“Felsefe Geleneğinin İnsan Tasavvuru -Bilgi Teorisi-” üzerine bir yazıdan alıntılar

 

Prof. Dr. Ömer Türker‘in “İslam Düşünce Gelenekleri Kelam-Felsefe-Tasavvuf ” isimli kitabının (Ketebe Yayınları, 2. Baskı 2021) başlıkta belirttiğim bir bölümünü (s. 69-74) oluşturan bir yazıdan yapacağım bazı alıntılamalardan ibâret olacak bu yazı.

“(…) Fârâbi, İbn Sîna, Ebû’l-Berekât el-Bağdâdî, İbn Bâcce, İbn Rüşd gibi önde gelen filozoflar arasında zaman zaman derin görüş ayrılıkları bulunsa da genel olarak felsefe geleneğinin insan tasavvurunu anlatmaya imkân verecek ortak bir çerçeve olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle Endülüs ve Magrib dışındaki bölgeleri içeren Doğu İslâm dünyasında Kindi’yle başlayan felsefi soruşturmalar, İbn Sîna’nın eserlerinde bir olgunluğa erişmiş ve onun kitaplarında dile gelen anlatı, bizzat kendisinin şahsî görüşlerini dile getirmekten öte bir temsile kavuşmuştur. Sonraki dönemlere damgasını vuran bu anlatıya göre insan, ruh ve beden olmak üzere iki cevherden müteşekkildir. Ruh tamamıyla manevî veya aklî bir cevher iken beden maddî bir cevherdir. Dolayısıyla insan, bedeni açısından maddi ve fiziksel bir mevcut iken ruhu açısından hakiki anlamda metafizik bir mevcuttur.” (s. 69-70)

“İnsan her iki yönüyle de idrak etme özelliğine sahiptir. (…) Bedende beş dış, beş de iç duyu olmak üzere on güç bulunur. (…) Dokunma duyusu dışında dış ve iç güçlerin her biri, bedende belirli bir bölge ve organda bulunur. Dokunma duyusu ise bütün bedene yayılmış durumdadır. Bu duyuların verileri iç duyulara gelir.” (s. 70)

“İç duyuların tamamı beyindedir. Beynin ön tarafında ‘ortak duyu’, onun gerisinde hayal, beynin ortasında vehim, arka tarafında ise hafıza ve hatırlama güçleri vardır. Ortak duyu dış güçlerden gelen verileri birleştirerek hayale aktarır. Hayal gelen verileri depoladığı gibi birleştirme ve ayırma işlemleri yaparak yeni sûretler (formlar) üretir. Hayalin ürettiği formlar vehim tarafından algılanır ve yeniden birleştirme ve ayırma işlemlerine konu olur. Aslında hayalin ve vehmin yaptığı ayırma ve birleştirme (tahlil ve terkip) işlemleri, bir tür soyutlama eylemleridir. Vehmin en önemli özellikleri maddi idraklerin anlamlarını kavraması ve yargı verebilmesidir. (…) Fakat vehim beynin ortasında yer alan maddî bir güç olduğundan idrak ettiği anlamları maddi dünyadan bütünüyle soyutlayamaz ve fiziksel dünyanın ötesine geçen bir yargı veremez. (…)” (s. 70)

“Vehmin kendisi bir depo olmadığından onun idrak ettiği anlamlar hafıza gücünde depolanır ve hatırlama gücünün yardımıyla hatırlanır. (…) Vehimdeki soyutlama, aklın anlamı tamamıyla soyut olarak kavraması için bir hazırlık işlevi görür. (…) Göz görürken, el tutarken hayal ve vehim birleştirme ve ayırma işlemleri yaparken gerçekte bunların tamamını araç olarak kullanan akıldır. (…) Akıl, vehmin soyutlama seviyesine kadar idrak süreçlerini yönettiğinde her neyin idrakine dair hazırlık yapmışsa o şeyin fiziksel bütün durumlardan soyutlanmış anlamı, metafizik bir mevcut olan ve filozoflara göre din dilinde Cebrail’e (aleyhisselam) tekabül eden Faal Akıl’dan gelir.” (s. 70-71)

“Yukarıda belirtildiği gibi ruh (nefs) cisim olmadığı gibi cisme yerleşmiş veya cismin bir hâli de değildir, cisim olan bedenle irtibat kurmaya elverişli bir metafizik veya manevî mevcuttur. Ruhun veya onun diğer bir ismi veya hali olan aklın tek bir fiili vardır: bilmek. Dolayısıyla her ne kadar bilgi edinme sürecinin bir kısmı, dış ve iç duyuların katkısına ihtiyaç duyduğundan fiziksel ise de hakiki anlamda aklî idrak ve akılda meydan gelen bilgilerin tamamı metafiziktir. (…) Hem bilginin kaynağı metafizik bir ilkedir, hem bilme eyleminin faili olan ruh metafizik bir nesnedir hem de bilginin kendisi ruhta bulunan bir sûret veya izafet olduğundan metafizik bir oluşa sahiptir.” (s. 71)

“Neredeyse bütün İslam filozoflarına göre insanın doğuştan getirdiği herhangi bir bilgi yoktur. (…) gibi bütün bilgilerimizin temelini oluşturan ilk kavram ve önermelerimiz de duyu tecrübelerinin sağladığı hazırlığın ardından Faal Akıl’dan gelen feyizle meydana gelir. (…) insanı insan yapan suret yani ruh da Faal Akıl’dan gelir. Dolayısıyla ruhun hem varlığının hem de bütün bilgilerinin kaynağı metafizik bir ilkedir.” (s. 71-72)

“(…) Hatta insan irade sahibi bir canlı olması bakımından da hayvanlardan ayrışmaz. (…) İnsanı diğer hayvanlardan ayrıştıran şey, hiçbir şekilde maddeye indirgenemeyen bir akla sahip olmasıdır. İnsan sadece kendini bilen değil, aynı zamanda bildiğini de bilen bir canlıdır, var olmanın anlamına ilişkin tefekkür etme, cisimler dünyasının temelini oluşturan metafizik ilkelere yönelme ve bütün hayatını bu ilkelere göre düzenleme özelliklerini haizdir.

(…) Bu sebeple insan, yetkinleşerek metafizik âleme açılan bir mevcut değildir, tersine kendisi kabul etsin veya etmesin var olduğu andan itibaren ruhu ve benliğiyle metafizik âlemin bir parçasıdır. Filozoflar buradan iki önemli sonuç çıkarmışlardır.

Birinci sonuç: (…) İnsanı insan yapan şey, ruh veya akıl olduğundan onun en yüce yetkinlikleri de ruha aittir. Bu demektir ki (…) ait bütün yetkinlikler ancak ruha ait yetkinlikleri desteklediği ve ona hizmet ettiği ölçüde değer kazanır. (…)

Onun uzantısı olan ikinci sonuç: (…) Fakat insan, esas itibariyle ruhani bir varlık olduğundan onun temel ihtiyacı, ruhunu kemâle erdirmektir. (…) Bilme gücünün yetkinliği, sebep-sonuç ilişkisi içinde bütün mevcutların hakikatlerini ve düzenini kavramaktır. Yapma gücünün yetkinliği ise arzu gücünü iffet şecaat erdemleriyle, akıl gücünü de hikmet erdemiyle donatmaktır. (…)” (s. 72-73-74)

No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked