Uncategorized Posts

Aklın İmkânı: Neyi Bilebiliriz?

 

Konevî’nin bu konudaki fikirleri bir yönüyle sûfîlerin akla yönelik tavrını yansıtır. Akıl sûfînin nihâî yetkinliği gerçekleştirmede önünde duran engellerden birisidir. Akıl bir bağdır. (dipnot: Bu bağlamda çeşitli eserlerde akıl kelimesinin anlamından hareketle geliştirilmiş düşünceleri görebiliriz. Buna göre bir şeyi bağlamak anlamındaki akıl, insanın mutlak hakikate ulaşmasının önünde bir engel ve bağdır. Aklın tarifi için bkz. Cürcânî, Ta’rîfât, s.152; Tehânevî, Keşşâf, II:1027 vd.)

Hucvîrî akılla Tanrı’nın bilgisine ulaşmanın mümkün olduğunu ileri süren Mutezile kelamcılarını şiddetle eleştirir ve çeşitli delillerle görüşlerine karşı çıkar. (dipnot: Hucvîrî, Hakikat Bilgisi, s.398) Çünkü Hucvîrî’ye göre bizzat akıl tanımlanabilen bir şey değildir. Kendisi bilinmeyen bir şey başka bir şeyi nasıl bilebilir? Hucvîrî Tanrı’yı bilmenin aklın gücünü aştığını, bizzat imanın gerekliliğinin istilzam ettiği bir netice olarak görür. Aklın Tanrı’yı bilmede yeterli ve bu bilginin zorunlu bir bilgi olduğunu kabul etsek hiçbir insanın Tanrı’yı bilmekten mahrum olmaması gereğini kabul etmemiz zorunlu olurdu. (dipnot: Hucvîrî, Hakikat Bilgisi,s. 405) Oysa bu durum, sadece gerçeklerle ve tecrübeyle değil, bunun yanısıra yaratılışın gayesiyle de çelişir. Çünkü insanların ve cinlerin yaratılmasının sebebi olan “Tanrı’ya ibâdet” veya Hucvîrî’nin yorumuyla Tanrı’yı bilmek, ancak aklın takatini aşan bir özellikte ise insanların mü’min ve kâfir diye ayırt edilmesini temin edebilir. Aksi hâlde herkes imanda eşit olurdu. (dipnot: Hucvîrî, Hakikat Bilgisi, s.405. Bu konuda İbnü’l-Arabî’nin veya Konevî’nin meseleyi daha teknik ele aldıklarını hatırlamak gerekir. (…) Kelâbâzî, aklın bilebileceği şeyleri, Tanrı’nın varlığı ve dinî sorumluluklar diye belirler. Bu görüşünü şöyle ifade eder: “Akıl, sadece kulluğun nasıl yapılacağını temin eden bir araçtır, Allah’a yukarıdan bakmak için değildir.”

Erken Dönem Nakşibendî Geleneğinde ibn Arabî’nin Yansımaları (Hamid Algar’ın NAKŞİBENDÎLİK kitabı (s.147-151 arasından)

 

İbn Arabî’nin hemen hemen evrensel bir yayılıma sahip olan öğreti ve kavramlarından etkilenmeyişi bakımından NAKŞİBENDÎ tarîkatının istisnâî bir durum teşkil ettiği, çoğu zaman genellikle kabul edilen bir olgudur. Bu yanlış anlayışın temelinde yalnız konuyla ilgili metinleri tanımama değil, aynı zamanda hem Nakşibendî tarîkatının değişmez mahiyetini, hem de Şeyhü’l-Ekber’in eşsiz dehasını anlayamama yatmaktadır. İtidal üzerindeki meşhur ısrarı, şeriata olan bağlılığı ve ulemâ arasında her zaman edinmiş olduğu saygınlık dolayısıyla Nakşibendiyye’nin teosofik spekülasyonlarının amansız bir düşmanı ve hakîkî mistik içerikten yoksun bir çeşit mistisizm olduğu düşünülmüştür. Batı dillerinde konuyla ilgili açıklayıcı mahiyette çok sayıda önemli çalışma ortaya çıkmış olmasına rağmen, İbn Arabî hâlâ çoğu kez hemen hemen sapkın, ahlâkî ve hukûkî kayıtlardan âzade bir sistemin savunucusu olarak kabul edilir. Nakşibendiyye ile İbn Arabî arasında var olduğu düşünülen bu hayâl ürünü karşıtlık, belki de daha genel bir anlamda tüm İslâm tarihi boyunca tasavvuf ile şeriatın tamamen zıt kutupları temsil ettiğini ısrarla savunan görüşten kaynaklanmıştır.

