Uncategorized Posts

Mahmud Erol Kılıç’ın “Tasavvufa Giriş” kitabından (Sufi Kitap, 3. Baskı Kasım 2012) dizeler olarak alıntılar

 

Kesrette buldu vahdeti / Mihnette buldu rahatı / Firkatte buldu vuslatı / Her-bâr-ı Hû ya Hû ile (s. 31)

Doğruya varmayınca / Mürşide ermeyince / Hak nasip etmeyince / Sen derviş olamazsın (s. 47)

Çağlar akar âb-ı revân yüz yere kor eyler figân / Ol demde zerrat-i cihan feryâd eder vakt-i seher (s. 56)

Zuhur-ı kâinatın mâdenisin ya Resulallah / Rumuz-i küntü kenzin mahzenisin ya Resulallah (s. 57)

Vücûdun cümle mevcudatı nice câmî olduysa / Dahi ilmin muhît oldu kamusun ya Resûlallah (s. 59)

Sadreddin Konevî’nin, kendisiyle Nasireddin Tûsî arasındaki yazışmalara(el-mürâselât) yer verdiği eserinden(tercüme: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık 2.Baskı 2007) alıntılar

 

“(…) Mektup ve dua, safa membaı ve dostluk kaynağından ulaşmıştır. O büyük zât’ın katına duyulan arzu ve iştiyak ise her şeyden daha fazladır; fakat kader hükümleri bu arzunun gereğini yerine getirmeye engel olmaktadır. O zât’ın gaybında kendisine dua etmek vazifemizdir. (…)

Gaybı görenden şu husus gizli değildir ki, fazilet ehliyle dostluk ve onlarla sevgi bağlarını tesis edip kendileriyle bir araya gelmeyi arzulamak, iyi bir âdet ve davranış kabul edilmiştir. Özellikle de Hak, bazı kullarını seçilme meziyeti ve ikrâmiyla kendisine tahsis etmiştir. Hak, onları en güzel sıfatlarıyla süslemiştir; onlardan her birisi, gönüllerinin cezb edilmesinin ve sevgi duymalarının sebebidir. (…)

Faziletli büyük dostlarımızdan bazılarıyla yaptığımız sohbetlerde de bu meseleler gündeme gelmiştir. Bu mektup o zata gönderilmiştir ki, böylece gönlüne bu konuyla ilgili olarak doğmuş bilgilerden, ifade ve tahkik yolunda yardımcı olacak makamdan bu meselelerin doğruluğu ve yanlışlığını kesin delil ile açıklayıp gönderme lutfunda bulunurlar. Böyle bir nezâket, dünya ve âhirette iyilik ve sevap meydana getirecektir. (…)” (s. 9-10)

“Hamd Allah’a mahsûstur. O Allah ki, kullarından seçtiklerine seçilme meziyetini o ikrâm etmiş, en değerli nimetlerini ve ikrâmlarını o kullarına yaymıştır.

Allah, onları ilmî ve vahdanî özelliğindeki ilahî varlığın bâtınından, imkânî ve ademî (yoklukla ilgili) karanlıklardan, hâricî/aynî varlık alanına çıkarmıştır. Bu alan, ışık ve aydınlığın toplandığı yerdir.

“İslâm’a dâhil olmakla Allah’a teslimiyet sahasına sürükleniyoruz. Hem bir yandan fani dünyada hükmünü yürüten mali hegemonyanın, hem de diğer yandan Allah’ın kulu olamazsınız.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde ALIN TERİ GÖZ NURU üst-başlığı altında “KAPİTALİZMİ İSRAFIN AYAKTA TUTTUĞU DOĞRU MU?”başlıklı ve 19 Muharrem1444 (17 Ağustos 2022) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=134&KatId=7) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı; onlardan ilki ikinci paragrafın son cümlesi, ikincisi de üçüncü paragrafın ikinci cümlesi olarak alıntılanıp bu yazının başlığını teşkil etti.

” ‘Lâ ilahe illallah’ın birinci faydası: Boynu kılıçtan kurtarır. Yüreğimi bu hükmü Mızraklı İlmihal’de okuyuşum ferahlatmıştı. Aynı hükmü Müslüman olduklarını farz ettiğim kimselere nakledişimin onları dehşete sevk etmesi ise beni dünya ölçüsünde İslâm’ı anlama bahsinde hiçbir ortak paydaya yakın durmadığımız fikrine götürdü. İslâm’ı her kavim başka ölçüleri esas alarak anlıyor.  (…) Ne var ki, bu tarz farklılıklar anlamamız gereken şeyin sadece bir kısmı ve üstelik ihmal edilebilir kısmıdır.

