Uncategorized Posts

El-Mülk Sûresi’nden anlamlarıyla ilk 13 âyet

 

1-Bütün mülk kudret elinde olan Allah, ne yücedir! O her şeye kâdirdir. 2- O Allah ki, amelce hangi(leri)niz daha güzeldir diye, sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O azîzdir, gafûrdur (güçlüdür, bağışlayıcıdır.) 3– O (Allah) ki, yedi kat gökleri yaratmıştır. O Rahmân’ın yarattıklarında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi çevir gözü(nü semaya) bir kusur görebilir misin? 4– Sonra gözü(nü) iki defa daha çevir. O göz sana, zelîl ve hakîr olarak dönecektir. 5-Yemin olsun ki, en yakın semâyı kandillerle (yıldızlarla) süsledik ve onları, şeytanlar için atılacak taşlar yaptık. (Bu taşlar, meleklerden sır çalmaya gelen şeytanları öldürür veya sakatlar). Ve o şeytanlara çılgın ateş azabı hazırladık. 6– Rablerini inkâr edenlere de cehennem azabı vardır. O ne fena yerdir!.. 7– İçine atıldıkları vakit, onun öyle bir fena solumasını işitirler ki, o kaynıyordur. 8– Neredeyse öfkesinden çatlayacaktır. İçine bir bölük (insan) atıldıkça, her defasında cehennemin bekçileri onlara, “Size uyarıcı gelmedi mi?” diye sorarlar. 9– Onlar derler ki, “Evet, bize uyarıcı geldi. Ama biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz, olsa olsa, bir şaşkınlık içindesiniz, dedik”. 10– Bir de şöyle derler: “Biz işitir ve akıl eder kimseler olsaydık, bu azgın ateşe atılanlar arasında bulunmazdık!” 11– İşte günahlarını itiraf ettiler. Öyle ise, uzak olsun o cehennemlikler!.. 12– Doğrusu gıyâben Rablerinden korkanlar yok mu? Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır. 13– Sözünüzü ister gizli tutun, ister açığa vurun (fark etmez). Çünkü O, bütün sînelerde olanı bilir (1). (dipnot: Bu âyet-i kerîme müşriklerin birbirine hitâben, “Yavaş konuşun, Muhammed’in Rabbi işitmesin!” demeleri üzerine inmişti.)


Fîhi Mâ Fîh 48. Fasıl’dan birkaç alıntı

 

“Bir kimse imâmet ediyordu (Tevbe, 9/97) âyet-i kerîmesini (Yani “Bedevîler küfür ve nifâk bakımından daha beterdir”) tilâvet etti. Meğer bedevîlerden bir Arap orada bulunuyormuş. Ona şiddetli bir tokat vurdu. İmam ikinci rekatte (Tevbe 9/99) (Yani “Bedevîlerden öylesi de vardır ki Allah’a ve âhiret günü’ne inanır” âyet-i kerîmesini okuyunca, o Arap “Bir tokat seni ıslah etti” dedi. / Her neyi önümüze çekersek, gayb cânibinden her dem tokat yeriz. O tokat ile bizi ondan teb’îd ederler (uzaklaştırırlar). Yine başka bir şeyi önümüze çekeriz, yine böyle olur. Nitekim “Bizim hasf (ışığı sönmeye) ve kazf’e (atılmaya) tâkatimiz yoktur” ve Kat’-ı evsâl (bedendeki eklemlerin kesilmesi), kat’-ı visâlden (vuslata engel olmadan) daha ehvendir.” denilmiştir. “Hasf” den murâd, dünyaya dalıp, Ehl-i dünyadan olmaktır; ve “ehl-i kazf” den murâd da, evliyâullâhın gönüllerinden çıkmaktır. Nitekim bir kimse yemek yeyip midesi ekşiyince, onu istifrağ eder. Eğer o taâm ekşimeyip istifrağ edilmese idi, âdemin cüz’ü olacak idi. Şimdi… Mürîd dahi şeyhin gönlüne girmek için temelluk (yaltaklanmak) ve hizmet etmek lâzımdır. El-ıyâzü billâh (Allah esirgesin), mürîdden şeyhe hoş gelmeyecek bir şey sâdır olup da, mürşidi onu gönlünden ihrâc ederse, ekl edilip ekşimesi hasebiyle dışarıya çıkarılan âdemî cüz olamayan taâma benzer. Zîrâ o mürîd de, mürûr-ı eyyâm (günlerin geçip gitmesi) ile Şeyh olacak idi; nâ-hoş hareketi sebebiyle gönülden dışarıya atıldı. Şiir/tercüme: “Senin aşkın âlemde münâdîlik edip, nihâyet gönülleri şûr u şerrin (şer gürültüsünün) eline teslim eyledi. Ondan sonra o gönüllerin cümlesini yakıp kül etti ve getirip niyazsızlık yeline verdi.”

“Rahmeti Çağırmak İçin Yetmiş Bin Taş Okundu”

 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın bu başlık altındaki yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Yıl 1965. 11 Haziran Cuma. Rize-Erzurum yolu üzerinde, sahilden 40 km içerde bir köy Güneyce köyü. İki eski adı var buranın; Varda ve Hacışeyh köyü… O sene bölgenin tarihinde çok nadir rastlanan bir kuraklık ortalığı kasıp kavuruyor. Yağmurları ve dereleriyle, bunların beslediği ot, çiçek ve ormanlarıyla şöhret bulmuş yemyeşil bir vadi suya hasret kalmış… Mısır ekili arazilerin toprakları kurumuş, gri ile beyaz arası bir renk almış… Dizboyuna henüz varmamış mısır fidelerinin yaprakları gündüzleri sanki özel olarak kıvrılmış gibi lüle (mahallî tabirle düdük) haline geliyor, güneş batmaya yüz tuttuktan sonra ise normale avdet ediyor…

Ben 10 yaşında ve ilkokul son sınıftayım. Haziran’da bitirme imtihanlarını verip mezun olacak (bizim zamanımızda ilkokul, ortaokul ve lise son sınıflarda Haziran ayı boyu süren bitirme imtihanları hâlâ vardı) ve iki ağabeyimin izini sürmek üzere Kutuz Hoca’nın dizinin dibinde hafızlık yapmağa başlayacağım. Bir iki akşamdır mahalle camisinde telaffuz edilmeğe başlanan yağmur duası, cemaatin ileri gelenlerinin konuşmalarına dikkat kesilen biz çocuklar için tam anlamadığımız bir şey olmakla beraber üzerinde hayal kurulabilecek bir hâdise. Sıcak yaz aylarında evlerin önünde, yol kenarlarında oturan yaşlı kadınların dillerinden dökülen sözler de duyuyoruz: “Dört pâre köy toplansa bakalım, içlerinde duası makbûl biri vardır herhalde, Dilsiz hayvanlar aç ve susuz kalacak, onların yüzü suyu hürmetine belki rahmet yağar”, “Ne günah işledik de bu musibet başımıza geldi ! “, Hocalar geç kaldı…

Orhan Okay’ın kaleminden rahmetli Nurettin Topçu’ya ithaf edilen bir yazıdan birkaç alıntı

 

Prof. Dr. Ayhan Yücel “Orhan Okay Kitabı”nda (dergâh yayınları) “Orhan’ı, beni, sizi, hepimizi ilgilendiren ve içinde Orhan’ı ve bizi anlatan bu gerçeği, gelin yine Orhan’ın kaleminden rahmetli Nurettin Topçu’ya ithaf edilen bir yazıda bulup okuyalım:

“Nesillerimiz birbuçuk asırdan beri bitmez tükenmez ideoloji kavgaları içinden geçiyor. Tanzimatla beraber her Doğu-Batı mücadelesi şeklinde başlayan bu kavga günümüze kadar dallanıp budaklanarak milletimizi uzlaşmaz cephelere ayırmıştır. Solcu, sağcı, milliyetçi, hümanist, ilerici, gerici, ruhçu, maddeci, liberalist, sosyalist, komünist, ırkçı, Turancı, kemalist… Üstelik bütün bunların kendi içlerinde bölündükleri siyasî ve ideolojik tarikatlar, çok defa bir kavram kargaşalığıyla, genç nesilleri de bunaltmış, bocalatmış veya şuursuzca bunlardan birine yahut ötekine sürüklemiştir.

