admin Posts

Ben Ne Yapıyorum?

 

İsmet Özel’in Üç Zor Mesele / Teknik – Medeniyet – Yabancılaşma (TİYO : 2 / İsmet Özel Kitapları : 2 / Eylül 2014 II. Baskı ) Kitabının BEN NE YAPIYORUM? başlıklı bölümünün birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Dünyanın durumunu tekrar tekrar betimlemenin yararları sınırlı. Dünyayı anlamak hangi şartlarda ne yapılacağını bilmenin ön hazırlığıdır elbet. Ama hep dünyayı anlamak noktasında kalmanın da bir kaçamağı davet ettiğini unutmamalı. (s. 51)

Büyük örgütlerin değiştirici gücünü önemli sayıp bu yolda çaba harcamayı seçen her kimse, önce o örgütlerin şartlarına göre biçimlenmeyi göze almak zorundadır. Bir kez kendi biçimini, ele geçirmek istediği, ama kendinin de içinde kaynaştığı büyük birimin şartlarına göre ayarlayan kişi acaba güçlü olduğu zaman yeni bir biçim getirebilir mi? Bu çok tartışmalı bir meseledir. tarihî bilgiler bizi yanıltmıyorsa anlaşılıyor ki güçlü bir teşkilâtın buyruklarıyla toplumda yapılan değişiklikler kalıcı olmuyor. Gerçi yapılan her değişiklik mutlaka iz bırakıyor, hattâ geriye dönüşü imkânsız hâle sokuyor, ama değişiklik olarak kendini koruyamıyor, insan ruhu üzerine damgasını basamıyor. (…) Toplumdaki inanç değişikliklerinin buyrukla, dünyevî otoritenin kullanılmasıyla gerçekleşmesinin örnekleri az değildir. Hattâ denilebilir ki en yaygın yol budur. Hıristiyanlığın büyük insan kitlelerince benimsenmesinde Konstantin, Budizmin benimsenmesinde Asoka, Zerdüşt dininin temellenmesinde Sirus birer monark olarak etkin roller oynamışlardır. Ancak bir inancın yukarıdan aşağıya yayıldığı, bir bakıma bu konuda kuvvet kullanıldığı durumlarda, din kavgalarının ve ayrılıkların çabucak sökün ettiği de bir gerçek.

İslâmiyet’in büyük bir cemaat dini oluşunda ve çok sayıda insanın bu dini benimsemesinde bir monarkın, bir siyasî otoritenin belirleyici etkinliği yoktur. İslâm yayılmasını mü’minlerin, “küçük insanların” zaferleriyle gerçekleştirmiştir. Hıristiyanlık kendi mezhepleri arasındaki ayrılıkları uzlaşmaz kabul edip, Ortodoks, Katolik, Anglikan, Protestan dinler ortaya çıkarmıştır. Bunların her biri kendi dışında kalanı “kâfir” sayar. Oysa Müslümanlar arasında asgarî müşterek her zaman bulunmuştur. Farklı örgütler içinde bulunmaktan doğan ayrışmaları Müslümanlar da yaşamışlardır, ama büyük insan yığınları açısından birbirleriyle çok ince iplikle bağlı olsalar bile bir “Muhammed ümmeti” hep gerçekliğini ve geçerliğini korumuştur. Bunun nedeni Müslümanların siyasî otoritenin emri veya isteğiyle din seçmekten daha çok kendi eğilimlerine uyarak İslâm’ı benimsemiş olmalarıdır. Bu yaklaşımın ışığı altında diyebiliriz ki dünyanın durumunda gerçekleştirilecek değişiklik bakımından her insan tekine düşen sorumluluk önem kazanmaktadır. Eğer İslâm’ın yeni bir ruhla yaygınlaşması isteniyorsa bu görevin büyük kuruluşlara, dev örgütlere değil, insan teklerine düştüğünü gözönüne almalıyız.

Eğer dünyanın açıklanmasının olduğu kadar değişmesinin sorumluluğu da önemli ölçüde sıradan insanların omuzları üzerindeyse bu, bir bakıma yöneten-yönetilen, çalışan-çalıştıran, öğreten-öğrenen ve nihâyet yazar-okuyucu farkının en aza indirilmesi anlamına gelir. Yani “iş başa düşmüştür”, sorumluluktan kaçmak için kimsenin geçerli mazereti yoktur. Çaba göstermek zorunludur ve gösterilecek çabanın anahtar sorusu şudur: BEN NE YAPIYORUM? Üç kelimeden oluşan bu soru her üç kelimenin de ortaklaşa yüklendikleri üç evrede (merhalede) ele alınmalıdır:

