Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-I’ den alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbnu’l-Arabî (m.1165- 1240), 1929 öncesi Türçeye tercüme edeni ve o Türkçeyle şerh edeni Ahmed Avni Konuk (m.1868-1938) olan bu eser günümüz Türkçesiyle dört cild olarak Prof.Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın (1937-1995) tarafından yayına hazırlanmış ve M.Ü.İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları’nca (İFAV) dört cildi de yayınlanmış bulunmaktadır. Başlıkta belirtildiği gibi bu yazıyı oluşturan alıntı cümlelerin ait olduğu birinci cild 2017’de 7. Baskısı yapılmış olanıdır.

Tercüme olarak bir beyt: ” Ey kevn ü mekânın hulâsası olan insan! Tevhîd-i Hakk’ı söz ile bulmak mümteniâttandır (olması imkân dışı şeyler). Git, vücud-i vehmini nefy et (olumsuzla / yok et) ki, Fusûsu’l-Hikem’den ve Fahruddîn Irâkî’nin Kitâb-ı Lemeât’ından bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın.” (s. 2)

” ‘Kader’ kazânın tafsîlidir. ‘Kâzâ’ bir vakit ile mukayyed (kayıdlanmış) olmadığı halde, ‘kader’ vakten-mine’l-evkat (vakitlerden bir vakit) her bir sabit hakikatin esbâb-ı mahsûsa (hissedilen sebepler) tahtında (altında) cemî-i meratibde (mertebelerin tümünde) zuhur edecek hallerini takdîrden ibârettir.” (s. 23)

“Kader sırrının sırrı da budur ki, sâbit hakikatler ulûhiyyet zâtından gayri olarak hariçte zahir olan işlerden değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretlerinin nisbetleri ve zatî işlerinin sûretleridirler. Ve Hak Teâlâ’nın nisbetleri ve zatî işleri ise ezelen ve ebeden başkalaşma ve değişmelerden münezzehdir. Dolayısıyla sâbit hakikatlerin de değişmesi imkânsızdır. İşin özeti kader kazânın tafsîli olup gitgide zâhir; ve zâhir oldukça bilinen; ve bilindikçe mukadder olunanlardır.” (s. 23-24)

“Bilinsin ki, ‘vücûd’ (varlık) insanî hakikat olan vâhidiyyet mertebesinden rûh mertebesine indiğinde üç marifet hâsıl oldu ki, birisi nefs marifeti, yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri Mübdî marifeti (izhar eden, ortaya çıkaran, var eden marifeti), yani kendisinin mucidini bilmek; üçüncüsü mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. Bu marifet gayriliki içerir. Ve bu rûh Muhammedî (s.a.v.) rûhdur. Diğer ruhlar, onun rûh-ı şerîfinin cüz’iyyatıdır (parçaları). Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e ‘Ebû’l-ervâh’ (ruhların babası) derler. Bu ruh tüm aklın sûretidir ki ‘hakikî âdem’dir. ‘Vücûd’ tüm aklın sağ tarafı, ve ‘imkân’ sol tarafıdır. Ve Havvâ tüm nefsin sûretidir ki, ilk aklın sol kaburga kemiğinden oluşmuş bulundu. Ve bu muhtelif belirmelerin zuhuru ve türlü türlü sûretlerin doğması tüm akıl ile tüm nefsin izdivâcından hâsıl oldu. Nitekim Hak Teâla ‘Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. (…)’ buyurur (Nisa, 4/1). Şu halde tüm akıl ile tüm nefs bu habbe (buğday vs. tanesi) yakın olmadıkça ‘İhbitû’ (Bakara, 2/36,38) emriyle zât cennetinden sûret âlemi ve belirmelere inmediler. Ve onların bu yasaklanmış ağaca yaklaşmaları vehim iblisinin tüm nefse ve tüm nefsin de tüm akla galebesiyle vaki oldu ki, bu kesâfet âleminde onların zürriyyâtı olan âdem ferdleri de her an hayalî çokluklara ve Kur’ân’daki mel’ûn ağaca meftun olmuşlardır. Hak Teâlâ hazretleri bu hakikate işareten Kur’an-ı Kerîm’inde ‘Ey habîb-i zî-şanım! zikr et şu vakti ki biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in insanları ulûhiyyet zatı ile kuşatandır’; yani onların hakiki varlıkları yoktur; belki cümlesi isimlerimin gölgelerinden ibarettir. Ve zılâl ise hayaldir. ‘Ve bizim sana gösterdiğimiz rüya ve Kur’an’da olan mel’ûn ağaç insanlara fitnedir.’, yani sana gösterdiğimiz bu belirmeler çokluğu rüyâdır. (…) Şu halde ey fıtnat (anlayış, kavrayış) sahibi! Kur’ân-ı Kerîm mâzîdeki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim günlük ahvâlimizden bahsediyor. Biz ise bu vak’ayı mâzîye irca ile, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz.” (s. 31-33)

No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked