Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-I’den bazı alıntılar

 

” Bilinsin ki, eşyânın (şeylerin) aslı olan varlık hayâtın kendisidir; zîrâ tahrik edicidir ve onda aslâ sükûn yoktur. Eğer sükûn olsaydı yokluk olur ve ondan aslâ bir şey çıkmazdı. Zîrâ tabiî hikmet bilginlerinin şu: “Hiçbir şey sebepsiz sâkinliğini harekete ve hareketini de sâkinliğe tebdîl edemez” düstûruna göre, eğer şeylerin hepsinin başlangıcı olan hakîkî varlıkta hayat olmasa, o varlığın sükûneti harekete geçmek için hiçbir sebep var olmamış olur. Ve hareket sebebi var olmayınca, hareketten görünür olan âlemlerin sûretlerinin oluşamaması gerekirdi. Şu halde aklen ve ilmen anlaşıldı ki, varlığın muhtelif mertebelerdeki tecellîleri (görünmeleri) onun hareketinden doğmadır. Ve hareket olan yerde, tahrik edici vardır ve o hayydır(diridir). Ve hayat bir sıfattır; ve sıfat mevsûftan ayrı olmadığından onun aynıdır. Varlık hayat ile sıfatlanmış olunca kendi nefsini ve zâtını idrak edici olması gerekir. Bu ise onun zâtına olan ilmidir. Ve ilim de hayat gibi bir sıfattır. Dolayısıyla varlık ilim ile sıfatlanmış olur. Ve hayat ve ilim ile sıfatlanan varlığın irâde ve kudret ile sıfatlanmış olmaması mümkin değildir. Zîrâ bunlar, onun levâzımıdır (ayrılması mümkün olmayanı). Ve varlıkta bu sıfatların sâbitliği ile birlikte sem(işitme) , basar(görme) , kelâmve tekvîn (yaratma) sıfatlarının da sâbitliği gerekir. Bundan dolayı varlık, bu sayılan yedi zâtî sıfâtla sıfatlanmıştır. “İlim, irâde, kudret, sem’, basar, kelâm, tekvîn”. Bunların imâmı “hayat”tır. Zîrâ hayâtın olmadığı yerde ne hareket, ne ilim, ne kudret ve ne de îcâd bulunmaz.

Şu hâlde, sıfat ismin menşei (kökeni) dir; zîrâ bir şeyde sıfat olmazsa, bir isim ile tevsîm olunmaz (isimlendirilmez). Meselâ kendisinde hayât sıfatı olmayan bir şeye “hayy” ismi / ve ilim sıfatı bulunmayan kimseye de alîm ve âlim ismi verilmez. Zât sıfat ile ve sıfat isim ile görünür olduğundan, isim sıfatın ve sıfat zâtın görünürü; ve zât sıfatın ve sıfat da ismin bâtını (içi) olur. Ve “şey” de ismin zâhiri ve isim “şey”in bâtını olur. Zîrâ müsemmâ (isimlenmiş) olan “şey” zâhir olduğunda, isim o şeyde ihtifâ edip (gizlenip) fânî olur. (…) Esmânın hepsinde iki itibâr vardır: Birisi Zât’a delâleti, diğeri kendinin hâs ma’nâsına delâletidir. Meselâ Alîm, Semî’, Basîr isimleri Zât’a delâlet ettiği gibi, kendilerinin özel ma’nâlarına da delâlet ederler. Zîrâ Alîm, Semî’, Basîr kimdir? denildikte ismlerle ilgili ahadiyyeti hasebiyle ilâhî Zât’dır denir; ve bu sûrette hepsi “zât”a delâlet etmiş olur. Fakat bunların özel ma’nâları başka başkadır. Yani bilicilik, işiticilik ve görücülük başka başka ma’nâlardır. Dolayısıyla isimler “zât”a delâletleri itibariyle müttehid (birleşmiş) ve yekdiğerinin aynıdırlar; ve birbirinden farklı kavramlar hasebiyle yekdiğerinden farklı ve birbirinin gayrıdırlar.

Şu halde, Hakk’ın latîf varlığının delîli, onun kesîf mertebesi olan avâlim-i şehadiyyedir(şehadetle ilgili âlemler). Ve içinde bulunduğumuz arz sonsuz şehâdetle ilgili âlemlerden birisidir. Bundan dolayı biz, Hak’tan zâhir olan âlem sûretine bakıp onlarda gördüğümüz hükümler ve eserlere nazaran hükmederiz ki, Hak hayydır. Zîrâ O’nun varlığının alâmeti olan âlemin her noktasından hayat görünür olur; ve kendimizi hayat sahibi buluruz. Ve kezâ Hak “Alîm”dir. Zîrâ âlemin sûretlerinden bir sûret ve âlemin tümelinden (küll-i âlemden) birer cüz olan biz insanlar ilim sıfatı ile sıfatlanmışız. Semî’, Basîr, Mürîd, Kadir, Mütekellim, Mükevvin, Musavvir, vd. hep buna makıystır (benzetilir).

No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked