Uncategorized Posts

“İnsanların hesab (gün)leri yaklaştı.”

 

Balıkesirli Hasan Basri Çantay‘ın Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm isimli eserinin “EL- ENBİY” Sûresinden yapacağım birkaç alıntılama oluşturacak bu yazıyı.

1-“İnsanların hesab günleri yaklaştı. Böyleyken onlar hâlâ gaflet içindedirler; bunlar tefekkürden yüz çeviricidirler.”

2, 3- “Rablerinden kendilerine yeni bir ihtar gelmeye dursun, onlar bunu ille istihzâ ederek ve kalbleri oyuna dalarak dinlemişlerdir. Zâlimler gizli fısıltı ile (şöyle) konuştular: “Bu sizin gibi bir insandan başka mıdır? Kendiniz görüp (ve bilip) dururken şimdi sihre mi geleceksiniz”?

8- “Biz onları yemek yemez birer cesed olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdi.”

“Kitap Dostu”

 

Merhûm Prof. Dr. M.Orhan Okay’ın Silik Fotoğraflar Portreler kitabının KİTAP DOSTU başlıklı bölümünden (s. 205-210) yapacağım birkaç alıntılama oluşturacak bu yazıyı.

“Yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın da en zengin kitap koleksiyonlarından birinin Erzurum’da olduğunu biliyor musunuz? Aynı zamanda bir şahsın yaptığı en büyük kitap bağışlarından birinin, belki birincisinin de Erzurum’da bulunduğunu? Bu zengin koleksiyon bağışlayıcısının ölüm yıldönümünü vesile ederek bilmeyenlere bu kütüphaneyi tanıtmak, bilenlere de önemini bir daha hatırlatmak için bu satırları yazıyorum (merhûm Orhan Okay’ın kitabının bu bölümü).

Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nin üst katında büyük bir salon bu özel kitap koleksiyonuna ayrılmıştır. Kapısında bağışlayıcının adı, salondaki bir duvarda da büyükçe bir boy bir portrenin altında, sahibine yakışır bir kitabe tevazuu ve sessizliğiyle şu iki satırlık yazı: Seyfettin Özege. 1901-1981.

Dünyanın en az kitap okunan ülkelerinden birinde bu az okuyanların da kaçının tanıyabileceğini endişeyle düşündüğüm Seyfettin Özege, bu ülkenin büyük adamlarından biriydi. Ama onun adını ansiklopedilerde, biyografi kitaplarında kimse boşuna aramasın.

Seyfettin Özege’yi 1950’li yıllarda tanıdım. Bazı evliya menkıbelerinde geçen keramet hadiseleri gibi, İstanbul’un hangi kütüphanesine gittiysem ona rastlıyordum. “Eski bankacılardan, kitap meraklısı bir zattır” dediler. (…) Onu uzun boyu, vakur, hattâ gülmeyen çehresiyle, yaz-kış sert kolalı, kol ağızlarından bir santim dışarı taşan manşetli beyaz gömleği, dikkatle bağlanmış siyah kravatı, kruvaze elbisesiyle nadiren sokakta, fakat çok defa Sahhaflar çarşısında ve kütüphanelerde gördüm. (…) Mekteb-i Mülkiye’nin yani Siyasal Bilgiler Okulu’nun 1921 mezunu olan Seyfettin bey, İş Bankası’nın çeşitli kademelerinde çalıştıktan sonra 1950’de emekli olmuş. (…) Ben (Orhan Okay) tanıdığımda artık emekli olmuş ve kendisini tamamen kitap toplamaya ve bunların kataloğunu yapmaya hasretmişti.

1959’da Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne asistan olarak girdim. Galiba 1960 veya 61 yılı idi. Birgün Seyfettin Özege’nin bütün kitaplarını üniversitemize bağışladığını duyduk. Seyfettin Özege, o onbinlerce kitabı, sandıklanması ve nakliyat masrafları gibi bütün külfetini de kendisi yüklenerek Erzurum’a gönderdi. Karşılığında beklediği bir tek şey vardı: Bağışın tek şartı o kitapların kataloğunun yapılması ve kendisine yüz adet gönderilmesiydi. (…) Bir insanın tek başına topladığı onbinlerce kitabın kataloğunu, o zaman çok geniş imkânları olan üniversite maalesef senelerce ortaya çıkaramadı. (…) Bağış üzerinden on yıl geçtikten sonra Seyfettin Özege’nin durumu sorması üzerine o sırada kütüphane müdürü olan zatın uzun ve teferruatlı mazeretler sıralayan cevabından inanılması zor bazı cümleleri naklediyorum: Kısm-ı küllîsi Arap harfli olan kütüphanenizi Atatürk Üniversitesi’ne bağışlamakla, asıl gayenize ve Türk bilim âlemine karşı büyük bir hata işlemiş bulunuyorsunuz. Şöyle ki, Müteferrika basımlarından 1928 harf inkılabımıza kadar Türkiye’de basılan eserleri derleyip ilim âleminin istifadesine sunma görevi Ankara’daki Millî Kütüphanemize verilmiştir; hem de bir kanunla. Türkiye’de ve dünyanın hiçbir yerinde üniversite kütüphanesi böyle bir görevi yerine getirmekle yükümlü değildir. (…) Esasen kıymetli(?) bağışınız % 70 itibarıyla Atatürk Üniverstesi’nin gayesiyle ilgili olmayan eserlerden terekküp etmektedir.”