BEN ne yapıyorum? Benim için hasmımın, yandaşımın, karşımda veya çevremde bulunanın yaptığından çok kendi yaptığım birinci sıradadır. Başkasının yaptığıyla değil, benim yaptığımla belirlenecek bir alanı önemsemek gerekli. Filânca şu işi yapıyor diye uğraşmak yerine, kendi yaptığımızın niteliğinde odaklanmak gerek. Kimin ne yaptığı tamâmen görmezlikten gelinecek bir husus değil ama benim ne yaptığım hepsinden önce gelir. (…) Ben yapıyorum, ama ne yapıyorum? Yaptığım işin kalitesi, mâhiyeti ne? Nedir yaptığım? Başkalarının yaptıklarıyla uğraşmak mı, yoksa bana düşeni belli bir düzeyde ve gerekli titizlikle yapmak mı? yaptığım beni nereye götürecek? Beni ne duruma sokacak?

“İnsanın zâhiri ve bâtını vardır.”

 

Zîrâ insanı târif etmek istediğimiz vakit “hayvan-ı nâtık” deriz. “Hayvan” onun zâhiri ve “nâtık” bâtınıdır. İmdi insanın nefs-i nâtıkası ki, bâtını olduğu için görünmez; işte bu nefs-i nâtıka insanın zâhirinde müessirdir. Çünkü insanın zâhiri olan a’zâ ve cevârihı, nefs-i nâtıkanın hükmüyle müteharriktir. Meselâ insanın bâtını, “Haydi kalk, falan mahalle git; orada sana şu menfaat vardır” der. O kimse de kalkıp oraya gider. Bittabi’ oraya cismiyle azîmet eder. İşte onun zâhiri olan cisim müesserün-fîh olur. Demek ki insanın varlığı vâhidü’l- ayn iken onda biri etkin ve diğeri müesserün-fîh olmak üzere iki i’tibâr vardır.

İşte bunun gibi, âlem varlığı Hakk’ın zâhiri; ve Hak, âlem varlığının bâtını ve hüviyyetidir. Ve her ikisi vâhidü’l-ayn olan ulûhiyyet mertebesinin iki i’tibârıdır. Bundan dolayı her vechile etkin ancak Allah’dır. Ve her vechile ve her halde ve cemî-i hazrette müesserün- fîh olan dahi, ancak âlem dediğimiz Hakk’ın zâhiridir. İşte varlık meselesinin müessir ile müesserün- fîhe bölünmesi bu “inâsî hikmet”in rûhu ve zübdesi oldu. Zîrâ ancak bu bölünüm, Hak’la âlem arasındaki münâsebeti tefhîm eder (anlatır). Suâl: Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a) Fütûhât-ı Mekkiye’ den naklen Fass-ı Zekeriyyâvî’de “Muhakkak eser, mevcûd için değil, ancak yok olan için vâkı’ olur; ve her ne kadar mevcûd için olursa da ma’dûmun hükmü hasebiyledir.” buyurmuş idi. Oysa burada eserin izâfî varlığı ile mevcûd olan âlem hakkında vâkı’ olduğunu beyan buyurur. Bu iki kelâm yekdiğerine muhâlif olmaz mı? Cevap: Fass-ı Zekeriyyâvî’de misâl ile îzah olunduğu üzere, eserin ma’dûm için olması ahadiyyet mertebesi’ne göredir. Zîrâ ahadiyyet mertebesinde ahadî zâtın bütün nisbedleri kendi zâtında mahv, müstehlek ve ma’dûmdur. Dolayısıyla burada etki, işbu ademî nisbetlerin, varlığa isti’dâdları hasebiyle, nisbetler sâhibi olan Hak’tan varlık taleb ettikleri vakit, Hak tarafından “Kün!” kavlinin sudûrundan ibâret olan eser, her ne kadar Hak varlığı için sâbit olursa da, bu sübût, yok olan anılan nisbetlerin hükmü hasebiyledir. Buradaki etki ise, vâhidiyyet mertebesine göredir. Ve Hak , isimler ve sıfatların birliğidir;  ve bu mertebede ismi “ALLAH”dır. Ve bu ulûhiyyet mertebesi, etkin olan tüm ilâhî isimleri imkân mertebesinde esmâdan edilgin olan bilcümle mazharları toplayıcıdır. Dolayısıyla burada etki, faal isimlerden, münfail mazharlaradır. Böyle olunca iki kelâm yekdiğerine muhalif olmaz. Evvelki kelâm başka bir hakîkati ve ikinci kelâm ise diğer bir marifeti bildiren olmuş olur.

