Uncategorized Posts

“Eğer Hızır denizde gemiyi sakatladıysa o sakatlıkta yüzlerce dürüstlük ve menfaat vardı.”

 

Mevlânâ Celâleddin Rûmî ‘nin (m. 1207-1273) Tâhirü’l-Mevlevî (m.1877-1951) tarafından tercüme ve şerh edilmiş eserini Recep Kibar yayına hazırlayarak yayınlamış ve altı cildi bir arada içeren kitabı 2013 Temmuz’unda Beşinci Basımına ulaşmıştır (Kırkambar Kitaplığı). Bu kitabı oluşturan her cilt bölümünden yapacağım birer alıntılamadan (onların birinci cilt bölümünden ilki de /s.18/ başlığı teşkil ediyor) oluşacak bu yazı.

“Ey hakikat avcısı, yâni ey sâlik, dostun olacak terbiye edici mürşid senin gözün mesâbesindedir; onu çörçöp ve toz makûlesi şeylerden temiz tut.” (c. ll, s. 172)

“Can çekişmekte olan hasta, mükâfat ve cezadan kendisine mahsus olanları görür ki, dostun da düşmanın da gözü o şeyleri görmez.” (,c. lll, s. 321)

“İlâhî nûru hakkıyle görmüş kimsenin hâlini anlatmak Ebû Ali Sina’nın nasıl işi olabilir?” (c. lV, s. 522)

“Hele ayrılık ve yabancılıkla geçen ömür yok mu? Bu, âdeta arslan’ın huzurunda tilkilik taslamaya benzer.” (c.V, s. 683)

“Bu yol nasıl bir yoldur? Yolcuların ayak izleri ile dolu bir yol. Yâr nasıl bir yârdır? Kararları ile sana merdivenlik eden, aklı ile seni yücelere çıkaran bir yâr.” (c. Vl, s. 846)



“Türk milletinin ölüsü (Türk milleti 1908’de II. Meşrutiyet eliyle öldürülmüştü. Öldürülmemiş olsaydı bir yıl içinde bütün Balkanlardaki Türk varlığı buharlaşamazdı.) Çanakkale’den İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin geçmesine müsaade etmedi.”

 

İsmet Özel’in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında çıkan “Sar Baştan Cumhuriyet” başlıklı yazısının (www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=86&KatId=5) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan (bunlardan biri de başlığı teşkil ediyor) oluşacak bu yazı ile niyetim ve amacım iyi yazı okuma merakı olanları o yazının çıkmış olduğundan haberdar etmektir.

” Tarih tekerrür etmemiştir. Tarih ne şeklen herhangi bir yüzüyle, ne de mânâ itibariyle herhangi bir biçimde tekerrür edecek. Ne var ki, bazı şeylerin vaktinin gelmesinin önüne de kimse geçemeyecek. (…)
Bugün ise Türk topraklarında sağduyu adını verdiğimiz şey Türk olmağı ciddi bir nakîsa olarak algılamaktadır.

(…) Türk olmak hiçbir etnik zümrenin baskınlığından güç devşirmedi. Baskınlık dört hak mezhebe yaşama alanı sağlayan Sünniliğin, Sünni insan ilişkilerinin tekelindeydi. (…)

Eğer III. Selim “yarı zamanlı Padişah” idiyse diğer yarıyı dolduran kimdi? Başını İngilizlerin çektiği emperyalist güçler (finans dünyasının kabadayıları) diğer yarının işlerini üzerlerine almışlardı.  (…)

(…)  Benden aldığınız tarih haberlerinin resmî tarihle uyum göstermediğini biliyorum. Niçin bu uyumsuzluk? Çünkü ben ne yazıyorsam Türklerin büyük uykularından uyanacağı günün beklentisi içinde yazıyorum. Resmî tarih ise Türkleri kaç zaman uyku halinde koruyabilirse Dünya Sistemi’ni o derecede kâr eder durumda tutabileceği itkisiyle faaliyet gösteriyor. (…)
Niçin tatil günlerini resmi ve dini bayramlar olarak ikiye ayırmışız? Çünkü dini bayramları yok sayacak olursak Türk olmağı hesap dışı tutmuş olacağız.  (…)

Dini olanla resmi olanı uzlaştırmak biz Türklerin beynelmilel ortamda bir yer almamıza imkân verdi. (…)

“Nasıl İnceleceğiz?”