Seyfettin Özege’nin kısa cevabını da buna eklemek isterim:

“4 Ocak 1971 tarihli mektubunuzu aldım. Aşağıda arz edeceğim bir noktadan başkasında düşüncelerimiz birleşmiyor. Belki sizin fikirleriniz doğrudur, belki benimki. Birleştiğimiz tek nokta Türkiye’de bir üniversiteye kitap bağışı yapmakla büyük bir hata işlemiş olmaklığımdır. Yalnız tesellîm bu hatanın tamiri kabil oluşudur. İstediğim de budur. Sizler için faydasız ve imkânsız, benim için de en normâl olan şartlarım yerine getirilmeyecekse kitapların geri verilmesini istemiştim. Bunu sağlarsanız hem üniversite ve özellikle kütüphane ilgilileri büyük bir yük ve külfetten, hem de ben huzurla geçirmeyi hak ettiğimi sandığım ömrümün son günlerinde üzüntü ve boş uğraşmalardan kurtulmuş olurum. Saygılarımla.”

Niş(iğne, zehir ve Perde)

 

Gazzâlî’nin Mişkâtü’l-Envâr’ ından Entelektüel Perspektifler

“Bu yazının amacı büyük İslâm mütefekkiri Gazzâlî’nin çok yönlü ve çok disiplinli entelektüel kişiliği hakkında fikir veren küçük fakat dev bir eserini tasavvuf-felsefe ilişkileri açısından incelemektir. Nizâmiye hocalığından itibaren edindiği felsefî formasyonu, tasavvufî hüviyet taşıyan bir son dönem eserinde Huccetü’l- İslâm’ı nasıl yeniden ürettiğini ortaya koymak ise bu çalışmadaki temel meselemizdir. Kanaatimizce kendisini meslekten filozof saymamış bir büyük mutasavvıf din bilgininin felsefî unsurları tasavvufî bir esere eklemlerken sergilediği entelektüel tavrı bir nebze anlamak, elindeki felsefî maddeye tasavvufî bir sûret verirken bilginimizin nasıl bir fikrî yöntem izlediği hakkında soluk da olsa bir fikir edinmek böylece mümkün olacaktır. Bu tür tavır ve yöntemler hakkında fikir sahibi olmak, klasiklerin çağdaş okuyucusu olarak bizlerin entelektüel deneyim dünyası için de bir kazanım olabilir.”

Bakara sûresinin son iki âyeti

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

Âmenerresûlü bimââ ünzile ileyhi mirrabbihî ve’l mü’minûn* küllün âmene billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulih* Lâ nüferriku beyne ehadin mir rusulih* ve kâlû semi’nâ ve eta’nâ ğufrâneke rabbenâ ve ileyke’l mesıyr* Lâ yükellifullâhü nefsen illâ vüs’ahâ* lehâ mâ kesebet ve aleyhâ me’ktesebet* rabbenâ lâ tüâhiznâa innesînaa ev ehta’nâ* rabbenâ velâ tahmil aleynââ isrankemâ hameltehü alellezîne min kablinâ* rabbenâ velâtuhammilnâ mâlâ tâkatelenabih* va’fu annâ vağfirlenâ verhamnâ ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn*.

Bu iki âyet Peygamber Efendimize (s.a.v.) Miraç’ta ikram edilmiştir. Hulusi bir kalb ile okuyan kimse muradına nâil olur. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyurdular: Bu âyetleri bana Rabbim Arş’ın altında ikram etti. Yatsıdan sonra okuyan kimse geceyi ibadetle geçirmiş gibi sevaba nail olur. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) soruldu: “Hangi âyet-i kerimeyi okumayı çok seversiniz?” Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) cevabı: “Bakara sûresinin son iki âyetini” diye buyurdu. Zîrâ bu iki âyet rahmet hazinelerinden bir hazinedir.”