NAKŞİBENDÎ geleneğinin EKSEN şahsiyetlerinden biri olan Müceddid Şeyh Ahmed Sirhindî’nin (v.1034/1624), İbn Arabî tarafından ortaya konulan belirli bazı düşünceleri münakaşa ettiği de göz önünde bulundurulmalıdır. (dipnot: Bu durumun yol açtığı yanlış anlama ve çarpıtmaların aşırı bir örneği, John I. Esposito’nun tamâmen temelsiz şu ifadesidir: “Sirhindi… büyük bir iiştiyakla İbn Arabî’nin bir kâfir olduğunu ifade etmiştir. oNUN YÖNELTTİĞİ ELEŞTİRİLER, İbn Arabî’nİn tam anlamıyla ÖFKELİ VE AMANSIZ DÜŞMANI ibn TEYMİYYE (V. 728/1328) TARAFINDAN YAPILANLARDAN MAHİYETÇE FARKLI OLMUŞTUR. (…)

Bununla birlikte, İbn Arabi’nin varlığından ve eserlerinden haberdâr oluş, Doğu Horasan’a ve Mâverâünnehr’e en geç ssekizinci/ ondördüncü yüzyılda nüfÛz etmiştir; bu dönem, aynı zamanda bu bölgelerde Nakşibendî tarîkatının ortaya çıktığı devredir. Bunun bir göstergesi, meşhûr Eş’ârî kelâmcısı Sa’deddin Taftazânî (791/1389)’nin Fusus üzerine bir reddiye yazmayı gerekli görmesidir. (dipnot: er-Redd ve’t-Taşnî ‘alâ kitâbi’l-Fusûs adlı)

FUSÛS’un en erken VE EN ETKİLİ İKİ ŞÂRİHİ OLAN MÜEYYİdeddİN CENDÎ (V.690 /1291) İLE SA’ÎDEDDİN Fergânî (V.700/1300) nin Orta Asya KÖKENLİ OLUŞLARI DA anlamlıdır.


“Tasavvufî Düşüncede İlâhî İsimlerin Fiilleri Olarak Siyâset”

 

Özkan Öztürk’ün 2 aylık düşünce dergisi Teklif’in Ocak 2023 (07) Sayısında çıkan , bu yazının da alıntı olarak başlığını oluşturan yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı.

“İslâm düşünce tarihinde hemen hemen bütün fikrî ekollerin üzerinde yoğunlaştığı konulardan biri siyasettir. Fıkıhta ahkâmu’s- sultaniyye ve siyâsetu’ş- şer’iyye literatüründe liyakat, haklar, ödevler, kurallar ve yaptırımlar zemininde İNSÂNÎ İLİŞKİLERİN düzen ve yönetimi konusu ele alınır. Kelâm eserlerinde ise sem’iyyât başlığı altında İmâmet kısımlarında sıklıkla hilâfet, İDARECİLERİN ÖZELLİKLERİ VE ŞEHİRDE GERÇEKLEŞEN SOSYAL İLİŞKİLERİN DOĞASINA DAİR BİRÇOK PROBLEMİN TARTIŞILDIĞINI görmek MÜMKÜNDÜR. Eflâtun’dan KINALIZâDE Âlî Efendi’ye kadar uzanan HİKEMÎ- felsefî LİTERATÜR ise siyâseti, FERDÎ YÖNETİM, EV YÖNETİMİ VE ŞEHRİN İDARESİ OLARAK BEELİRLENEN DÜZLEMLERDE, İNSANî FİİLLER ALANININ TEDBİRİNİN teorisi olarak TARTIŞIR. SİYASETNÂME, nASİHATNAME, ADÂB-I mÜLÛK LİTERATÜRÜNDE İSE KADİM SİYASET TECRÜBESİNDEN ÜRETİLMİŞ HİKMETLERLE VE YETKİN EYLEMLERE dair DERLEMELERLE KARŞILAŞIRIZ. Siyasetnâmeler, UYGUN SÖZ VE FİİLLERDEN HAREKETLE KALIPLAŞMIŞ DOĞRU SİYASÎ TUTUMLARA VURGU YAPAR. iSLÂM DÜŞÜNCE EKOLLERİNİN ÜRETTİĞİ BU ZENGİNLİĞE EK OLARAK TASAVVUF PERSPEKTİFİNDEN HAREKETLE, İYİ DEVLET VE YETKİN TOPLUM öngörüsünde bulunan siyasi görüşler de üretilmiştir. SÛFİLER, Varlıkta birliği aradıkları gibi SİYASAL VE TOPLUMSAL ALANI DA BİRLİK FİKRİNDEN HAREKETLE ANLAMAYA ÇALIŞMIŞLARDIR. Tasavvufî DÜŞÜNCEDE , SİYASETİ VAHDET-KESRET DÜZLEMİ ÜZERİNDEN ELE ALAN VARLIK MERTEBELERİ-DEVLET MERTEBELERİ YAKLAŞIMI, RİCÂL mertebe TEORİSİ, DEVLET FİKRİNİN İLÂHî isimler ve ilişkileri üzerinden değerlendirilmesi, toplumsal sınıflar ile seyr u sülûk arasında görülen paralellik, sâğir âlem/ kebîr âlem veya afâk-enfüs arası mütekabiliyet, Hz. Âdem’e (a.s.) ilâhî isimlerin öğretilmesi ve halifelik, kurbiyyet ve insân-ı kâmil fikri gibi tasavvufî siyaset yorumunu özgün kılan unsurlar vardır.

