“Üniversite Sorunu:Varlık, Bilgi, Bilim”
Tahsin Görgün’ün Teklif’ te (2 aylık düşünce dergisi / sayı 8 / Mart 2023) çıkan yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.
Türkiye ve İslam dünyası bir buçuk asırlık bir süredir yaşadığı olağanüstü şartları aşarak normalleşmenin yollarını ararken, bu arayışta kendisini bilgiyle refakat edecek en önemli kurum / müessese üniversite olmak durumunda. Üniversite normalleşmeyi hem hazırlama hem planlama hem de icra sürecinde, bunun hem başında hem yanı başında hem de son ucunda durmak zorundadır.
Yakın bir zamana kadar maruz kaldığı süreçte, uluslararası topluma entegre olarak ayakta kalmaya çalışan devlet veya devlet benzeri yapıların bir kurumu olarak İslam dünyasında üniversiteye biçilen misyon “toplumu modernleştirme” ve bu süreçte “devletin ihtiyaçları”nı karşılama olduğu için, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma yolunda, medenî olarak nitelenen toplumların birikimini öğrenerek nakletme görevi başarı ile ifa edildi. Buradaki başarı kısaca iddiasız bir şekilde idare-i maslahat olarak taayyün etti.
Ancak bu durum, varoluş ve bilgi yönünden “gelişmiş” olduğu söylenen toplumlara ve devletlere bağımlılık ve bundan kaynaklanan ikinci sınıf bir konum gerektiği için, bu varoluş şeklinin olağan bir durum olmadığı hem Müslümanlar hem de diğerleri tarafından bilinmekteydi. Bu şartlar olağan dışı idi ve onların geçici bir durum teşkil ettiği açıktı.
Olağan dışı şartların oluşması esasında siyasî ve ekonomik sebeplerle ilgili olsa da, bunun belirli bir süre varlığını sürdürmesi, bilgi ve söylem üstünlüğünü gerektiriyordu ve bilgi ve söylem üstünlüğünü hem sağlamanın hem de sürdürmenin yolu, sistematik bir şekilde bilgi ve söylem mekanizmalarını yönetmekten geçiyordu.
İslam dünyasında üniversite ve genel olarak eğitim sistemi, sömürgeci merkez ülkelerin bilgi ve söylem üstünlüğünü korumanın aracı ve ortamı olarak kullanıldığı sürece, toplumda kendini ikinci sınıf konumunda görme doğallaşmakta; bunun sonucunda yapısal olarak bilgi ve söylem mekanizmalarına hükmedenler, ekonomik ve siyasi süreçleri de istedikleri şekilde yönlendirebilmekte idiler.
Normallik, kendi maddî ve manevî / epistemik gücü ile kendi varlığını temin edebilmek, yani tam istiklâl demektir. Ancak son yüz, yüz elli yılda siyasî istiklalin yavaş yavaş, en azından Türkiye’de muhafazası sonrasında, diğer bölgelerde de adım adım ve belirli sınırlara riâyet ederek kazanılması ve kazanımların da korunmması başarıldı. Bununla birlikte ekonomik ve sosyal alanda varlığın korunması ve inkişafı yönünde yapılması gereken önemli işler olduğu, istiklal talepleri arttıkça, kendisini daha fazla hissettirmektedir.
Üniversitenin işinin ilim olması, ilmin de esasını -tüm insanları muhatap alarak ve tüm insanlar tarafından anlaşılabilir, kabul edilebilir ve uygulanabilir anlamında- makul ve genel geçer bir şekilde mesele çözme faaliyeti olduğu dikkate alınacak olursa, üniversitenin bilgi ve bilimle olan asıl bağıyla ilk bakışta bir millete, bir ümmete bağlı olacak şekilde kavranan istiklal meselesiyle irtibatı hemen anlaşılamayabilir. Zaten ekonomik, toplumsal, ilmî ve fikrî yönden istiklal ile ilgili yönelişi anlamlı bulmayan, dolayısıyla en azından, karşılıklı bağımlılık düzeni içinde küresel bir düzende yaşadığımızla ilgili söylemlerin de temel argümanı bu yönde karşımıza çıkmaktadır. Bilimin, düşüncenin ve ekonomik faaliyetlerin tanzimi ve yürütülmesinin günümüz şartlarında bir devlet ve bir milletin tek başına ve izole bir şekilde üstesinden gelemeyeceği; dolayısıyla burada küresel bir süreci dikkate alarak ve sadece bu küresel sürecin parçası olarak varlığımızı sürdürebileceğimiz; buna bağlı olarak da, üniversitemiz ve eğitim sistemimizin sorununun bu yönden, bırakın özgünleşme ve özgürleşmeyi, yeterince küreselleşememek olduğunu savunma bağlamında yeterince söylem formları mevcuttur. Hattâ şu anda Türkiye’de yayınlarla ilgili değerlendirme kriterleri arasında uluslararası yayın ve uluslararası dergilerde, yabancı dillerde yayın yapmanın en üst değeri taşımalarının, Türkiye’deki eğilimin küresel süreçlere katılma bekarlığa bulunmanın üst değer olarak görüldüğünün açık bir alâmeti olduğunu söyleyebiliriz.
İslam dünyasında üniversite ve genel olarak eğitim sistemi, sömürgeci merkez ülkelerin bilgi ve söylem üstünlüğünü muhafazanın vasıtası ve vasatı olarak kullanıldığı sürece, toplumda kendini ikinci sınıf konumunda görme doğallaşmakta; bunun sonucunda yapısal olarak bilgi ve söylem mekanizmalarına hükmedenler, ekonomik ve siyasî süreçleri de istedikleri şekilde yönlendirebilmektedirler.

No Comments