İmdi sana bir vârid, yani Hak etkisi olduğu vakit, sen her şeyi kendi aslına ilhâk et (kat )! Meselâ varlık, ilim ve kudret gibi ilâhî kemâller gelirse, bunlar hazret-i ilâhiyyeden vârid olmuş düşünüleceğinden, sen o kemâlâtı kendi aslı olan ilâhî hazrete ilhâk eyle! Ve fakr, acz, açlık ve susuzluk gibi kevnî eksiklikler vârid olursa, bunlar imkân âleminden vârid olmuş sayılacağından sen, o eksiklikleri kendi aslı olan âleme nisbet eyle! İşte Cenâb-ı şeyh (r.a.) misâl olarak îrâd edip buyururlar ki: İlâhî muhabbet abd cânibinden vâkı’ olan nevâfilden münbais oldu. Böyle olunca ilâhî muhabbet vâridi nevâfilden ( nâfile’nin çoğulu) ibâret olan müessir ile, Hak’tan ibâret bulunan müesserün-fîh arasında hâsıl olan bir eserdir. Ve Hak bu ilâhî muhabbetten dolayı, kulun sem’i, basarı ve kuvâsı (kuvvetleri) oldu. Bu eser lisân-ı şer’in nâtık olduğu bir mukarreR eserdir ki, sen şer’a iman etmiş isen bunu aslâ inkâr edemezsin; ve eğer inkâr edersen sana mü’min denmez, zîrâ şerîatı inkâr etmiş olursun.

Dünyâ Yurdunda Haşr ve Neşr

 

Bilinsin ki, ârifin kalbine ilâhî zâtî tecellî geldikde, onun varlığı, bu ilâhî tecellîde muzmahill (çökmüş) olur. Ve fenâ_fillâh dedikleri hâl budur; ve bu hâl “ölmeden evvel ölmek”tir. Bu hâli müteâkıb ârifin abdânî varlığının hükmü zâil ve mütelâşî (aceleci) olup hakkânî varlıkda zâhir olur ki, bu da fenâdan sonra bakâdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hak Teâlâ hazretleri (Nisâ; 4/48)(“Tahkîkan Allah Teâlâ, izâfî varlığını müstakil bir varlık zannedip, Hakk’ın müstakil varlığı MUVACEHESİNDE İSBAT İLE KENDİ varlığını Hakk’ın varlığına teşrik eden kimsenin abdânî varlığını hakkânî varlığı ile gafr ve setr etmez. Ve bunun madunu olup bu izâfî varlığın şânından olan nakâis ve mezammı, kulun ezelî istidâdı GAFR VE SETRİ GEREKTİRDİĞİ TAKDİRDE, BU VECHİLE ma’lûm-i ilahi olan KULUN sâbit hakîkati muktezâsınca GAFR VE SETRE İlâhi irade taalluk eyler.” Şu halde ârif-i billah “Senin varlığın bir günahtır ki, diğer bir günah ona kıyas olunmaz.” mısdâkınca, kendi varlığını Hakkın varlığına teşrik etmez; ve Hak Teâla da kemâl-i keremiyle ONA tecellî buyurmakla, abdânî varlığı hakkânî varlığında muzmahil olur. Nitekim Mevlânâ (ra) bu makama işaret buyururlar. Tercüme: “Kıyamet davulunu çaldılar; sûr-i haşri üflediler. Ey ölüler, VAKİT GELDİ; yeni haşr erişti. kabirdekiler ba’s olunup zâhir oldu; sudûrda olan şeyler temyîz olunup meydana çıktı. Sûrun avazı geldi; rûh maksada erişdi.” Ve Şemsî-i Sîvâsî (k.s.) buyurur: Beyt: “Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan / Haşr u neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan.

İlâhî sıfatların tecellîsi ile kulun sıfatlarının mahvolması, misâlen bir demirin ateşte kıpkırmızı olmasına benzer. Bu sûretle ateşte kızan demir, yine demirdir; fakat onun demirlik sıfatını ateşin sıfatı setr etmiştir: o dakikada o demir “Ben ateşim” dese doğru söyler. Bu bahsin ayrıntısı Fass-ı İbrâhim’in evâilinde (başlarında) mürûr etti. Abdin varlığı Hakkânî varlıkda gizli ve örtülü olduğu vakit, bu dünyevî neş’etde âhiret neş’eti üzre mahşûr olur (haşr olur). Zîrâ abdânî varlığının helâk olduğu bir gün olmakla bu vakit, onun büyük kıyâmetidir ve Hak’la cem’ olduğu gündür. Dolayısıyla onun haşr günüdür. Ve mahbûs olduğu beden kabrinden menşûr olup ilâhî tecellînin bahşettiği ma’rifet sâyesinde Hak hakkındaki özel akîde kaydından kurtulur ve sâha-i vesîa-i ıtlâka perrân (uçan) olur.

