyor farz edeceğiz. (…) Nihayetinde onlar dünyanın ahiretin tarlası olduğunu Kur’ân’dan öğrenmiş kişilerdir. (…)

“Erken Dönem Nakşibendî Geleneğinde İbn Arabî’nin Yansımaları”

 

Hamid Algar‘ın Nakşibendîlik isimli kitabından (İngilizce’den çevirenler: Cüneyd Köksal, Ethem Cebecioğlu, İsmail Taşpınar, Kemal Kahraman, Nebi Mehdiyev, Nurullah Koltaş, Zeynep Özbek; insan yayınları, birinci Baskı: 2007, genişletilmiş 3.Baskı: 2012) yer yer yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Maverâünnehir ve Horasan’ın ilk Nakşibendîleri -böyle nazarî (teorik) meselelerle uğraştıkları zaman- vahdet-i vücûd’a itiraz etmemişlerdir. Hem Hâce Muhammed Parsa hem de Abdurrahman Câmî, İbn Arabî’nin eserinin şerhlerini kaleme almışlar; Ahrâr da herhangi bir husûmet emâresi göstermeksizin varlığın birliği doktrinine birkaç atıfta bulunmuştur. Hattâ Müceddid’in Hindistan’daki manevî çocukları, mürşidlerinin kavramına şiddetle sarılmamışlardır. Mirza Mazhar Cancanân (v.1195-1781) açık bir şekilde vahdet-i vücûd’u desteklemiş ve büyük çağdaşı Şah Veliyullah (v.1176-1763), makul bir şekilde varlığın birliği ile şuhûdun (şâhitlerin) birliği arasındaki farkın aslında terminolojik olduğunu ifade etmiştir. Aynı görüş, Şah Veliyullah’ın oğlu Şah Refîeddîn Dihlevî’nin el-Feyz bi’l Hakk bi Damga el-Bâtıl isimli eserinde bütünüyle ele alınmıştır. (…)” (s.36-37)

“Şeriat üç kısımdan terkip olmuştur: ilim, amel ve ihlâs. Bu üçü mevcut olup gerçekleştirilmedikçe şeriatın ifa edildiği söylenemez. (…) Tarîkat şeriatın hizmetkârıdır ve onun üçüncü unsuru olan ihlâsın kemâle erdirilmesi vazifesini görür. (…)” (s.38)

İbrâhîmî Kelime’de içkin aşk ifrâtı’yla ilgili Hikmet’in beyânında olan Fas’tan

 

Müellifi Muhyiddin İbnu’l Arabî, mütercimi ve şerh edeni Ahmed Avni Konuk, Yayına hazırlayanları Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın olan eserin II. cildinin (İFAV, 7. Basım, Nisan 2017) V. Bölümünden (İbrâhîm Fassı) yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.)da Hak muhabbeti gâlip olduğundan, Allah uğrunda babasından ve kavminden yüz çevirdi; ve Hak yolunda oğlunu kurban etmeğe girişti; ve çoğu malını terk etti. Ve muhabbet şiddetinden Hakk’ı, nurlu oluşun zuhûru hasebiyle yıldızların mazharlarında (zuhur yerlerinde) talep edip: ‘Eğer Rabbim bana hidâyet etmez ve doğru yolu göstermezse, şaşırmışlardan ve Hakk’ın cemâlinde hayrete düşenlerden olurum” (En ‘âm 6/77) dedi. Bu hâllerin cümlesi aşk ifrâtının galebesindendir. Ve âkıbet aşk ifrâtı kemâli hasebiyle kendi nefsinden fânî ve Hak’la bâkî oldu.

“Raşit Küçük Hoca’nın Ardından…”

 

İsmail Kara’nın “Derin Tarih” dergisinin Nisan 2023 sayısında başlığını bu yazının da başlığı olarak alıntıladığım bir yazısı çıktı. 1970’li yıllarda Erzurum’da Üniversite’de asistanlık yaptığım dönemde tanıştığım / tanıdığım, dolayısıyla arkadaşlarım arasında seçkin biri olarak sık görüştüğüm değerli, saygın biriydi merhûm Raşit Küçük. Ne yazık ki, Erzurum’dan Ankara’ya gelmem, orada çalıştığım kurumdan emekli olunca da İstanbul’da olduğum halde kendisinin de İstanbul’da olduğundan haberdar olamadım, dolayısıyla görüşemedim vefatından haberdar oluncaya kadar. Allah rahmet-mağfiret eylesin kendisine; aile fertlerine ve kendisini seven-sayan diğer insanlara başsağlığı ve sabır dilerim. Çok güzel bir insandı.

“Osmanlı hilâfetinin son dönemleri ve ilgası bahsi” üzerine güncel bir yazıdan alıntılar

 

İsmail Kara‘nın Derin Tarih dergisi’nde (sayı 132/Mart 2023) çıkan Hilâfetin İlgasının Sarsıntılarına Dair Pek Bilinmeyen bir Metin başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Osmanlı hilâfetinin son dönemleri ve ilgası bahsinde dışarda(n) yazılan ve konuşulan çok şey var. Oryantalistlerin kaleminden çıkanların bir kısmı kıymetli de. Ama bu yazarlar, anlaşılabilecek tarzda kendi millî-dinî problemlerini ve ideolojik yahut siyasî arayışlarını merkeze ve öne aldıkları için yazdıkları otomatik olarak bizim için de kıymetli ve doğru hale gelmiyor, gelemez. Onların kıymetli veya problemli taraflarını keşfetmek ve yararlanmak için de buradan bakan bir göze ve dimağa, bir süzgece ihtiyaç var. Hilafetin ilgasına 3 ay kala Emir Ali’nin Ağa Han’la birlikte Gazi’ye ve İsmet İnönü’ye yazdıkları mektup da ciddiyetle yaklaşılması gereken metinlerden biri.” (Başlığın hemen altında yazının abstract’ı /özü özelliğindeki metin)

“3 Mart 1924 günü hissedilen ağır sarsıntıların, bu arada hilafetin ilgasının, üzerinden bir asır geçmesine 12 ay gibi çok kısa bir zaman kaldı. Ankara merkezli yeni Türk devletinin ve kurucu kadronun Lozan sonrası süreçte kendisini hem içerde, hem İslâm dünyasında ve hem de Avrupa merkezli dış dünyada konumlandırması açısından mühim ve çok yönlü bir mesele olan bu ilga kararı, Türkiye’de soğukkanlılıkla ve genişliğine-derinliğine ele alınıp değerlendirilmiş sayılmaz. O gün bugün bu konuda konuşan ve yazanların kahir ekseriyeti büyük inkılap-büyük ihanet şablonunu ve edebiyatını aşabilmiş değil maalesef. (Bu alıntının koyu yazılması bana ait -a.a.-)

Niçin? Yazarın “Herhalde hepsi demek en doğru cevap olacak” dediği, ilmî-fikrî yetersizlik mi, psikolojik güvensizlik( yahut güven vehmi) mi, cesaret ve hesap verme- hesap sorma (ahlâk) yoksunluğu mu, Türkiye’yi/kendini önemsememek mi?… İtiraf etmek lâzım; istisnai olmayan bu durumun açık bir mânası var: Türkiye kendi hakkında ‘yerinden ve kendinden’ konuşmayı hâlâ tam öğrenememiş, öğrenme ve konuşma kapasitesine kavuşamamış, bunun için önemseyerek ciddî gayret gösterememiş. (Yazının başlığının hemen altında harfleri daha iri olarak yazılı metnin yeri burası. Ancak burada son bir cümle daha var: ‘Geçirgenlik fonksiyonunu icra eden ama kevgire dönmemiş bir süzgeç…’

Yazının devamını daha az alıntılamayla yansıtacağım.

” Baş sömürgeci devlet olarak İngiltere’nin 19. yüzyılda ulaşmadığı İslâm coğrafyası yok gibi. (…) Yönetebilme ve sömürge kapasitesini artırmak ve etkin kılmak için o gün bugündür hâlâ ciddî emekler vererek; akademisyenler, gazeteciler ve politik-bürokratik elemanlar başta olmak üzere her kademede profesyonel kişiler istihdam ederek; uğraştığı işlerden biri de İslâm dünyasındaki geleneksel ve modern dînî düşünceler, hareketler ve kurumlarla tarikat ve cemaat yapıları, en geniş mânasıyla dinî kabuller ve Müslümanların yaşama tarzlarıdır. (…)

Büyük Britanya’nın ısrarla izlediği bu politikaların zaruretleri ve ihtiyaçları istikametinde ve ciddiyetle uğraştığı mühim meselelerden biri de Osmanlı hilâfetidir. (Elbette Fransa, Almanya, Rusya, İtalya da benzer sebeplerle hilafetle ilgileniyorlar ama gerek muhteva ve araç çeşitliliği gerekse tarihî derinlik, etkinlik ve izlenen siyaset itibariyle İngiltere ile boy ölçüşmeleri herhâlde mümkün değil.) Hilâfet risâleleri ve yazıları üzerinden şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: 19. asrın son çeyreğinden hilâfetin ilgasına kadar geçen yarım yüzyıllık sürede İngiltere bu konuya müdahil olan bütün taraflarla bir şekilde irtibat halindedir ve hattâ karşıt (gibi gözüken) tarafları bile bizzat kendisi kurmakta veya içlerine girerek yönlendirmektedir. Bunun en güzel örneği herhalde ilk hilâfet risâlesi olan Redhouse’ın metnidir. (…)

Hint Hilâfet hareketinin de iki yüzü var.Biri İngiltere’ye, biri Osmanlılara (hilâfete) bakıyor. Bu hareketin temel fikri, bir dönemin İngiliz politikalarıyla da tamamen uyumlu olarak söyle özetlenebilir: Hindistan Müslümanlarının (ve diğer Müslüman ülkelerin) siyasî menfaatleri ve kendilerini koruyabilmeleri İngiltere ile Osmanlıların ittifak veya itilafına, iyi geçinmesine bağlıdır. (…) Hintli âlim ve aydınlar iki tarafa da çalışabilir, Londra ile İstanbul arasında hem fikren hem de fiilen gidip gelebilirler. (…)