Uncategorized Posts

“Çevremizde neler var? Yıldızlar mı, ay ve güneş mi? Ağaçlar, çiçekler, börtü böcek mi, ılık bir esinti gibi her yanımızı saran ahenk mi? (…)”

 

Böyle başlıyor Gökhan Özcan‘ın bugünkü Yeni Şafak’ta çıkan “Dünyamızın merkezi nerede?” başlıklı yazısı. Ve devamından sadece şu alıntılar:

“(…) ‘Ah, şu dünya ne kadar büyüktü; İsak’ın tohum ektiği şu minicik tarla ise herşeyin merkezi oluyordu’ diye yazmış Knut Hamsun, ‘Dünya nimeti’ kitabında.

(…) Yeni zamanlarda sözü fazlaca edilen diğer herşey gibi ‘doğal hayat’ da yaşantımız içinde kendisine kavramsal bir yer tayin ettiğimiz, muhtevasını neredeyse bütün bütüne kutsadığımız ama gerçek anlamda tecrübe etmediğimiz, etmekten giderek uzaklaştığımız dil eğlencesi lakırdılarımız arasında kendine fazlasıyla yer buluyor.(…) Bugün tabiat hakkında akıllara seza denebilecek büyüklükte sözlü ve görsel malzemeye, ucu bucağı olmayan zenginlikte bir malzemeye sahibiz. Buna karşılık tabiatı doğrudan, (…) ona tahakküm etmeye çalışmadan, bir parçası olmayı kabullenerek yaşayan pek az insan var. Dolayısıyla biz ‘doğal hayat’ lakırdılarını dilimizden düşürmezken, aslında uzanıp dokunmaya cesaret edemediğimiz bir ütopyadan, hayalî bir uzak ülkeden söz etmiş oluyoruz. (…)

Mihail Yuryeviç Lermantov’un ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’ kitabından tefekküre şayan birkaç satır: ‘Tabiatın büyüklüğünün, güzelliğinin yarattığı duygu, basit kalplerde, bizim gibi, sözle olsun, yazıyla olsun, coşkuyla hikayeler anlatan kişilerin kalplerinde olduğundan çok daha güçlüdür.’

(…)

“Bilinir ki, sâbit hakikatler ilâhî ilimde sâbit olan ilâhî isimlerin sûretleri ve mazharlarıdır.”

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin (m.1165-1240) ünlü eserlerinden biri olan Fusûsu’l-Hikem‘i 1930 öncesi Türkçesine tercüme ve şerh eden merhum Ahmed Avni Konuk‘un (m.1868-1938) bu çalışmasını dört cilt olarak günümüz Türkçesiyle yayına hazırlayan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın‘ın 2017 yılında yedinci baskısı yapılmış olan ikinci cildinden (s.64-65) yapacağım bazı alıntılar bu yazıyı oluşturacak. Alıntılarda bazı kelimelerin daha kolay anlaşılması için aynı anlama gelen karşılıkları verilecek. Yazının başlığı da ilk alıntıyı teşkil ediyor.

“İsimler ve ilâhî sıfatlar ise kadîm (öncesi olmayan) olan zât ile kâim (varlık bulan) ve onun aynıdır. Böylece sâbit hakikatler hakikat yönünden zâtın aynı olur. Zât ise bâkî, ezelî ve ebedîdir. Ve ona fenâ(yok olma) ve adem (yokluk) ârız olmadığı gibi varlığa getirme/var etme de söz konusu olmaz. Dolayısıyla sâbit hakikatlerin kabiliyetleri ilâhî isimlerin gerekleri olduğundan kılınmış/yaratılmış değildir. Oysa Hak Teâlâ hazretleri kabul edenleri ancak kabiliyetlerine göre icâd etti. Ve varlıkta ancak hakikatlerin verdikleri şey meydana geldi. Sâbit hakikatler ise ancak zâtlarının gerektirdiğini verdi. Ve zât bir şeyi ve onun zıddını gerektirmez. (…) Nitekim (s.a.v.) Efendimiz Hâdî isminin tam mazharı (zuhur yeri) olduğundan, ‘Beni gören beni görmüştür. Zira şeytan bana benzeyemez’ buyururlar. Çünkü şeytan Mudill isminin tam mazharı olduğundan bu ismin zıddı olan Hâdî ismini kabul edici değildir. (…) Yani Hak onların hepsine hidâyet etmeği ezelde dilemez ve ebedde dahi dilemez. (…) Şeyh (M.İ.Arabî) (r.a.) ‘Hiç diler mi?’ buyururlar. Yani ezelde cümlesinin hakikatleri hidâyeti talep etmediği halde, hiç onların hidâyetine ebedde ilâhî irade ilişir mi? Elbette ilişmez. Zira olmayacak bir şeydir ve muhaldir, demektir. (…)”

“Karışık kafa çalışmayan kafadan iyidir.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel köşesinde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında çıkan “Dilden Şiire mi, Şiirden Dile mi?” başlıklı, 29 Zilkâde 1442 / (9 Temmuz 2021) tarihli yazısının (istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=1830&KID=79) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan ibaret olacak bu yazı.