 

Gökhan Özcan‘ın dünkü Yeni Şafak gazetesinde çıkan yazısının başlığı böyle. Gazete yazılarından iyi yazı okumanın neredeyse nâdiren olduğu şu günlerde çok iyi ve gerçekten güzel bir yazı olan o yazının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı ile iyi yazı meraklılarını o yazıdan haberdar etmektir niyetim ve murâdım.

“Zamana dayalı geleneksel değerler üzerinde yükselen bir toplumda o toplumun bireyleri olan insanlar çevrelerinden aldıklarıyla belli bir incelik kazanır. Bunun üstüne elbette kendi gayretleriyle bir şeyler koyma mecburiyetleri vardır. (…)

Güzeli görmek, güzelliği bilmek, o güzelliklerden kendi insanlığına bir şeyler katmak, o kabiliyete erişmek için gayret gösterenlerin ulaştığı bir meziyettir. (…)

(…) Oysa, güzel güzelliği geçmeyecek olandır; göreni, bileni, dokunanı, idrakine erişecek olanı güzelleştirecek olandır. İnsanı inceltecek olan, güzelle, güzellikle böyle has bir irtibat içinde olmaktır.

(…) Tek tek insanların güzelliği arayıp bulmasına, ararken güzelleşmesine izin ve imkân verilmiyor artık. Otoritelerini nereden aldığını bilmediğimiz birileri, birtakım buyurgan odaklar; güzelin ne olduğuna, neye benzediğine, nerede bulunduğuna, kaça satıldığına, güzelliğe nasıl erişebileceğimize bizim adımıza karar veriyor. Onların güzel dediği, içinde güzellik bulunduğunu söylediği şeylerin peşine takılıyor, onları elde etmeye, onlarla güzel olmaya çalışıyoruz. Yetiyor mu peki bu bize? Elbette yetmiyor!

(…)

Güzel dediğimiz şeyin sürekli değişiyor olması, aslında hayatımızda yerleşik, kalıcı, kendini derinleştiren herhangi bir güzellik bulunmadığını söylemeli bize. Bir türlü incelmiyor, incelemiyor oluşumuz bundan! (…) “

“Vasıfları öz olarak dörde indirme ve böyle sınırlama emri” üzerine bilgi

 

Muhyiddin İbn Arabî ‘nin (m.1165-1240) Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı eserinin Tercüme ve Şerhinin (Ahmed Avni Konuk /m.1868-1938) Onüçüncü Bâb’ından yapacağım bazı alıntılar oluşturacak bu yazıyı(ilk alıntı da başlığı teşkil ediyor).

“Allah Teâlâ kıyamet gününü nitelediği vakit ‘Öyle ki melekler o göğün kenarları üzerindedir ve üstlerinde o gün Rabbinin arşını sekiz (melek) taşır.’ (Hâkka, 69/17) buyurmuştur. Ve ‘yevme izin’/ ‘o gün’ sözüyle ‘kıyâmet günü’ne işâret buyurur. (s. 308)

Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinin 37. Bâbının ikinci ve beşinci bölümünde “günümüzde arşı ayakta tutanların dört olduğuna ve kıyâmet günü sekiz olacağına” dâir ayrıntı ve izahlar verme lütfunda bulunmuştur. Onların buraya tercüme ve naklinin şerhi uzatacağı belirtilmiştir. (…) Burada unsur ‘tabiri’ hikmet ehlinin bahs ettikleri cisimlerin genel özellikleridir. Dolayısıyla fen erbâbının bu terime itirazları uygun değildir. Ve hiç şüphe yok ki, fen yönünden dahi sâbit olduğu üzere, gerek âlemin varlığı ve gerek Âdem’in varlığı bu dört rükün ve tabiat üzerine kâimdir. (Bkz. Fütûhât-ı Mekkiyye’nin birinci cildi başları) (s.308-309)