Bir dine mensup olmanın ise ihmale gelir bir tarafı yoktur.  (…)
Yani kelime-i tevhid ile Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorsunuz. İslâm’a girer girmez bu şahitliğin hakkını derhal veremeseniz bile sizi bu kelimeyi ikrar ettikten sonra bir ruhi uğraşının beklediğini kabul ediyorsunuz. Ruhi uğraşı derken bahsimiz ağzımızdan çıkan sözün bizi hangi sorumluluğa sürüklediğinin bilinci oluyor.  (…)

“Vücûd ve Vahdet-i Vücûda Dâir ‘Şerh-i Rubâiyyât’ isimli Molla Câmî’nin eserinin Tâhiru’l-Mevlevî tercümesiyle ve Abdulrahman Acer tarafından tercüme ve notlarla yayına hazırlanmış ve kitaplaşmış hâlinden(Litera Yayıncılık, 2014) alıntılar

 

“Rubâî 1 meâli: Hamd ve senâya hakikaten tek layık ve onu tek hak eden Allahu Zü’l-Celâl’e hamd ederim ki; kâinâtin her zerresi O’nun lütuf ve ihsan denizinde müstağraktır(gark olmuştur). Fazlını lutfederek tevfikini (yardımını) refîk etmeden (arkadaş kılmadan) hiçbir fırka, hatta hiçbir kimse o Zat-ı Ecell ü A’la’nın şükür ve hamdine muvaffak olamaz.

Cenâb-ı Hak öyle mutlaktır ki sıfat ve mevsuf (vasıflanan) ikilisinden hâsıl olan kesret, O’nun İzzet ve vahdetine yol bulamaz. Hakikatten perdelenmiş olan akıl erbâbının fikir ve düşünme faaliyetlerinin, Hakk’ın hüviyetini idrâk etme husûsunda âciz kaldığından, hatta bu idrâkin onlar için imkânsız olduğundan şüphe olunamaz.

“Allah’a Yakın Olmak – Varlık Mertebeleri Ve İnsan-ı Kâmil”den (İsmail Hakkî Bursevi, Yayına Hazırlayan ve Notlandıran: Muhammed Bedirhan, Hayykitap, 1. Baskı: Nisan 2012) alıntılar

 

“Müellif İsmail Hakkı Bursevî bu iki meseleyi ünlü kelâm âlimi Seyyid Şerîf Cürcâni’nin felsefe, kelâm ve tasavvuf terimleri sözlüğü niteliğindeki et-Ta’rifât isimli eserinde yer alan ‘hazarât-ı hams’ ve ‘insan-ı kâmil’ maddeleri çerçevesinde iki ayrı risalede ele almış ve bu risâlelerde bahsi geçen maddeleri şerh etmiştir. Bu iki meselenin, öncelikle de varlık probleminin incelenmesi bizlere Allah, kainât ve insana dair köklü ve bütüncül bir bakış açısı kazandırması açısından önemlidir. Çünkü varlık bütün var olanlar arasında ortak bir manâdır. Dolayısıyla varlık problemi anlaşılmaksızın insanın Allah ve âlem ile ilişkilerini temellendirmek mümkün olmaz. (…) Dolayısıyla varlık ve varlığın mertebeleri konusu doğru biçimde anlaşılmadan ve kavranmadan insanın ne Allah hakkında, ne kendi hakkında ve ne de âlem hakkında bilgisi yetkinliğe erişmez. Bu yüzden tasavvuf ilmi, konusunu tespit ederken bu bütüncül bakışı kazandırmanın yolunun ancak varlığın araştırılmasıyla mümkün olacağından hareketle konusunu varlık olarak belirlemiştir.”(s. 11)

“Özellikle de İbnü’l-Arabî sonrası tasavvuf geleneğinde büyük ölçüde bu anlayış hakimdir diyebiliriz. Varlık ve insan hakkındaki bu bütüncül yaklaşım teknik adı vahdet-i vücûd olan bir doktrine bağlı olarak gelişimini sürdürmüştür. İsmail Hakkî Bursevî’nin de mensubu olduğu Osmanlı tasavvuf geleneği ise anılan doktrinin pratiğe dökülmesi neticesinde oluşmuştur.” (s. 13)