Uncategorized Posts

” Ahlâk sözünü bu güne kadar pek sık işittim; ama ahlâk alanını hak ettiği mikyasa kavuşturmakla meşgul olana pek rastlamadım.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde ALIN TERİ GÖZ NURU üst-başlığı altında “MALİ GÜCÜN MESNEDİ” başlığıyla çıkan 7 Ramazan 1443 (8 Nisan 2022) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=117&KatId=7) bazı yerlerinden cümleler olarak yapacağım alıntılamalar (İlki yazının ikinci paragrafının ortalarından bir cümle olarak başlığı teşkil etti) oluşturacak bu yazıyı.

“Finans üstünlüğüne dayanarak hâkimiyet iddiası gütmek ahlâk düşüklüğü demektir. (…)
Kaderin bir tek anlamı vardır: Para. 

(…) Marxist düşünce sermaye birikiminin sebebini işçinin alın terinin çalınmasına, yani artı-değerin kapitalist tarafından gasp edilmesine bağladı.  (…) Bu hataya Batı Medeniyetinin şaşı bakışı sebep oldu. (…)
Sonunda olan oldu: Sefalet ve servet etle tırnak gibi birbirine yapıştı.

“Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-II’nin (Te’lif : Muhyiddin İbnu’l-Arabî, tercüme ve şerh: 1929 öncesi Türkçe’ye: Ahmed Avni Konuk; günümüz Türkçesiyle Yayına hazırlayanlar: Mustafa Tahralı ve Selçuk Eraydın) İdris Fassı’ndan bazı alıntılar

 

“Ulüvv (yükseklik) iki nisbettir. Mekân yüksekliği ve mekânet (mertebe) yüksekliği. Şu halde mekân yüksekliğinin delili Kur’ân-Kerîm’de İdris (a.s.) hakkında gelen ‘Onu üstün bir makama yücelttik.’ (Meryem, 19/57) şerefli sözüdür. Ve mekânların en yükseği Güneş felekidir. Zira arzdan itibaren kendi sistemimizin merkezine yönelik olarak en yüksek bir merhale ve bir mekâna çıkılmak tasavvur olunsa, o mekan ancak Güneş göküdür. Ve bu itibar arzdan böyle olduğu gibi Müşteri ve Zuhal’den de böyledir. (…) Ve İdrîs (a.s.) ın rûhâniyyet makamı oradadır. Zira İdrîs (a.s.) tabii benzerlikten sıyrılıp çıkmış olup rûhânî sıfatları ve nûrânî durumu ile bâki kaldı. Dolayısıyla karanlık nefsinin hâli aydınlık rûhunun şekline dönmüş oldu. Ve sûreti de rûhânî duruma uygun nuranî misâlî sûrete değişti. Ve bu nurani ilişki ile Güneş felekine yükseldi. (…) O makama ancak rûhen yükselme mümkündür. (…)

Bilinsin ki Hz. Şeyh (r.a.) Güneş felekinin mekân yüksekliğini anlatmak için eski astronomi gereğince feleklerin mertebelerini ta’dâd (sayıp dökme) buyurmuştur. Yüce maksatları Astronomiden bahs etmek değil, güneş sistemine nazaran insanlara mekân yüceliğini anlatmaktır. (…) Şu halde güneş, gerek eski astronomiye ve gerek yeni astronomiye göre, feleklerin kutbu olması yönünden mekân yüksekliğini ifade eder. Bunda asla ihtilaf yoktur. (…) Buradaki yücelik, her gezegenin kendi merkezi olan güneşe nisbetledir. Zira cenâb-ı İdris arzda bulunduğu halde hakkında yukarıda belirtilen Meryem, 19/57 âyeti buyruldu.

Merhûme Ayşe Şasa’nın(1941-2014) “Yeşilçam Günlüğü” başlıklı, “Dergâh Yazıları Güldestesi”nde(Haz. : İbrahim Tenekeci, Dergâh Yay.) çıkan (s.445-448) yazısından alıntılar

 

” İçimizdeki yangın yeri ve eşyaların öcü üstüne

Son zamanlarda TV’de yayınlanan bazı yerli dizileri izlerken düşünüyorum. Bunların kimi, kurulu düzene hiçbir ciddi eleştiri yöneltmeyen; kimi ciddi, gayretli ve emek verilmiş bir eleştirel bakışa yeltenen çalışmalar. Ama her iki türün sırt dayadığı dünya, gündemde tuttuğu nesneler dünyası aynı.. Söz konusu dizilerin hepsinde demirbaş dekor ve aksesuarlar belli.. Lüks yazıhane-bar-içki bardağı-podyum-manken-köpüklü banyo-helikopter-gökdelen… Bir Amerikan way of life (Amerikan tarzı hayat) tasası, bir glamour (câzibe) endişesidir gidiyor.

Ancak bu ithal malı glamour‘un her zerresinde göze çarpan vıcık vıcık bir sefalet var.. Pırlanta ucuz yalancı taşı çağrıştırıyor, sarışınlığın ardında berber oksijeni var, gökdelen sanki betondan değil kartondan bir maket… (…) Bunlara korkunç özenilmiş, en iyi aranmış, bulunmuş..