İlk alıntı başlığı teşkil ediyor. Bu cümlenin, İsmet Özel’in yıllar yılı yazıp söylediklerine atıfla kafa karışıklığı yarattığını söyleyenlere verdiği cevap olduğunu öğreniyoruz yazısının ilk satırlarından. Ve bir uyarısı: “Önce kafamızı karışıklıktan kurtarmağa çalışmakla karakterimizi sağlam kılabileceğimız hatasından uzak tutalım kendimizi.”

‘Sağlam karakter neyi ifade eder?’ sorusunu muharip, din adamı ve sanatçı söz konusu olduğunda ayrı ayrı cevaplıyor. Sanatçıdan söz ediliyorsa, “kendine (bilhassa gençlik yıllarındaki kendine) ihanetten uzak duruşunu onun sağlam karakterinin gereği olarak görürüz.” diyor. Yazısının bu bölümünden bir alıntı: İnsan hayatı olarak bildiğimiz şey nebatattan ve hayvanattan farklı olarak anlamın tezahür ve tecessüm edişine ilişkindir.

Anlam uğruna göze alınan zahmet para döngüsü sebebiyle bir yanıyla devletleri, diğer yanıyla edebiyatları doğurmuştur.

(…) Kısa bir tetkikatla beynelmilel münasebetlerin zorlayıcılığının devletleri birbirlerinden etkilenmeğe icbar ettiğini görebilir ve gösterebiliriz. Dilin gramer hususiyetleri yüzünden aynı şeyi edebiyat adına yapmak mümkün değildir. Yani edebiyat birleştirmez, ayrıştırır. (…) Edebiyatın hakkını ancak anadilimizde verebiliriz. (…)

(…) Aruz vezniyle hayat bulan Divan şiiri özü ve biçimiyle millî varlığın, yani Türkçe’nin grameriydi aynı zamanda. (…) Haçlı Seferleri süresince Türkler önce Batı Roma topraklarında yöre üstünlüğü bina eden devletleri dünya siyasetinin bir oyuncusu olmaktan çıkardı. (…) Sonra İstanbul’u fethederek olduğu kadarıyla birikmiş sermayenin hangi yolla olursa olsun şimdilerde Türk toprakları demekten hoşlandığımız alanda tezgâhladığı oyunu tümden iptal etti. (…) İsa aleyhisselâmın doğduğu yılı 0 sayarak başlatılan takvimin 1453 üncü yılı, İstanbul’un Türkler tarafından fethedildiği yıldır. Fetih Batı tarihçilerine göre Orta Çağı sona erdirdi. Hristiyan âlemi başının çaresine bakmak için her yola başvurdu. Batıdan gidilerek doğuya varma fikri 1492’de Kristof Colomb’un Avrupalıların hakkında hiçbir şey bilmedikleri topraklara ayak basmasına sebep oldu. Tahsil hayatım yeni ve yakın çağları bu tarihlerde başlatan öğretmenlerimle dopdoludur. (…)

(…) Tatmin olmak veya tedirgin olmak… Bu ikisi arasında gidip gelmekten bizi edebiyat kurtaracaktır. (…) Edebiyatın açtığı yoldan ilerleyerek müziğe, resme, mimariye ulaşabiliriz. Millî hayatın sırrı burada gizlidir. (…)

Niçin Türkçe şiirden dile uzanmak suretiyle doğmuştur? Çünkü Türkçe var olmak için gündelik hayatın idamesini ön görmüyordu. (…)

Dildir ayıran milletleri birbirinden başka hiçbir şey değil. (…) Tasnifin doğrusunu edebiyatı doğuran farklılaşmada aramak yerindedir. Bir insan edebiyat uğruna dilden lisana, lisandan lügate yükselir.”

“Meşhur sosyal medya mecralarında sıradan insanların kendilerine reva gördüğü ‘ilgi dilenciliği’ halleri”

 

Gökhan Özcan‘ın Yeni Şafak’ta çıkan “İlgi dilenciliği” başlıklı, 8 Temmuz 2021 tarihli yazısından yer yer yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı. İlk alıntı da söz konusu yazının bir cümlesinin bir kısmı olarak başlığı teşkil ediyor.

