Mahmud Erol Kılıç’ın “Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar-I- Osmanlı Dönemi-Cumhuriyet Dönemi” kitabının (Sufi Kitap 1. Baskı: Nisan 2016) başlarından alıntılar
“602/1205 yılının başında kendisini Konya’da gördüğümüz İbn Arabî, burada Şeyh Evhaduddin Kirmânî ile de görüşecek ve Risâletü‘l-Envâr, Kitâbu’l–Azame ve Emru’l Muhkem gibi risâlelerini burada yazacaktır. İbn Arabî, biraz merkezden uzak, tam bir ilim ve irfan merkezi durumunda olan Malatya’ya da gelerek bu şehirde beş yıl kadar kalır. 612/1215 yılının Ramazan ayını Sivas’ta geçirir ve oradayken bir rüya görür. Malatya’ya geri geldiğinde bu rüyasını bir mektupla Sultan İzzeddin Keykavus’a Antalya’yı fethedeceği müjdesi olarak bildirir. Fakat kâfirlere karşı biraz gevşek bulduğu Sultan’ı, daha dikkatli olması konusunda uyarmadan edemez. Gerek Selçuklular döneminde gerekse daha sonraki Osmanlılar döneminde Anadolu’da gelişen tasavvufî düşünce akımları, büyük oranda hep İbn Arabî’nin fikirlerinden tesirler almışlardır. Onun eserleri sadece dergâhlarda değil medreselerde ve hattâ saray odalarında okunur olmuştur.
Talebesi Sadreddin-i Konevî, derslerini daha çok Farsça üzerinden yaptığı için onun ders halkasında Orta-Asya ve İran coğrafyasından insanlar bulunduğunu görmekteyiz. Saidüddin-i Fergânî, Müeyyedüddin-i Cendi, Abdurrezzak-ı Kaşanî, Fahruddin-i-Irakî, Kutbuddin-i Şirazi gibi kimseler değişik zamanlarda bu halka içerisinde bulunmuş zatlardan birkaçıdır. (…)
İbn Arabî ile başlayıp Sadreddin-i Konevî ve talebeleri ile devam eden bu ekberî mektebin ders halkaları silsilesine katılanlar, daha sonraları Osmanlı Devleti’nin ilk dini, ilmî ve fikrî entelektüellerini oluşturacaklardır.” (s. 12-13)
“Büyük sûfî Mevlana’nın Anadolu’daki tesiri ise iki yönlü olmuştur. Birincisi yakıcı ve âşıkâne şiirleri aracılığıyla naklettiği görüşlerinin o günden günümüze gelinceye kadar, hangi tarikata ve hangi mesleğe mensup olursa olsun, bütün irfan ve aşk ehlini etkilemesidir. Onun şiirleri Anadolu sahası şairlerine ilham kaynağı olmuştur. Mevlânâ’nın şiirlerini Anadolu’da yazmış olması da bir tesadüf değildir. Zira o Fîhi Ma Fîh‘te doğum yeri olan Belh insanının daha çok nesirle iştigal ettiğini, şairliğe çok kıymet vermediğini belirtir ve eğer orada yaşasaydı büyük ihtimalle kendisinin de o yörenin insanının revîşinde (tutum, yol -a.a.-) gideceğini yani ders takrîri ve vaazla meşgul biri olarak kalacağını söyler. (…) Bu durumda Mevlânâ’nın şâirlik yeteneğinin ortaya çıkmasında Anadolu insanının inkâr edilemez bir rolü vardır. (…)
Mevlânâ’nın ikinci tür tesiri ise daha hususi bir alanda, oğlu Veled Çelebi ve torunu Ulu Ârif Çelebi ile oluşan ve bilahare adına Mevlevilik denilen tarikat eliyle olacaktır. (…)” (s. 14-15)
“Mevlânâ ile yaşıt Horosanlı Hacı Bektaş Velî’nin (ö. 1337) Sünni bir Yesevî veya Vefaî dervişi yahut da Baba İshak’ın halifesi olduğu konusunda farklı rivayetler vardır. Bizce doğrusu sonuncu rivayet olsa gerektir zira Baba İshak’ın şeyhi Baba İlyas, yukarıda da temas edildiği gibi zaten hem Yesevilikten hem de Vefâîlikten etkilenmiş biridir. Kabri bugün Anadolu’da kendi adıyla anılan ilçedeki dergâhında bulunan Hacı Bektaş Velî’ye izafe edilen Makalat adlı eser incelendiğinde, şeriata mugayir hiçbir bâtınî görüşün yer almadığı açıkça görülecektir. Âdeta Herevi’nin Menâzilü’s- Sâirîn‘i tarzında yazılan bu eserde, dört kapı yani Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat kırk makam üzerinden açıklanmaktadır. Hacı Bektaş’tan sonra, onun kendisine kız evlat edindiği Hatun Ana’nın erkek çocukları olup Çelebi sıfatıyla anılan oğulları tarafından temsil olunmuştur.
İşte bu aileden Hacı Bektaş Veli’nin vefatından yaklaşık iki asır sonra dünyaya gelen Balım Sultan adındaki bir zat, aslında ‘Bektâşîlik’ adıyla anılacak tarikatın da tıpkı Mevlevîlikteki Ulu Ârif Çelebi gibi kurucusu olacaktır. (…) Bu süreç ehl-i sünnet mezhebine bağlı bir ehl-i beyt muhabbeti çizgisinden başlayarak Ca’feriyye mezhebine bağlılığa ve oradan hiçbir fıkhî kaydı kabul etmeyen Batını bir anlayışa, oradan da Aliyyullalîliğe kadar varan geniş bir yelpazeyi izleyecektir. bu son aldığı formlar, özellikle Osmanlı’nın son devirlerinde çok ciddi problemlere yol açmıştır.” (s. 17-18)
“Orta Anadolu’nun XIII.yüzyılda tanıdığı dervişlerden biri de Yunus Emre’dir (ö. 720/1320). Mevlânâ Hüdavendigâr’ın (Mevlevi) nazarına ve Taptuk Emre’nin himmetine mazhar olan bu Türkmen dervişi, âşık tarzı şiirleriyle Anadolu sahası Türk tasavvuf şiirinin pîşvâsı (reisi -a.a.-) olmuştur. Şiirleri bugüne kadar tasavvufi muhitlerde en fazla bestelenen ve okunan tekke şairi Yunus’tur. Etkisi o kadar büyük olmuştur ki tıpkı -kendisinin de tesiri altında kaldığı- Fars dilinde Attar’in başına gelen gibi Yunus’tan sonra birçok ‘Yunus’ ve ‘Emre’ mahlasli şairler türemiştir. Şiirlerini hem aruzla hem de hece vezniyle yazmıştır. (…)” (s. 18)
No Comments