“Tasavvuf Metafiziği”nden alıntılar
SADREDDİN KONEVÎ : XIII. asırda yaşamış (1210-1274), tasavvuf düşüncesine kazandırdığı boyutlar ve kendisinden sonraya etkileriyle ‘dönüm noktası’ olmuş bir sûfî-düşünürdür. Ailesinin Selçuklu döneminin önde gelen yönetici ailelerinden birisi olmasının sağladığı imkânlarla iyi bir eğitim almış, çocukluğundan itibaren İbnü’l-Arabî’nin tasavvuf terbiyesi altında yetişmiştir. (…) Gerçekten de Konevî, sûfîyle ilişkisi açısından ‘sübjektif’, konusu açısından ise “kayıt altına alınamayan” bir alanı ilk kez, belirli kural ve kaideleri olan ve her şeyden önemlisi ‘miyar’ı olan bir “bilim” haline getirmeğe çalışmıştır. Konevî, ‘velud’ bir yazar olarak değerlendirilebilecek ölçüde eser yazmamış olsa da, tasavvufa sadece düşünceleriyle etki yapmakla kalmamış, bunun ötesinde belirli bir üslubun ve ifade biçiminin oluşmasına da sebep olmuştur. Konevî’nin başlıca eserleri: Miftâhü’l-gayb ; en-Nefehâtü’l-ilâhiyye; el-Fükûk fî-kelimâti müstenidâti fusûsi’l-hikem; el-Mürâselât /Yazışmalar; en-Nusûs fî-tahkîki tavri’l-mahsûs; Kırk Hadis Şerhi; Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ; Tebsiratü’l-mübtedî ve tezkiretü’l-müntehî, İ’câzü’l-beyân fî tefsîri Ümmi’l-Kur’ân/ Fâtiha Tefsiri.
EKREM DEMİRLİ: Rize-İkizdere’de doğdu. Üsküdar İmam Hatip Lisesi’ni (1988) ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde tasavvuf alanında yüksek lisansa başladı ve Enstitü’ye araştırma görevlisi olarak atandı (1993). 1995’te “Abdullah İlahi’nin Keşfü’l-Varidat’ı” adlı teziyle yüksek lisansı tamamladı. 2003’te aynı enstitüde “Sadrettin Konevî’de Marifet ve Vücûd” adlı teziyle tasavvuf doktoru oldu. Çalışmalarını halen Konevî şârihleri ve İbnü’l-Arabî olmak üzere ağırlıklı olarak iki alanda sürdüren yazarın Sadreddin Konevî, Abdürrezzak Kaşani, İbn Sina ve İbnü’l-Arabî’den çevirileri, dergilerde yayınlanmış makaleleri ve ulusal-uluslararası sempozyumlarda sunulmuş tebliğleri bulunmaktadır.
Sadreddin Konevî’nin Tasavvuf Metafiziği / miftâhu gaybi’l-cem ve’l-vücûd eserinin Ekrem Demirli çevirisiyle yayınlanmış (İZ Yayıncılık 2009, 3. Baskı) kitabının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.
“Tasavvurlar tanımlardır / hudûd. Bunlar, araştırılan ilmin veya sanatın, ferlerinin, tafsillerinin, cüzlerinin ve arazlarının mevzuu ile ilgilidirler. Tasdikler, ilmin üzerine kurulduğu mukaddimelerdir. Bunlar, tanımlarla beraber, ‘evda’ diye isimlendirilir. Bunların bir kısmı yakînî; bir kısmı ise haber veren kişiye ve bu konudaki ilmin önceliğine hüsn-i zan besleyerek, inanç ile kabul edilmişlerdir. Bunlar, “tespit edilmiş usuller (usûlen mevdûa)” ve zikrettiğimiz şeye delâlet eden başka isimlerle isimlendirilmişlerdir. Bunların bir kısmı, başka bir mevzide netleşinceye kadar, belirli bir zamanda kabul edilmiştir / müsellem. Bu esnada kendilerini işiten ve öğrenende, haklarında sonradan aydınlanıncaya kadar bir kuşku bulunur. Bu aydınlanma ise, ya nazarî bir burhan veya ilâhî ve fıtrî bir ‘burhan’ ile olur; bu kısım ‘musâderat’ diye isimlendirilir.
Bir ilmin mevzuu, başka bir ilmin mevzuundan daha özel olursa, o ilmin, diğerinin altında olduğu söylenir. Buna örnek olarak, Rabbanî ilme göre kevnî ilmin, tabiî ilme nispetle de tıp ilminin bu ilimlerin altında olmalarını verebiliriz.
Meseleler ise, haklarında burhan aranan ve muhatap için ispat edilmesi istenilen konulardır / mebâhis.
Meseleler, ya cinslerin kendi altlarında olan şeyleri içermesi örneğinde olduğu gibi, o ilmin içerdiği bütün şeyleri hasreden asıllardır; ya da neviler ve onların nevileri gibi, asılların altında bulunan ferlerdir.
Bundan dolayı, asıllar, esaslar ve bunların hükümleri bilinip aydınlandığında, ferlerin bunlara nispeti, tabiliklerinin niteliği ve o asılların altlarına dahil oluşları da öğrenilmiş olur.
Burada belirtilen mesele anlaşılınca, şöyle deriz: İlm-i ilâhî, konusu -ki müteallik Hak’tır- her şeyi ihata ettiği gibi, her türlü ilmî kuşatır. (dipnot: İfadede bir zorluk bulunmaktadır; ancak Atpazarî şerhinde benzetmenin Hakk’ın kendisinin dışındaki her şeyi ihata etmesiyle ilahi ilmin bütün ilimleri ihata etmesi arasında kurulduğu görülmektedir.) İlm-i ilâhînin de mevzuu, ilkeleri ve meseleleri vardır. Her ilmin mevzuu, ilâhî ilmin mevzuunun ferî; mebâdisi ve meseleleri de, onun mevzu ve mebadisinin ferleridir.
Buna göre İlm-i ilâhinin mevzuu, Hakk’ın varlığıdır / Vücûd-ı Hak. Mebâdisi ise, Hakk’ın varlığının gereği olan hakîkatlerin esaslarıdır /ümmehât. Bunlar, “zât isimleri” diye isimlendirilirler.
Zât isimlerinin diğer kısmı ise, âlemde hükmü belirmeyen kısımdır; bunlar, Hakk’ın gaybının ilminde kendisine ayırdığı isimlerdir; nitekim Hz. Peygamber bir duasında bu kısma şöyle işaret buyurmuştur: “….veya gayb ilminde kendine ayırdığın isimler hakkı için isterim.“
Bu isimleri, yani zât isimlerini, bunlara tâbi sıfat isimleri, sonra fiil isimleri, sonra da zât isimleri ile sıfat isimleri ve sıfat isimleri fiil isimleri arasındaki “nispetler” ve “izafetler” takip eder. (…)”
No Comments