Benim çocukluk ve gençliğim de bu kavgalar içinde geçti. İdeal sandığımız bir sürü ideoloji karşımıza çıktı. Her birinin lâ-yuhtî ve lâ-yüs’el bir putu, her birinin değişmez ve tenkit edilmez ilmihâli,”hepsinin emr ü nehyi, saltanatı” vardı. İnsanda heyecanın hemen dâima mantığa hâkim olduğu o çağda tereddütsüz bir tek sisteme bağlanmak mümkün mü? Evvelâ iki insan tipi, iki büyük değer sistemi teklifi ile karşı karşıyasınız:Biri büyük kitleleri arkasından sürükleyen devlet adamları, kahramanlar, ihtilâlciler ve onların kurdukları sosyal doktrinler; diğeri de insanlığın iç dünyasını yoğuran peygamberler, veliler, filozoflar, san’atkârlar ve temsil ettikleri fikir sistemleri. Bunların hangileri daha çok beşeriyetin hizmetinde olmuştur? Hangileri insan dediğimiz o karmaşık yaratıktan bekleneni vermiştir? Medeniyet hangilerine minnettar olmuştur? Hangileri gözyaşlarına bir şifa kaynağı olabilmiştir? Türkiye’de tek parti devrinin maddî ve manevî her türlüğü yokluğu içinde, ben bu sorulara cevap aramak için karşıma çıkan her türlü yazıyı, bir seçime tâbi tutmadan okuyordum. Öyle kitaplar ve yazılar vardır ki insan hayatının her safhasında bir mürşit gibidirler; yol gösterir veya yeni bir istikâmet verirler.İnsan ruhunu uzun bir zaman süresi içinde besleyen yetiştiren kitapların yanısıra bir anda sarsıveren bir-iki mısra, birkaç satır yazı da vardır. 1946 yılında elime geçen eski bir mecmuanın içindeki bu yazıyı -birçok makale gibi- fazla bir ilgi göstermeden okumaya başlamış, fakat okudukça yazıdaki rûhun benliğimi sardığını hissetmiştim. “Vatandaş Ahlâkı” adını taşıyan ve benzerleri çok bulunabilecek bu başlığın altında o zamana kadar rastlamadığım bir üslûp, bir i’câz, bir ibdâ karşısında idim. “Fertten doğup nâmitenâhiye doğru yol alan hareketin aile, cemiyet ve insâniyet yollarından geçtiğini hareket felsefesi kabul ediyordu. Yani içtimâî nizâma âit hareketler fediyetimizle Allah arasında bir köprü oluyordu. Aile, millet ve medeniyet, nâmütenâhîlik ve evrensellik eğilimini kendinde yaşatan ferdî hareketin eseri idiler.” cümleleriyle başlayan bu yazı bir süredir kafamı bunaltan ve nâdiren etrafımdakilerle münakaşasını yaptığım sorulara cevap veriyor gibiydi… Bu satırlar hakikatte o günkü gençliğin olduğu kadar bugünkünün de birçok kıymet hükümlerini sarsacak bir üslûpta idi…

Prof. Dr. Mehmet Kaplan’dan Orhan Okay’a bir mektup’tan…

 

Sevgili Orhan,

Senden bir mektup, haber veya selâm almak güzel bir şey, seni bizzat görmek ve konuşmak daha da güzel. Seninle uzun yıllar konuşmamız gereken bazı meseleler varmış gibi geliyor bana. Fakat hep gurbetteyiz. Ben de burada kendimi dâimî bir gurbette hissediyorum. Halbuki Erzurum’da Sivrihisar’a, çocukluğuma doğmuş gibi olmuştum. Senin orada, çevrene ve talebelerine çok faydalı olduğuna ve tesir ettiğine kaniim. Evvelki gün, eve, Dergâhçı, hikâyeci Mustafa ile bir taleben geldi. Erzurum’da TRT’ci imiş. Senden tez yapmış. Pek efendi bir genç. Doğuş dergisi hakkında bir haber getirdi. Dergi bugün elime geçti. Şekl ü şemâilini beğendim. Yazacağım. Sen de Yazı gönder. Kafandaki mevzuları küçük kısımlara ayır. Her kısmı ayrı ayrı incele. Sonra onları birleştirirsin. Erzurum’un dar çevresini ancak talebe yetiştirmek ve yazı yazmakla aşabilirsin. İlim adamları bir kültürün ancak beş yüz senede teşekkül edebileceğini söylüyorlar. Erzurum’da eski, kuvvetli bir kültür tabakası yok. Şimdi de maalesef sağlam bir temele sahip değil. Sağlam bir kültürün devamı, gelişmesi için din, ilim ve sanatın köklü olması gerekir. Bugün bütün Türkiye bu köklerden mahrum. Yine de ne kadar yapabilirsen o kadar faydalıdır. Niyazi bey boş bir insandı. Kaya’dan ümidim vardı. O da artık yıkılmış bir insan manzarası arzediyor. Senin kültür ve şahsiyetinle müessir olduğuna inanıyorum. Benim sıhhatim çok şükür iyi. Tabii yaslandı. İki yıl sonra emekli oluyorum. Ara sıra yaşlılık ve boşluk hissine düşüyorum. Fakat yine hergün zevkle okuyor ve yazıyorum. (…) Ben günahkâr adamım. Akşam tiyatro yazarı Turan Oflazoğlu ile beraberdik. Boğaziçi Köprüsü’ne bakan bir küçük meyhanede sohbet ettik, içtik. Dönüşte, gece yarısı mektubuna cevap verdim. Yazım kötü ya, daha eğri büğrü olmuş, bilmem yukarki satırları okuyabildin mi? Alain: “düzeltme, devam et” der. Ben de öyle yapıyorum. Şimdi sabaha yakın. Biraz daha sohbet edelim. Yeri gelmişken söyleyeyim: Turan Oflazoğlu’nu kürsüce çok sevdik. Akşam İnci ile Zeynep de vardı. Büyük bir yazar ve çok iyi bir insan. Derin ve gösterişsiz bir Anadolu çocuğu. Seni okuldan tanıyor ve seviyor. O da senin gibi Nurettin Topçu’nun talebesi imiş. Piyeslerini tekrar tekrar okudum. (…) Galiba yazım şimdi biraz düzeldi. Sabah taleben gelecek, mektubu ona vereceğim. Acelem ondan. Hazır seni bulmuşken biraz daha konuşalım. (…) Üniversite deyince hep Nurettin Bey’i hatırlarım. Üniversiteye girebilseydi ve Paris’teki hürriyeti bulabilseydi Türkiye değişirdi belki diyorum. Bence üniversite bir teşkilat olmaktan ziyade bir zihniyet ve şahsiyet olmalı. (…) Benim üstâdım Alain de üniversite profesörü olmamış. Yirmiden fazla büyük yazar talebesi var. Kierkegaard haklı: Teşkilat kabuk, ruhu boğuyor. Ama teşkilatın da alayhindeyim. Türkiye’de teşkilat yok, anarşi var. Hiçbir kanun tam olarak uygulanmamıştır. Herkes kanunu, tüzüğü kendine göre bozmuştur. Sen de aynı şeyi söylüyorsun. “Kuralların kontrolsüz, mes’uliyetsiz; karar ve davranışları da bundan farklı mı idi?” diye. Ben teşkilata değil, şahsiyete inanıyorum. Kendi köşende kendi kendin olarak kalarak da sana benzer beş on öğrenci yetiştirebilirsin. Bence bu teselli bulmak için kâfidir. Aklı herkes böyle yapsa Türkiye binlerce iyi insan kazanır. Yeni kanun herkesi bir yere savuracak. Sen inşallah İstanbul’a, bizim kürsüye düşersin. Faruk Akün Van’a falan gider. Benim kendi hesabıma bir endişem yok. Nereye gitsem orada kendimle, kitaplarımla beraberim. Zâten şurada kaç gün kaldı! Standard programa gidilemez. Biz bir ders cetveli yaptık. Ama her yerde uygulanamaz. Fuad İstanbul’da olduğu halde hiç yüzünü göremiyoruz. Bari senden haber alalım. Cüneyt ne âlemde? Mübeccel H. hocalığa devam ediyor mu? (…) Benden oradaki dostlara selam söyle. Mübeccel Hanıma çok selamlar. Hepinize Tanrı’dan sıhhat ve âfiyet dilerim. Elin değdikçe yaz, sohbetine ihtiyacım var. . M. Kaplan