Müslümanların İktidarla İmtihanı: Bir Muhasebe

 

TEKLİF (2 aylık düşünce dergisi) 07 OCAK 2023

Prof. Dr. Ömer Türker’in Ahlâksız Bir Siyaset Mümkün müdür? Başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Bir partiye üye olduğumuzda… Üye olmayı hak edecek bir parti bulamadığımızda…

Bir seçim konuşmasını dinlediğimizde… Seçim konuşmalarını dinlemeye değer bulmadığıımızda…

Sandığa gidip oy verdiğimizde… Sandığa gitmediğimizde …

Bir protesto gösterisine katıldığımızda… Protestocuları yuhaladığımızda…

Bir boykota katıldığımızda… Boykota katılanları eleştirdiğimizde… İnsanların kanaatlerini şekillendirmeyi umarak bir yazı yazdığımızda, bir konuşma yaptığımızda, bir sergi açtığımızda, bir film çektiğimizde…

Mensubu olduğumuz mesleğin bir odasına, doğduğumuz şehrin, kasabanın, köyün derneğine üye olduğumuzda; böyle kurumlara üye olmayı zaman kaybı olarak gördüğümüzde…

“Hakikate uygun yaşamak nasıl olur, olurdu? ” sorularına kafa yorduğumuzda…

“Hakikat yok ki zaten hakikat sonrasında yaşamıyor muyuz?” görüşlerini savunduğumuzda…

“Devletin kuruluşunun esâsında kutsallık yer almalıdır” veya “devletin merkezî ideolojisinden kutsallık giderilmelidir” tartışmasına girdiğimizde…

Yasalara uyduğumuzda, yasalara uymadığımızda…

Yasalara uymamakla kalmayıp sivil itaatsizlik sergilediğimizde…

Vergi ödediğimizde, vergi ödememek için yollar aradığımızda…

Rüşvet, adam kayırma; akraba kayırma; patronaj fiillerinin öznesi, istifade edeni veya mağduru olduğumuzda…

Yasal yaptırımların arkasında dinî gerekçeler yer alabilir dediğimizde…

Yasal yaptırımların arkasında dinî gerekçeler yer alamaz dediğimizde…

İltica ettiğimizde, başka bir ülkenin pasaportunu aldığımızda, ülke dışına sürüldüğümüzde, pasaportsuz, devletsiz kaldığımızda…

En önemli değer özgürlük diyen birine “Hayır, eşitliktir!” diyerek karşı çıktığımızda…

En önemli değer eşitlik diyen birine “hayır; özgürlüktür!” diyerek karşı çıktığımızda…

…siyasetin içindeyizdir.

“İSPANYA GAZZE İÇİN AYAKTA!”

 

Heyecanlandım İSPANYA’nın bu tavrından. Yaşasın GAZZE, Yaşasın İSPANYA! Bir AVRUPA ülkesi ve devleti olarak İSPANYA‘nın GAZZE’ye dönük BU DURUŞU HİÇ UNUTULMAYACAK! TÜRKİYE VE TÜRK MİLLETİ İspanya’yı BİR KEZ DAHA TANIDI VE BUNDAN BÖYLE HİÇ UNUTMAYACAK O ülkeyi ve o ülkenin insanlarını.

İspanya BU TAVRINI ortaya koydu ya, BAŞTA GAZZE olmak üzere BİRÇOK ÜLKEDE BU TAVIR BENZERİ DURUŞLAR VE DAYANIŞMALAR GÖRÜLECEKTİR, DUYULACAKTIR iNŞAALLAH. ABD VE AVRUPA ÜLKELERİ İSPANYA’NIN BU DURUŞU / TAVRI İÇİN ne derler, nasıl bir tavır alırlar, merak konusu!

YAŞASIN İSPANYA VE yaşasın bu tavrı benimseyen ülkeler ve o ülkelerin insanları!

GAZZE’ye SÜRE TANIYAN (!) ülkeler / devletler utanırlar mı acaba İSPANYA’nın bu tavrı karşısında? Eğer UTANIRLARSA O DA ÖNEMLİ AMA UTANDIKLARINI ilan etmek şartıyla.