Uncategorized Posts

Seyyid Şerîf Cürcânî’nin “Ta’rîfat” adlı eserinden anlamlarıyla bazı tasavvuf ıstılahları(terimleri)

 

Seyyid Şerîf Cürcânî‘nin (d.740/1340- v. 816/1413) “Ta’rifât” ismiyle şöhret bulmuş eserindeki Tasavvuf ıstılahlarının (terimlerinin) tercümelerini içeren (Tercüme: Abdülaziz Mecdi Tolun) kitaptan (Tercüme ve Notlarla Yayına Hazırlayan: Abdulrahman Acer; Litera Yayıncılık, 2014) bazı terimlerin anlamlarını alıntılayarak aktarmamdan ibaret olacak bu yazı.

Ahad: Sıfatlar, isimler ve nisbetlerde kesretin (çokluk) ortadan kalkması itibariyle Zât’ın isminden ibarettir.

Âlem: Allah’tan gayrı her şeyden ibarettir.

Amâ’: Ahadiyyet mertebesinden ibarettir.

A’yân-ı sâbite: Mümkün varlıkların Hak Teâlâ’nın ilmindeki hakikatlerinden ibaret olup ezelî ve ebedîdir.

Ayne’l-yakîn: Müşahede ve keşf ile hâsıl olan ilimdir.

Berzah: Mücerred (soyut) mânâlar âlemiyle maddî cisimler âlemi arasındaki âlemdir.

Celâl: Allah’ın kahır ve gazabla alâkalı sıfatlarının umûmî ismidir.

Cemâl: Allah’ın lütuf ve rıza ile alâkalı sıfatlarının umumî ismidir.

Hakikat-i Muhammediyye: Taayyün-i evvel (ilk belirme) ile birlikte Zât’tan ibarettir.

Hakka’l-yakîn: Kulun Hak’ta fenâ bulması (yok olması) ve Hak ile ilim, şuhud ve hâl olarak bekasıdır.

Melekût: Ruhlar ve nefslere has olan gayb âlemidir.

Vacibu’l-Vücûd: Varlığı zatından (zorunlu) olup varlıkta başka hiçbir şeye muhtaç olmayandır.

Bugün Ramazanın son günü, yarın Bayram

 

“Nerede o eski ramazanlar, bayramlar!” söylemini tekrarlama gibi bir niyetim yok. Alışılmışa rağbetten uzak olmak ruh hâliyle bu yazıyı kaleme almaya yöneldim. Yarın Bayram, yaşarsak idrak edeceğiz. Ne ki, bayram heyecanı, neşesi hissedilmiyor gibi. Olağanlık niteliyor durumda mübarek ayları da, gün ve geceleri de sanki. Neden böyleyiz, böyle bir ruh hâlini yansıtıyoruz? Heyecan, coşku, sevinç, ferahlık duymama sanki yaygın ve yerleşiklik kazanmış gibi. Hemen şu bir yılı aşkın zamandır dünya çapında süregelen ve etkisini kaybetmeyen salgın olayı akla gelmesin; zira o da bir belâ olarak insanlık durumumuza ilişkin bir gösterge olarak düşünülmeli.

Mutlu değiliz. Dinle irtibatımızın samimiyet, bağlılık, ilim, irfan yönlerinden eksiklikleri, yüzeysellikleri, şekilcilikleri olduğu her kendini dindar bilen kimselerce kabul edilmeyecek, dolayısıyla bu benim üzerinde durmak istediğim sıkıntılı duruma şâhitlikleri söz konusu olmayacaksa da ben bu konuda düşünce ve duygularımı yansıtmak üzere yazıyorum.

Çok zulüm oluyor yeryüzünde bu yüzyılda. Yaygın olan zulme karşı tavırlar zulmü ortadan kaldırıcı, zulm edeni zor duruma düşürücü anlamda etkili olmaktan uzak, yüzeysel ve âdetâ zulmün devamına yol açıcı mahiyette. Bu da insanların zulmü haksızlık olarak algılayıp sıradan bir tepki göstermelerine dahi sebep olmuyor. Zulüm olağanlaşmış; devletler ve milletler zulme tabir câizse seyirci ve kayıtsız kalır durumdadırlar.

Yaygın mutsuzluk ve karamsarlıkta zulmün rolünün büyük olduğunu düşünüyorum. “Zulm ile âbâd (mâmur, şen) olunmaz” diye bir söz vardır.

Tam da İsrail’in Kudüs ve Gazze’de yaptığı, yapmaktan bıkmadığı zulüm günlerindeyiz.

Ama zulmün her türünün yaygın ve etkili biçimde tanığı olmaktayız yıllardır yaşadığımız ülkelerde ve uluslararası ilişkilerde. İnsan fertleri olarak böyle olağanlaşmış ve yaygınlaşmış zulme duyarsız kalmak da, duyarlı olup bir şey yapamamak, seyirci kalmak da mutsuz olmak için yeterli sebep değil midir?




“İsyan ahlâkı”

 

İsmail Kara‘nın “Zafer Değil Sefer” adlı Dergâh yayınlarından çıkmış kitabındaki (1. Baskı: Kasım 2018- 2.Baskı: Aralık 2018) “Hem Ahlâk Çağrısı Hem De İsyân! Nurettin Topçu’yu vefatından 40 Yıl Sonra Anarken” başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan ibâret olacak bu yazı. Yazının başlığını da, merhûm Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlâkı” fikrini ilk defa Sorbon’da, 1934 yılında tamamladığı doktora tezinde savunmuş olduğu için, böyle belirledim.

“Hiçbir şey bilmediğimizi bilecek kadar çok bilgi, derin bilgi, ilâhî bilgi mi elde etmek istiyorsunuz? Her şeyi ve bütün varlığı sevmeyi öğreniniz. Bu ulvi sevginin şartı her an bir vazifenin emri altında bulunduğunu bilmek, her an kendinden bir fedakârlık beklendiğini göze almak, her gün yeni bir hizmete hazır olmaktır. (…)” (s.208)

Bu ilk üç cümlesini alıntıladığım, kendisi de alıntılardan oluşan bölüm, merhûm Nurettin Topçu’nun(1909-1975) “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı kitabı içinde yer alan ve 1960-1961 İstanbul Erkek Lisesi Yıllığı yazısından cümleler içeriyor. (aynı s. dipnot bilgisi)

Modern dünya hem düşünce atmosferi hem de pratikleri, dayatmaları, yaşama tercihleri ve gelecek kurguları itibariyle insanı, insanlık ailesini, insanlığımızı iki uç noktaya doğru sürdü, sürükledi dense yeridir: Biri bireycilik ve bunun beslediği anarşizm, insanın tek başına kendine yeterliliği, maddî ve manevî manâda ‘üst/üstün/yüce’ tanımamak ve başına buyrukluk. (…). Diğeri cemiyetçilik/cemaatçılık/partizanlık ve bunun telkin ettiği sorgusuz sualsiz itaat, uysallık, vurdumduymazlık, konformizm, uyaroğlu olmak. (…) (s.208-209)

Hamid Algar’ın “Nakşibendîlik” adıyla Türkçeye çevrilmiş kitabından bazı alıntılar

 

1940 İngiltere doğumlu, Cambridge Üniversitesi Arap-Fars Filolojisi mezunu (1961), Tahran Üniversitesi’nde bir yıl kadar doktora dersleri takip eden, Türkçeyi hakkıyla öğrenmek için İstanbul’da bulunan, nihayet 1963’de Cambridge’e dönerek doktora çalışmalarına başlayan Hamid Algar “On dokuzuncu asır İran’ında ulemanın siyasî rolleri” konusundaki tezini 1965 yılında tamamlayıp Kaliforniya Üniversitesi’nde Orta Doğu Araştırmaları Bölümüne katılarak, burada irfan,tefsir, Şiîlik, İran’da İslâm tarihi, Arap- Fars- Türk tasavvuf edebiyatı, İslâm Felsefesi gibi konularda ders verdi. İran ve Türkiye’den başka Bosna, Malezya ve Özbekistan’da da ilmî kongrelere katıldı, araştırmalarını sürdürdü; bir çok dilde yayınları oldu. 2010’da emekli olup başta Nakşîlik tarihi ve günümüzdeki durumu olmak üzere çalışmalarını sürdürmekte.

İşte onun başlıkta belirttiğim Türkçeye çevrilmiş ve İnsan Yayınları’ndan 2007’de ilk baskısı yapılmış kitabının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak yazının bundan sonraki kısmını.

“Sadeddîn Kaşgârî’nin müntesibleri arasında, Nakşibendiyye üzerine birkaç risâle kaleme alan şâir, âlim ve mutasavvıf Abdurrahman Câmî ve Çağatay Türk edebiyatının hakikî kurucusu ve aynı zamanda Câmî’nin de dostu olan Ali Şîr Nevâî sayılabilir.” (s.34)

“(…) Hem Hâce Muhammed Parsa hem de Abdurrahman Câmî, İbn Arabî’nin eserinin şerhlerini kaleme almışlar, Ahrâr da herhangi bir husûmet emâresi göstermeksizin vahdet-i vücûd doktrinine birkaç atıfta bulunmuştur. (…)” (s.36)

“(…) Hâlidî faaliyetlerinin en belirgin ve yoğun ifadesi, Nakşibendî şeyhleri Şeyh Şâmil ve halefleri önderliğinde Rus emperyalizmine karşı yürütülen Dağıstânî direnç olmuştur. (…)” (s. 54)

“Nakşibendî silsilesi tarihinde anahtar bir isim, Bahâeddîn Nakşibend’de zirveye ulaşan Orta Asyalı üstadlar zincirinin ilk halkası olan Hâce Yusuf Hemedânî’dir (v.536/1141). Silsilede Bahâeddîn’den önce, sondan bir önceki halka olan Emir Külâl’in, büyük hükümdar Timur’un mürşidi olduğu söylenir.” (s.66-67)

“Yaratılışa zaman tayin etmek, yaratılışın ezelî oluşuyla çelişir.”

 

Ömer Türker‘in CİNS adlı aylık derginin bu ayki sayısında (Mayıs 2021 / Sayı: 68) çıkan “Dinî Kozmolojinin Tasavvufî Yorumu” başlıklı yazısından yer yer yapacağım alıntılamalardan ibaret olacak bu yazı. Başlık da o yazıdan bir alıntı.

” Taberî’nin Tarih’inde gördüğümüz dinî kozmolojinin İslam filozofları tarafından yapılan parçalı yorumları, gerçekte dinî naslar ile felsefî öğretiler arasında irtibat kurmaya yönelik daha genel ve kapsamlı bir çabanın parçası olarak değerlendirilmelidir. (….)

Farâbî, Âmirî, İbn Sînâ ve Sühreverdî gibi filozofların dinî kozmolojiye ait unsurlara ilişkin parçalı yorumlarından sonra nihayet İbnü’l-Arabî modern döneme kadar dînî ve felsefî düşünceye damgasını vuracak kapsamlı bir yorum faaliyeti gerçekleştirmiştir. İbnü’l- Arabî düşüncesi, tasavvuf geleneğinin kelâm geleneği ile ittifakına felsefe geleneğinin de eklendiği bir öğretidir. (…) Hiç kuşkusuz bu yeni mezcin ve yorumun merkezinde genelde dinî düşünce geleneklerinin özelde tasavvuf geleneğinin duyarlılıkları vardır. (…)

İbnü’l- Arabî, Taberî’deki yaratılış hikayesini olduğu gibi alır fakat iki önemli müdahalede bulunur. Birincisi, yaratılış hikâyesini zamansallıktan arındırmasıdır. (…) Taberî on beş bin yıla ulaşan bir evren tarihi resmi çizer. (…) Bu açıdan bakıldığında Taberî’nin zamansal anlatısının mukabilinde âlemin ezelî olduğunu iddia ederek yaratılışı zamansal bir tayinden arındıran felsefî kozmoloji bulunur.

Bu sebeple İbnü’l-Arabî tarihlemelerin tamamını açıklamanın dışında bırakmıştır. (…) Dolayısıyla yaratılışa zaman tayin etmek, yaratılışın ezelî oluşuyla çelişir. İbnü’l-Arabî’nin dinî kozmolojiye ikinci müdahalesi tam da bu bağlamda anlam kazanır. Taberî’nin tasvirindeki nesnelerin tamamı İbnü’l- Arabî metafiziğinde varlığın mertebelerine dönüşmüştür. (…) Dolayısıyla varlığın mertebeleri, Tanrı’nın zuhurları ve tecellîleridir. (…)

Böylece İbnü’l- Arabî, kelâmcıların (…) sorunlu görerek kelâmî tefekkürün konusu hâline getirmediği dinî kozmolojiyi hem sudurcu metafiziğin gücünü taşıyan hem de sûfîlerin mahrem tecrübeleriyle muhkem hâle getirilen ayrıntılı bir teoriye dönüştürmüştür. (…) Dönüşümün en dikkate değer tarafı, aslında Taberî’de yöntemsel bir ilke olarak vurgulanan hususun, tasavvufun metafizik iddialarının temeline yerleştirilmesidir. (…) Diğer deyişle vahdet-i vücud, rivayet (hadis, tefsir ve tarih) ve dirayet (kelâm ve felsefe) yöntemlerinin verilerini kelimenin hakiki anlamıyla mezceden bir nazariyedir. (…) Diğer deyişle vahdet-i vücudla birlikte İslâm düşüncesinde metafizik iddiaya sahip disiplinler arasında hiyerarşi oluşturma tavrı gelişmiştir.