Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-I’den olabildiğince kısa ifadeler hâlinde alıntılar
Muhyiddin İbnu’l-Arabî‘nin eseri olan Fusûsu’l-Hikem Ahmed Avni Konuk tarafından 1929 öncesi Türkçesine tercüme ve o Türkçe ile şerh edilmiş; Prof.Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın da o tercüme ve şerhi günümüz Türkçesiyle dört cilt olarak yayına hazırlamışlar ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları (İFAV) kapsamında yayınlanmış, bunların en azından 6. ve 7. Baskıları (2017) yapılmıştır.
” ‘Kader’ kazânın tafsîlidir. ‘Kazâ’ bir vakit ile kayıdlı olmadığı halde, ‘kader’ vakitlerden bir vakit her bir sabit hakikatin özel sebepleri altında mertebelerin tümünde zuhur edecek hallerini takdîrden ibârettir.” (s. 23)
“Fiiller kuvvet ile tezâhür edeceğinden, ilâhî fiiller de melâike-i kirâm ile görünür olur. İlâhî kuvvetlerin ismi Enbiyâ aleyhimü’s-selâm dilinde ‘melâike’dir. Zira ‘melek’ ‘kuvvet ve şiddet’ manâsınadır. Melekler iki kısımdır: Birisi tabiî, diğeri unsurîdir. Melâike-i tabiiyyûn (tabiata ait melekler), unsurların bulunmadığı uzayda tabii sûretlerden oluşmuş bulunan yüce ruhlardır. Bunlar uzayda oluştukları ve unsurlardan bileşmiş cisimlerle ilişkili olmadıkları için Âdem’e secde ve itaat ile emr olunmadılar. ” (s. 27)
İkincisi unsura bağlı meleklerdir ki, bunlar unsurlara ait ruhlardır. Ve Âdem’e secde ve itaat ile yükümlüdürler. Melâike-i Kirâm, tercih sahibi olmayıp, o kuvvetlerin sahibi olan ulûhiyyet zatının iradesine tâbi olduklarından haklarında ‘(…) Onun başında acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emr edildiklerini yapan melekler vardır.’ (Tahrim, 66/6) buyrulmuştur. Nitekim insan vücudundaki kuvvetler de insanın iradesine tâbidir.(…)” (s. 27)
“Bilinsin ki, ‘varlık’ insanî hakikat olan vâhidiyyet mertebesinden rûh mertebesine indiğinde üç marifet hâsıl oldu ki, birisi nefs marifeti, yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri Yaratan marifeti, yani kendisinin mucidini bilmek; üçüncüsü mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. Bu marifet gayriliki içerir. Ve bu ruh Muhammedîdir (s.a.v.). Diğer ruhlar onun şerefli rûhunun cüz’iyyatıdır(bölümleri). Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e ‘Ruhların babası’ da derler. Bu ruh tüm aklın (akl-ı kül) sûretidir ki ‘hakiki âdem’dir.” (s. 31) “Bilinsin ki, mümkün varlık yalnız sathında yaşadığımız yer küresinden ibaret değildir. Belki arz mümkünlerin varlığından bir zerre mesabesindedir.Zîrâ sonsuz fezâ tabir olunan sâha mutlak varlığın hakikatinden ibarettir. Ve mutlak varlık ezelden ebede rahmânî nefesiyle teneffüs edendir.Ve bu nefeslenme varlığın zâtî gereği olup iradesi değildir.(…)” (s. 156) “(…) Zâtî armağanlar, ahadiyyet zâtinda gizli ve helak olup zuhur talebinde bulunan sıfatlar ve isimlere, Hakk’ın kendi zâtinda, kendi zâtıyla, kendi zâtına tecellisi suretiyle, ilahi ilminde varlık bahş etmesidir ki, buna ‘feyz-i akdes’ derler.(…) Ve Kevnî(kozmik) âlemde vaki olan bu esmaî (isimlerle ilgili) tecellîlere ‘feyz-i mukaddes’ derler.” (s.250) ” ‘Rahmân ismi ile ‘Allah’ ismi arasında fark yoktur. Ve âlem ehlinden her birisi bir ismin terbiyesi altındadır. Ve herkes kendi özel rabbi olan ismin kuludur. Dolayısıyla peygamber o muhtelif isimlerden Rahmân veya Allah isminin terbiyesine davet eder.(…)” (s. 292)
No Comments