İbn Arabî’nin Vücûd’a (Varlık’a) Dair Görüşleri Ve Kaynakları
Mahmud Erol Kılıç‘ın ŞEYH-İ EKBER İbn Arabî Düşüncesine Giriş (Kitaplaşmış Doktora Tezi) kitabının A- İBN ARABÎ’NİN VÜCÛD’A DAİR GÖRÜŞLERİ VE KAYNAKLARI başlıklı bölümünden yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.
“Kur’ân-ı Kerîm’in bütünlüğü içerisinde vücûd ve varoluş hakkında yüzden fazla âyetin yer aldığı görülecektir. (dipnot: Kur’ân-ı Kerîm’in kevnî (kozmolojik) âyetlerinin toplu bir listesi için Bkz. A. Özek ve dğr., Kur’ân-ı Kerîm veTürkçe Açıklamalı Meali, Önsöz,17-18 ve V. Ulutürk, Kur’ân-ı Kerîm’de Yaratma Kavramı, 76-184.) Müellife göre istinâd edilecek en kuvvetli delil Kur’ân‘dır ve bu yüzden de o, bütün söylediklerinin ve fikirlerinin “Kur’ân hazreti ve onun hazinelerinden” olduğunu ve bundan dolayı da kendisine Kur’ân’ın fehmi ve nusretinin bahşedildiğini söyler. (dipnot: el-Fütûhat, III/372. O Kur’ân âyetlerinin aynlarıyla ittisâli olan bir kişiydi. el-Fütûhât’ın ‘Arefe Günü Cuma Namazı‘ hakkındaki bölümünü yazarken ‘ Vâkıatımda meleklerden bir şahıs gördüm. Bana bir karış eninde ve bir karış boyunda ama dipsiz bir derinlikte ve üzerinde hiç toz bulunmayan sıkıştırılmış haldeki bir kara parçası (toprak) verdi. Benim elime geçince bunun Allah’ın âyetinden ibâresine kadar olan kısmı (Bakara, 2/150-152) olduğunu anladım. Şaşırmıştım. Elimde tuttuğum bu şeyin ne bu âyetin aynı olmadığını ve ne de bir toprak parçası olmadığını söyleyebiliyordum.
O anda bana ‘işte Kur’ân ve Hz. Muhammed’e gelenler böyle nâzil oldu‘ denildi. O sırada Hz. Peygamber’i (sav) görüyordum. Bana o da ‘işte bana böylece gelir, bu zevki yakala, iş böyledir. Bu şâhid olduğunu inkâr edebilir misin?’ dedi. Ben de ‘hayır’ dedim.” Bkz. el-Fütûhât (Thk.), X/391. Ayrıca: “Ancak Kur’ân’ladır ki bütün indirilmiş kitablarda ihtiva edilen veya edilmeyen ilimler açığa çıkar. Kendisine Kur’ân verilen kimseye şüphesiz bütün ilimleri açığa çıkaran bir ziyâ verilmiştir… Bu yüzden bütün peygamberlerin ilimleri, meleklerin ilimleri ve ilmin bütün dilleri Kur’ân’da verilmiştir (II/107).” “Kim Kur’ân’ı bilir ve onu tahakkuk ettirirse ehlullâhın ilmini de öğrenir… Bizim evliyâmızdan kâmil vâris olan kimseler Allah’a, Resûlü’nün şeriatı kanalıyla kendilerini öyle bağlamışlardır ki Allah bâtınî ilâhî tecellîsiyle onların kalblerinde nebîsi ve resûlü Hz. Muhammed’e (as) indirileni anlama (fehm) kâbiliyeti açmıştır (feth). Onlarda açılan bu anlayış da onları Allah’ın Kitâb‘ından rızıklandırmış ve kendilerini bu ümmetin manevî muhaddisleri (hadisle ilgilenenleri) yapmıştır (I/251)” diyen İbn Arabî Kur’ân’la donuk ve ölü bir irtibattan ziyade canlı ve aktif bir ilişkinin teessüsüne inanır. O, ‘Kitab ve ümmet‘ irtibatının bu çağlarüstü dinamik yaklaşımını şöyle izah eder: “Kur’ân Hz. Peygamber’in kalbine inzâl oldu. Kıyâmete kadar da onun ümmetinden olan mü’minlerin kalblerine inzâl olunmaya devam edecektir. İşte onun bu şekilde mü’minlerin kalblerine inişidir ki vahyi her dem ve canlı tutar. (…)”
No Comments