Vasıfların öz olarak dörde ayrılması ve böyle sınırlanması emriyle ilgili diğer sebebe gelince, senin mülküne ancak dört taraftan eksiklik/küsur gelmesiyle ilgili bir durumdur. Onlar da sağ, sol, arka ve ön taraflardır. Bu dört tarafı Hak Tealâ Kelâm-ı Mecîd’inde şöyle beyân buyurur: ‘(İblis) sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım; sen de çoğunu şükredici bulamayacaksın.’ dedi.’ (A’râf, 7/17) (s. 310-311)

Bilinsin ki, İblis’in hükümrân ve mutasarrıf olduğu mertebe kesâfet ve unsurlar âlemidir. Ve cihât (cihetler) ile kayıdlanma bu âlemin gereğidir. Cihât ise altıdır: sağ, sol, arka ve ön, üst ve alt. Oysa âyet-i kerîmede İblis’ten naklen ancak dördü zikr olunmuş ve üst ile alt anılmadan geçilmiştir. Sebebi budur ki, alt seni kendisine davet eder, yani arz çekim gücüyle seni üzerinde tutar. (…) Ve arzın seni bu sûretle kendine daveti ve seni tutması tabii olarak senin hayatının devamını temin içindir. Dolayısıyla bu taraftan sana fesad ve eksiklik gelmez. Üst ise ilâhî tenzihin yol mahallidir. Zîrâ Hak Teâlâ senin üstünden güneş ışınlarını indirir. Ve böylece hastalık sebebi mikropları helâk eyler ve diğer faydaları verir. Yağmur yağdırır; seller vasıtasıyla arzda senin hayatına zarar veren fena maddeleri yok eder. Ve rüzgâr gönderir; hayatına zarar veren pis kokulu hevesi dağıtır. (…) Böyle olunca Kur’ân-ı Kerîm’de dört cihetin zikri, ancak sana bu cihetlerden halel ve fesâd geldiğine güçlü delildir. Bu da senin hayatında sana fiilen ve deneyerek sâbit ve ma’lûmdur.

O halde madem ki sana ancak bu dört yönden fesâd gelebiliyor, daha ileride anılacak olan dört öz vasıftan her birini bu dört yönden her biri üzerine tâbi olanları ve askerleriyle beraber belirle ki, varlık mülkünü korusunlar. (…) (s. 311)

“Bu başarılarının sebebi olarak Müslümanların gerçekliğin içinde dini, dinin içinde gerçekliği keşfetmelerini gösterebiliriz.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında çıkan “Gerçeklik İçinde Din, Din İçinde Gerçeklik” başlıklı, 19 Muharrem 1443 (27 Ağustos 2021) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=85&KatId=5) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan oluşacak (ilki başlığı teşkil ediyor) bu yazı ile bu önemli yazının çıkmış olduğundan iyi yazı okuma merakı olanları haberdar etmektir maksadım.

“(…) Müslümanlara imkânsızlık bir teselli olarak verilmiştir. Allah bizi bizim üzerimizden üstün-insan olma beklentisi yükünü kaldırarak eğer bir türden bahis olunacaksa her hal ve şartta Allah’tan korkan ve yine her hal ve şartta Allah’tan ümit eden hayat dolu, hayatın hareket gücüyle dolu bir insan türü imkânıyla donatmıştır.  (…)

(…) Gerçeklik denildiği zaman hatırımızda varlığından şüphe edilmeyen şey canlanır.  (…) Gerçekliği kabul etmemiz için bir ispata gerek duymayız. 
Gerçeklik bize istemediğimiz kadar yakındır. Bu bakımdan din adını verdiğimiz kuram ve kılgıyı gerçeklik içinde aramak boş bir çabadır. Bütün kültürlerde din gerçeklikle çatışma halindedir. (…)  Ya Müslümanlar? Onlar daha ilk adımda en akla, hayale sığmayacak bir inancın muhafızları olarak işe başlarlar. Bu cümlenin yerine oturmadığının farkına vardım. Yine de silmedim. Silmedim çünkü yaygın olarak bilinen din tasavvuruna Müslümanlığın sığmayacağını savunacağım. Giderek İslâm inancının aşina olunan inançlarla aynı öbeğe konulamayacağına göndermede bulunacağım.