Uncategorized Posts

“Çağdaş Küresel medeniyet Anlamı/Gelişimi / Konumu

 

Ş.Teoman Duralı’nın yukarıdaki üst-başlık altında “Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudi Medeniyeti”isimli kitabının (dergâh yayınları) başlarından birkaç yerden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“(…) ‘Küreselleşme’ modernlikten kopuş olmayıp, süreklilik arzeden ileri bir modernleşmedir. Liberal / kapitalist / demokratik sistemin tüm dünyaya egemen olmaya başlaması yeni anlayış ve kavramları da beraberinde getirdi: İnsan hakları, sivil toplum, sekülarizm, ferde öncelik ve refah. (…) Din dışı Batı Avrupa medeniyeti ‘aklı’ eşsiz kılmıştı. ‘Küreselleşme’ bu kavramları daha ilerilere götürmektedir.

Ülkemizde fikir hareketlerinin cılızlığı, felsefî düşüncenin Batı aktarmacılığına dayandığı günümüzde, Teoman Duralı milli kimliğimizi ve düşünce dünyamızı yeniden inşa etme cehdi içindedir.(…)” (SUNUŞ’tan, s.5)

İbrahim Kalın’ın “Barbar, Modern, Medenî -Medeniyet Üzerine Notlar-” kitabından (İnsan Yayınları, Birinci Baskı, 2018) alıntılar

 

“(…) Medeniyet, kültür, âdet ve geleneklerin ötesinde, varlığa ilişkin tutum ve davranışlar bütününü ifade eder. Kültür formlarını ortaya çıkaran da medeniyetin dayandığı zihnî, ahlâkî ve estetik ilkelerdir. Bu manâda medeniyet, kültürün üzerinde ve ötesinde bir bilinç ve davranış biçimini ifade eder. Yine aynı sebebe binaen medeniyetler bir aidiyet duygusu ve kimlik inşa ederler. (…)” (s.9)

“Modern olma hali, çağdaş toplumların katıldığı, katlandığı veya maruz kaldığı bir durumu ifade ediyor. Geleneğin yerine seküler-ilerlemeci bir varlık tasavvurunun inşa edilmesi anlamında modernlik, son birkaç yüzyılın temel anlatılarından birini oluşturuyor. (…) Fakat kesin olan bir şey varsa o da barbarlığın ve modernliğin eş zamanlı yaşanan süreçler olduğudur. (…)” (s.17)

Kerîm Kur’ân’dan ma’nâ olarak alıntılar”

 

“Allah bir kavmi hidâyete erdirdikten sonra, nelerden sakınacaklarını kendilerine açıklamadıkça, onları sapıklığa düşürecek değildir. Muhakkak ki Allah her şeyi en iyi bilendir.” (et-Tevbe, 9/115)

“Bir sûre indirildiği vakit, (müstehzî bir tavırla) onlardan bazısı ‘Bu sûre hanginizin imanını artırdı bakalım?’ der. İman edenlere gelince, (her inen sûre) onların imanını artırmıştır; onlar sevinç duyarlar.” (9/124)

“Sadaka vermekte gönülden davranan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilen inananları kınarlar. Sonra onlarla alay ederek eğlenirler.Allah onları maskaraya çevirecektir. Ve onlar için can yakıcı azap vardır.” (9/79)

Lütuf Mertebesi (el-Latîf İlâhî İsmi)

 

Lütuf bir gizlilik / Lütufta zuhur yok / Varlığım O’nunla ortaya çıktı / İşler O’nunla gurur / Sen el-Latif’in kulu ol / O işlerden haberdar olanın / Allah’ın dini kolaylık / Arzuyla güçleşir din / Muhalif olma veya arzuna uyma / En büyük hayır budur / Sözümü anlayan kişi / Gerçeği görendir

Bu mertebenin sahibi Abdüllatif diye isimlendirilir. Allah’ın lütfunun idraklerden gizli kalmasının nedeni şiddetle zuhurudur. Her göz onu görür, her göz o nurla bakar. Gören her gözde görme gücü Allah’tır. Burada fayda ancak bu gerçeği bilen, zevk ve müşahede yoluyla anlayana aittir. Burada taklit müşahedenin yerini alamaz. Sadece O vardır ve başkasından ayrışmamıştır. Zaten başkası yoktur ki, Allah ondan ayrılsın! Kimden gizlenecektir ki? Başkası mı var?

