“Sâlihî kelimede mündemic (içkin) ‘Fütûhî Hikmet’in açıklanması”

 

Müellifi Muhyiddin İbnu’l-Arabî, mütercimi ve şârihi (1929 öncesi Türkçesi ne/ile) Ahmed Avni Konuk olan Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi adlı eseri günümüz Türkçesiyle dört cilt olarak yayına hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın‘dır. Bu eserin ikinci cildinin Sâlih Fassı’ndan yapacağım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

” ‘Fütûhî Hikmet’in Sâlihî Kelime’ye tahsis olunmasındaki sebep budur ki, asla beklenmediği halde dağ açılıp Salih (a.s.)ın devesi çıktı. Umulmaz olduğu halde dağdan devenin çıkışı Salih (a.s.)ın mu’cizesi idi. Ve ‘fütûh’ (fetihler/ açılmalar) ise beklenilmeyen bir şeyden bir şeyin zuhûrudur (belirmesi). Salih (a.s.) da Fettâh (feth eden/açan) isminin mazharıdır. Bu mazhariyeti hasebiyle Hak Teâlâ Salih (a.s.)a devenin zuhuru için dağın yarılması mu’cizesiyle gayb kapısını ‘feth’ etti (açtı). Ve bu açılış sebebiyle onun kavminden bazılarının îmânı meftûh (açılmış) oldu. Ve mu’cize olan deveye îman ve ona emir olundukları vech ile (tarzda) ihtirâm ettiler (hürmet gösterdiler). Ve ba’zılarının da küfrü (inkârı) açılmış oldu. Bu ni’mete kâfir (nankör) oldular ve deveyi kestiler. İşte bu birbirini izleyen olaylar fütûhat-ı selâse (üç fetih /açılış) idi. Dolayısıyla Salih (a.s.)ın seyri (yürüyüşü) bu isim üzerine oldu; ve ilâhî isimlerin hepsi mefatih-i gayb (gayb açıcıları) olduğu için Cenâb-ı Şeyh (r.a.) ‘fütûhî hikmet’e mukârin (yakın) olan bu münîf (yüce) fasta ‘îcâd’ı ve onun ‘ferdiyyet’ (bireylik) üzerine dayanışını açıkladı.

‘Rekâib’ ‘rekîbe’nin çoğuludur; ve ‘rekîbe’ amaçlanana varmak için üzerine binilen şeydir. Ve âyât ‘âyet’in çoğulu olup ‘âyet’ alâmet ve nişân anlamındadır. Yani devenin Sâlih (a.s.)a ve Burak’ın Muhammed (a.s.)a tahsîsi gibi, binilen şeylerin alâmetleri her bir nebiye mahsus kılınmış olarak zahir olan ilahî alâmetlerin cümlesindendir.

Bilinsin ki, her bir Nebî zamanının kâmil insanı olmak hasebiyle câmi’ (toplayıcı) isim olan ‘Allah’ isminin mazharı olduğundan, her ne kadar isimlerin tümüne mazhar ise de, onun üzerine gâlib olan bir özel isim vardır. Dolayısıyla o nebînin ‘merkeb’i (binileni) de, bu ismin suretiyle zâhir olup, onun üzerine hükm eder. Sâlih (a.s.)a da Fettâh ismi Galib olduğundan, onun merkebi ‘fütûh’ ile zahir oldu. Bununla beraber binilenler âyetleri yalnız enbiyâya mahsûs değil, belki Benî Âdem’in (insanlar /Âdem oğulları) her biri için de binilen vardır. Çünkü İnsânî a’yandan (hakikatlerden) her birisinin bir rûhu vardır; ve o ruh bir ismin mazharıdır ki, Allah Teâlâ onunla bu şahsı terbiye eder. Ve yine herbir ruhun da cismanî âlemde cesede ait bir sureti vardır; ve cesed bu ruhun mazharıdır (zuhur yeri). Ve sâbit hakikat mertebesinde, yani ilmî mertebede, ruhun hâline uygun bir özel mizâci vardır; ve onun bedeninin sûretine bu mizaç gerekendir. Ondan sonra ve gerek bitkiler âlemine ve gerek hayvanlar âlemine indiğinde bu mizâca uygun o ruh için birer suret vardır; ve bu rûhun kemal’e ermesi husûsunda hayvan onun binilenidir. Ve bu işlerin hepsi sabit hakikat hâllerindendir. Ve rûhun ilahî zâta olan nisbeti, özel Rabbi olan gâlib isimdir. Ve bu rûhun sâhibi olan şahsın seyri ve terakkîsi, ancak o gâlib ismin hazînesinde olan şeyin kuvveden fiile (potansiyel durumdan fillî duruma) çıkarılması içindir. Dolayısıyla hayvanî nefis için bir hakîki eser gerekir olup, o da onun sabit hakikatinin hâllerinden ve özel Rabbinin havâssındandır (hâsseler / bir şeye mahsus güçler, kuvvetler, haller). Ve rûhun tâatta emin olmasında, inanmasında, güvenmesinde; binekler için, Musa (a.s.)ın asâsı gibi, hayvanî hâsselerden emânet ( emin olunana bırakılan şey) vardır. Ve o kimsenin bu hayvanî yol üzerinde seyri, onun Rabbi olan ismin hikmeti gereği iledir ki, bu da mezheplerde ihtilâfdan ötürüdür. Şu halde enbiya (aleyhimü’s-selam)dan her birisinin kendine özgü bir mezhebi ve özel yolu olup, bu yola göre de bir ‘bineği’ vardır. Ve bu özellik de onun zâtî istidâdı gereğincedir.

O süvârilerden bazısı o âyetler ile hakkıyla kaimdirler (içli-dışlı ve esaslı bir duruşta olurlar); ve onlardan bazıları da o âyetler ile sahrâları kat’ edicilerdir.

Yani hayvânî nefislere sûret olan cesedî sûrete binenlerden bazıları o binekler âyetleri ile Hakk’ın tâatında kaim olurlar; ve onu Hakk’a gitmek husûsunda kullanırlar; ve âkibet kendilerinden fâni ve Hak’la baki olurlar; ve binmiş oldukları bu cesedî sûret ile, çokluğa aldırmayıp vahdeti müşahede ederler; ve Hak onların kuvvetlerinin, sûretlerinin ve binek ile yollarının ‘ayn’ı (hakikati) olur. Fakat bu cesedî sûret binicilerinden bazıları karanlıklar ve cisimler çöllerini ve sahrâlarını hayrân ve şaşkın olarak bu binekler ile kat’ ederler; ve bir türlü onun hâricine çıkamazlar. Evvelki yüksek taife işin hakikatini bilmişler; ve ikinci taife ise cehâlet ve uzaklık karanlığında kalmışlardır. (…) ” (Alıntılar s. 329-331 arasından)

No Comments

Leave a Comment

Please be polite. We appreciate that.
Your email address will not be published and required fields are marked