( Münacaat Cüzü’ nden; www.havvaözkan.com Silahtarağa cad. No. 183 Alibeyköy / İst. )

Bir İsmin Müsemmâsı

 

Prof. Dr. İLHAN KUTLUER’in Felsefî Gök Kubbemiz isimli kitabının ( İZ Yayıncılık:1000, düşünce dizisi:127, İstanbul, 2017 ) Bir İsmin Müsemmâsı başlıklı bölümünün birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“İslâm felsefesinin neliği etrafındaki tartışmaların alacakaranlığına biraz ışık tutabilmek ve bu yönde zihinsel bir çerçeve teşkil etmek için son derece basit bir terminolojik şemaya başvuracağız : İslâm× Felsefe×Tarih. İslâm felsefesi tarihi alanına ismini veren üç terim. Bu terimleri uygun bir referans çerçevesi içinde yan yana getirebilmeyi ne ölçüde başarabilirsek, İslâm felsefesi tarihi çalışma alanını efrâdını câmî ağyârını mânî (eksiksiz ve fazlasız) şekilde sınırlamamız ve bu istikâmette önerilerde bulunmamız o derecede mümkün olacaktır.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki İslâm felsefesi teriminde İslâm geçiyor olması bazı kafa karışıklıklarına sebep olmaktadır. Bunu aşmak için -özellikle akademik araştırmalarda- İslâm’ın iki anlamda kullanıldığı hatırlanmalıdır. Din olarak İslâm, medeniyet olarak İslâm. Din olarak İslâm ilâhî kaynaklı, ilkeleri sâbit, tarih-ötesi ve evrensel olan Kur’an vahyinde ve onun nebevî örnekliğinde ifadesini bulur. Buna karşılık medeniyet olarak İslâm, Müslümanların, esasları Kur’ân ve sünnette bulunan hakikat öğretisinin kurucu idealleri istikâmetinde ve zaman-mekân şartları içindeki yürüyüşünün tarihsel, beşerî ve birikimsel tezahürüdür. İslâm medeniyeti tarihinde ilmî faaliyet bir bakıma İslâm’ın bu iki anlamına uygun olarak iki bakış açısını gerekli kılmıştır. İlki, din olarak İslâm tasavvurundan hareket eden, onun temel metinlerini ( nasslarını) mevzu, mebde ve mesele edinen, bu metinlerde ifadesini bulan itikad, ahlâk, hukuk ve ibadet değerlerini hayata geçirmek amacındaki şer’î ilimlerdir. Bunları tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm ilimleri şeklinde sayabiliriz. Tasavvufî bilgiye gelince, ‘marife’nin bir ilimler (ulûm) sisteminde metafizik ve/veya ahlâk öğretisi olarak mevki aldığı her durumda, bazı klasik tasniflerde rastlandığı gibi tasavvufu da şer’î ilimlere eklemeliyiz. Elbette bu ilimler oluşum ve gelişimleri itibariyle tarihsel bir süreç içinde tedevvün etmiş, dinî esaslar, tarihsel problemler ve aklî deneyimlerin diyalojik ilişkisiyle kendi birikimlerini üretmişlerdir. Bununla birlikte temel mevzuu, referansı ve meselesi nass olduğu için metodolojik açıdan bu ilimler klasik gelenekte şer’î /dînî/naklî/vaz’î sıfatlarıyla nitelenmiş olup günümüzde yaygınlaşan kullanımda ise İslâmî ilimler olarak anılmaktadırlar. Vâkıa araştırma yöntemleri belli ve bu yüzden ilim adını almayı hak etmiş ilmî çalışma alanlarının hepsi özünde ‘İslâmî’dir, İslâmî bir değer taşır ancak ilimlerde şer’î olan / olmayan ayırımına gidilmiş olmasının metodolojik anlamı bu yazının konusu değildir.

Şer’î ilimler içinde kelâm ilminin sadece dînî itikadın formülasyonu, temellendirilmesi ve müdafaası olmakla kalmayıp bu işini yaparken teşekkül döneminden beri basvurduğu felsefe metinlerinin etkisiyle bir kozmolojik teoriye ulaşmak istediği ve hattâ giderek bir dinî metafizik olmaya yöneldiği bilinmektedir. Tasavvuf söz konusu olduğunda da bu manevî gelişim disiplininin bazı geç dönem üstadları da psikoloji, ahlâk ve metafizik söylemlerinde felsefenin dilini kullanmaya başladığı ve giderek tasavvufu bir metafizik ilmi olarak kurmaya yöneldiği gözlenmektedir. Bu açıdan bakılırsa şer’î ilimler kategorisindeki bu iki disiplinin felsefî diyebileceğimiz entelektüel boyutlara sahip olduğu açıkça görülecektir. Hattâ zaman zaman kelam, felsefe ve tasavvufun alternatif metafizikler olarak kavrandığını da bilmekteyiz. Tabiatıyla bizi burada İslâm entelektüel geleneğinin üç büyük tezahüründen el-felsefe ilgilendirmektedir ki terim olarak el-felsefe, dinî ilimler (ulûmu’d-din) ya da naklî ilimlere (el-ulûmu’n-nakliyye) mukabil felsefî ilimler ya da yaygın tabirle aklî ilimler (el- ulûmu’l- akliyye) olarak anılan ilimler sistemini ifade eder. Metodolojik olarak aklî niteliği belirgin hattâ belirleyici olan felsefî ilimler, medeniyet olarak İslâm’ın “ulûm” tasniflerinde şematik olarak ifadesini bulmuş entelektüel tezahürleridir. Şu halde İslâm felsefesi çalışmak ‘medeniyet olarak İslâm’ın başlıca entelektüel tezahürlerinden birini çalışmak demektir.”