“Lütfun bir hükmü yok / Onun hükmü sen var olunca / Kalpte onun hükmü var / Düşünürsen, gam şeklinde bir hüküm / Orada değilsin sen, bana söyle: / Hükmünü kim belirler?/ Ondan bir bulut gelir / Kalplerin üzerine ve karanlıklar / Hayret akar durur / Ey kullarım! Benim kadrimi bilmedi / İsimlerim nerede, hükmüm nerede! / Yasağım nerede, emrim nerede! / Beni murakabe edin ki beni bulun / Varlığın gizli yerlerinde / Benim var olmam kaçınılmaz / Bu nedenle emrim sana emretti”

“Bu mertebenin sahibi Abdüllatif diye isimlendirilir. Allah’ın lütfunun idraklerden gizli kalmasının nedeni şiddetle zuhurudur. Her göz onu görür, her göz o nurla bakar. Gören her gözde görme gücü Allah’tır. Burada fayda ancak bu gerçeği bilen, zevk ve müşahede yoluyla anlayana aittir. Burada taklit müşahedenin yerini alamaz. Sadece O vardır ve başkasından ayrışmamıştır. Zaten başkası yoktur ki, Allah ondan ayrılsın! Kimden gizlenecektir ki? Başkası mı var?”

Hamid Algar’ın “Nakşibendîlik” isimli kitabından(insan yayınları,1.baskı 2007, genişletilmiş 3.baskı-dijital- 2012) alıntılar

 

Şahsen Türkiye’de İstanbul ve Erzurum’da görüşme imkânı bulduğum Hamid Algar 1940’da İngiltere’nin güneybatısında doğan, Lise tahsilini Londra’da tamamlayan, 1961’de Cambridge Üniversitesi’nin Arap- Fars Filolojisi Bölümü’nden mezun olan, bir yıl kadar Tahran Üniversitesi’nde doktora derslerini takip ettikten sonra, Türkçe’yi hakkıyla öğrenmek maksadıyla İstanbul’a geçen ve nihayet 1963’te Cambridge’e dönerek doktora çalışmalarına başlayan, ‘On dokuzuncu asır İran’ında ulemanın siyasi rolleri’ konusundaki tezini 1965 senesinde tamamlayıp Kaliforniya Üniversitesi’nde Orta Doğu Araştırmaları Bölümü’ne katılan, burada irfan, tefsir, Şiîlik, İran’da İslâm tarihi, Arap, Fars ve Türk tasavvufî edebiyatı, İslâm felsefesi gibi konularda ders veren; İran, Türkiye, Bosna, Malezya ve Özbekistan gibi birçok ülkede hem ilmî kongrelere katılan, hem araştırmalarını sürdüren, birçok dilde çalışmaları yayınlanan, 2010’da emekli olup başta Nakşilik tarihi ve bugünkü durumu olmak üzere çeşitli konular üzerinde yoğun şekilde çalışmaya devam eden bir ilim adamı. Bu kitabı insan yayınları’ndan (irfan ve tasavvuf dizisi) birinci baskısı 2007’de, genişletilmiş üçüncü baskısı -dijital- 2012’de çıkmıştır. Çevirenler: Cüneyd KÖKSAL, Ethem CEBECİOĞLU, İsmail TAŞPINAR, Kemal KAHRAMAN, Nebi MEHDİYEV, Nurullah KOLTAŞ, Zeynep. ÖZBEK.