“(…) Yakın zamanlara kadar sosyal hayatın sınırlarına tâbi hayatlar yaşıyorduk ve ilgiyi, takdiri üzerimizde toplama noktasındaki zorlamalar o sınırlara takılıyordu. Şimdi o sınırların büyük ölçüde devre dışı kaldığı tekno-atmosferde yaşıyoruz. (…) Görünür bir maliyet olmadan (görünür olmayan maliyeti elbette var) herkes kendini dünyaya -tabiri caizse -en kıyı köşe halleri de dahil olmak üzere- teşhir ve ilan edebiliyor. (…) Bir kere bu mecralara dahil olunca, geçmişte dikkat gösterdiğiniz sınırları aşma konusunda zaten bir önkarara ulaşmış, sizin için düne kadar bağlayıcı olan ölçülerin iplerini gevşetmeye rıza göstermiş oluyorsunuz. (…) Temel kuruluş mantığı ve dayanağı hayatın yerleşik ölçülerini kaldırıp yerine daha gevşek ve insanın zayıflıklarını ticarete açan yeni bir zihniyet zemini oluşturmak olan bir sistemin içinde iç kaygılarını gidermek için ıslık çaladuran kullanışlı kullanıcılar… (…) (…) Modern benlik arzularını ve duygularını giderek daha hayali yollardan, metalar ve medya imgeleri üzerinden algılamaktadır. (…)diyor ‘Eros’un ıstırabı’ kitabında Byung- chul Han.

(…) Elbette toplumsal ölçülerde insan aleyhine bir değişim oluyor. Ama bundan daha önemlisi insanın kendi içinde yaşattığı, yaşatması gereken ölçüler… Asıl sıkıntı, bu iç ölçülerin cephelerinin teker teker düşüyor olması… Meşhur sosyal medya mecralarında sıradan insanların kendilerine reva gördüğü ‘ilgi dilenciliği’ hallerine bakalım mesela, çok iç acıtıcı, insanın izzetine dokunan insanlık manzaraları değil mi bunlar? (…) Herkesin kendi sıradanlığını abartılı biçimde pazarlamaya çalıştığı bu cangılda kim beklediği görünürlüğü elde edebilir? (…)”

“Her bir nebî zamanının kâmil insanı ve Allah isminin mazharıdır”

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin (m.1165-1240) ünlü eserlerinden biri olan Fusûsu’l-Hikem‘in Tercüme ve Şerhinin(Ahmed Avni Konuk, ) Yayına hazırlanmış İkinci Cildinden (Prof. Dr. Mustafa Tahralı-Dr.Selçuk Eraydın) kısa bir bölümü daha da kolay anlaşılır kılarak alıntılamamdan ibâret olacak bu yazı.

“Başlıkta belirtildiği gibi, her bir nebî Allah isminin mazharı olarak her ne kadar tüm isimlere mazhar ise de, onun üzerine gâlib olan bir hâs (özel) isim vardır. Dolayısıyla o nebînin bineği dahi, bu ismin sûretiyle görünür olup, onun üzerine hükm eder. Sâlih(a.s.)a dahi Fettâh ismi gâlib olduğundan, onun bineği ‘fütûh’ (fetihler, açılımlar) ile görünür oldu. Bununla birlikte bineklerin işaretleri yalnız nebilere mahsus değil, belki Âdem oğlunun her biri için de binek vardır. Çünkü insanî hakikatlerden her birisinin bir rûhu vardır; ve o ruh bir ismin mazharıdır ki, Allah Teâlâ onunla bu şahsı terbiye eder. Ve yine herbir rûhun da cismânî âlemde bir cesedî sûreti vardır; ve o cesed bu rûhun mazharıdır. Ve sâbit hakikat mertebesinde, yani ilmî mertebede rûhun hâline uygun bir özel mîzac vardır; ve onun bedeninin sûretine bu mîzac gerekendir.

Ve bu işlerin hepsi sâbit hakikat hâllerindendir. Rûhun ilâhî zâta olan nisbeti, özel Rabbi olan gâlib isimdir; ve bu rûhun sâhibi olan şahsın seyri ve terakkîsi, ancak o gâlib ismin hazinesinde olan şeyin kuvveden fiile çıkması içindir.

Şu hâlde enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)dan her birisinin bir kendine mahsûs mezhebi ve özel yolu olup, bu yola göre de bir bineği vardır. Bu özellik de onun zâtî istidâdı gereğincedir.” (s.330)