İçinde yaşadığımız manevi evrenin derin, çok derin bir özelliği göz önüne alınmayınca bu sır çözülemez.. Bizim iç dünyamızda karanlık ve çok kasvetli bir oyuk gibi duran, dıştaki her türlü gösterişi, her türlü ihtişamı gülünçleştiren, kaba bir şakaya dönüştüren bir şey var.. (…)

Hafızası lobotomiyle alınmış, toplumunun sosyal dokusu hunharca parçalanmış, yerleşik değer sistemi hallaç pamuğu gibi atılmış, inanç sistemi ayaklar altına alınmış Türk insanının manevi dünyası, ona ne kadar sırt çevrilmeye kalkışılırsa kalkışılsın, engin, kasvetli, korkulu bir yangın yerini andırmaktan bir an geri durmuyor. (…)

Sadreddin Konevî Kitaplığı “Vahdet-i Vücûd Ve Esasları” isimli kitaptan (Çeviri: Ekrem Demirli, Kapı Yay. 1.Basım: 2014) alıntılar

 

“Hakk’ın mutlaklığını tasavvurda şart şudur: Bu mutlaklık selbî (olumsuzlukla ilgili) bir vasıf anlamındaki mutlaklıktır; (dip not bilgisi: Yani, Hak mutlaklık ile sınırlansa bu, selbî anlamdadır. Başka bir ifadeyle, kayıt Hak’ta dikkate alınamayacağı gibi kayıtsızlık için de aynı şey söz konusudur.) yoksa zıddı takyit olan bir ıtlak değildir.” (s. 11)

“Vahdet, (varlığın kaynağı anlamındaki) mebdeiyyet (başlangıç olma işi) (eşyaya) tesir, yaratma, fiil vb. gibi şeylerin Hakk’a nispeti, sadece taayyün (belirme) itibarıyla sahih ve geçerlidir.” (s. 12)

” Zâta ait ilmî nispet (dipnot bilgisi: ilahî-zâtî nispet) vasıtası ile Hakk’ın vahdeti, varlığının ve mebde oluşunun vacibliği taakkul edilir (akl olunur). Bu da özellikle kendisini kendisinde bilmesi açısındandır. Hakk’ın nefsini bilmesinin (ayn-ı ilmihi), her şeyi bilmesinin sebebi olduğu da böylece bilinir. (…)” (s.13)

Ömer Türker’in “Ahlâk -Yeni Bir Yaklaşım-” kitabı (Ketebe Yay. 4.Baskı 2020) 6.Bölümden alıntılar

 

Başlığı Niyet: İrade ve Gaye olan bu bölümün birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“(…) Bu bağlamda fakihler, sûfîler ve kelamcıların yaptığı tahlillerde niyet kelimesine teveccüh, meyil, irade, azim ve kalbin bir hususta karar kılması gibi anlamlar verilmiştir. Tehânevî, 1996,2, s. 1735). Konuyla ilgili açıklamalar bir bütün olarak dikkate alındığında niyete verilen değişik anlamların esas itibarıyla iradenin farklı hâllerine tekabül ettiği anlaşılmaktadır. Fakat iradenin kendisi de kelam gelenekleri arasında yoğun tartışmalara konu olmuş ve temelde üç irade teorisi ileri sürülmüştür: Bilgi teorisi, meyil teorisi ve sıfat teorisi. Bilgi ve meyil teorileri, Mu’tezile kelamcıları tarafından ileri sürülmüşken sıfat teorisi Ehl-i Sünnet kelamcılarının görüşüdür.” (s. 94)

“İradenin Bilgi mi Sıfat mı olduğu sorusu bahsinde “Bilgi olduğunu iddia edenlere göre irade, bir şeyin faydalı yahut zararlı olduğu inancı veya zannıdır. Bu zan veya inanç meydana geldiğinde kudret sahibi kişi nezdinde, şıklardan biri diğerine baskın gelir. Kudret ise baskın gelen tarafa tesir ederek, fiili meydana getirir. Bir kısım Mu’tezile düşünürlerine göre söz konusu inanç veya zan, kişiyi bir fiili yapmaya çağıran saiktir. İrade ise bu inanç ve zannı izleyen meyildir. Bu düşünürlere göre bilginin ardından meyil oluşmadığında kudret sahibi kişi fiili irade etmez. Fakat bu görüşe karşı eleştiriler, meselenin daha dakik ele alınmasını gerektirmiştir. (…) Fakat iradenin inanç veya zan olduğunu söyleyenler, ne bütün eklentilerinden soyutlanmış bir inanç ve zanla ne de eylemin fail tarafından yalnızca arzu nesnesi haline getirilmesiyle yetinirler. (…) Bu durumda bilginin kendisi meyli de içerir ve eylem ile bilgi arasında sadece kudret kalır. (…) Diğer deyişle kudretin eksikliğine ilişkin bilgi olduğu takdirde inanç ve zan sadece bir arzu seviyesinde kalır. Bu durumda meyil bigiden ayrı düşünülebilir. Birinci görüşe sahip Mu’tezililer bu duruma sevilen şeye yönelik şevk örneğini verirler. Buna göre şevk, sevdiği ve istediği şeye ulaşmamış kimsede olur.