Şu halde kim ki bu hikmet-i İlyâsiyye-i İdrîsiyye’ye ıttılâı murâd ederse -ki Allah Teâlâ onu iki neş’ette inşâ etti; Nuh (a.s.)dan evvel nebî idi; daha sonra ref’ olundu ve bundan sonra resûl olarak nâzil oldu; Allah Teâlâ onun için iki menzilet arasını topladı- aklının hükmünden şehvetine nüzûl etsin ve mutlak hayvan olsun; tâ ki ins ve cinnin gayri HER BİR dâbbenin keşfettiği şeyi keşfede. İşte bu vakitte O, hayvâniyyeti ile mütehakkık olduğunu bilir; ve onun alâmeti ikidir: birisi bu keşiftir; böyle olunca kabrinde kimin muazzeb ve kimin mün’am olduğunu görür; ölüyü diri ve susanı söyleyici ve oturanı yürüyücü görür. Ve ikinci alâmet dilsizliktir; şu vechile ki, eğer o kimse gördüğünü söylemek istese kâdir olmaz. İşte bu zamanda hayvâniyyeti ile mütehakkık olur. Bizim bir şakirdimiz vardı ki, bu keşf, onun üzerine dilsizlik hıfz olunmaksızın, ona hâsıl olmuş idi; binâenaleyh hayvâniyyeti ile mütehakkık olmadı.

Yani Nûh (a.s.) dan evvel nebî olup semâya ref’ olunan İdrîs (a.s.), ba’dehû İlyâs nâmıyle resûl olarak Baalbek karyesine nâzil oldu. Allah Teâlâ onun için biri nübüvvet ve diğeri risâlet olmak üzere iki menzilet arasını topladı. İmdi kim ki ilyâs (a. s.)ın hikmetine muttali olmak isterse, aklının hükmünden, yani semâdan nefis ve şehvet mahalline, yani arza insin ve mutlak hayvan olsun. Yani eşyâda tasarruf husûsunda aklı müzâhim (sıkıntılı) olmayıp rahmânî vâridâta münkâd olan (boyun eğen) hayvan gibi olsun. Ve bu bir makamdır ki, İlyas (as)’ın ruhâniyyeti onda müşâhede olunur; ve bu inkişaf indinde hayvâniyyet makamıyla tahakkukun nasıl olduğu bilinir; ve cismânî şehvetler ile tabiî lezzetlerden inkıta’ ile tekrar soyut akıl makamına intikale şâyân olur. Ve bu bir makamdır ki, İlyas (a.s.)ın rûhâniyyeti onda müşahede olunur; ve bu inkişâf indinde hayvâniyyet makamıyla tahakkuku nasıl olduğu bilinir; ve cismânî şehvetler ve tabii lezzetlerden inkıta’ ile tekrar soyut aklî makâma intikâle şâyân olur. ve bu hayvâniyyet makâmıyla tahakkukun alâmeti ikidir: birisi, kabristan Ziyaretine gittiği vakit, kabrinde kimin muazzeb ve kimin mütenâ’im olduğunu müşâhede eder; ve meyyiti berzahî hayat ile diri olarak görür. Ve sâmiti (susanı) de melekûtî rûhânî kelimelerle mütekellim görür. Ve ka’idi, ma’nevî ve misâlî HAREKETLER İLE mâşî görür. Bu keşfin ikinci alâmeti de, (fethateyn ile) “hares” (dilsizlik) dir. O vechile ki gördüğü şeyi söylemek istese; söyleyemez. İşte bunlar hayvâniyetle tahakkukun alâmetleridir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: “Bizim bir şâkirdimiz vardı, ona BU KEŞF nasib oldu; velâkin DİLSİZLİK BELİRTİSİ vaki’ olmadığından keşfen vâki olan müşâhedelerini his dili ile tekellüm ederdi; bu sebepten hayvâniyyet makâmıyla mütehakkık olamadı.

Meleklerin Müslümanlara Yardım Ettiği Gazve BEDİR

 

Prof. Dr. Adnan Demircan’ın yazısının ( DERİN TARİH ( Sayı 167 / Şubat 2026 /s.34-40) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Mekkeli müşrikler Medine’ye hicret eden Müslümanlara karşı düşmanlıklarını sürdürdüler. Müslümanları kabul edip bağırlarına basan Ensar’ı tehdit etmeye başladılar. buna karşı tedbir almak isteyen Hz. Peygamber (sas), Mekke’den Şam’a uzanan kervan yollarının güvenliğini tehdit ederek onlara gözdağı vermeyi amaçladı. hicretin ikinci yılında düzenlenen, Şam’dan gelen Kureyş kervanına yönelik askerî operasyon Müslümanlarla Kureyş ordusunu karşı karşıya getirdi. Ramazan ayının 17’sinde vuku bulan savaşta Müslümanlar ilk zaferlerini kazandılar.

Bedir Gazvesi, islâm tarihinin en önemli hadiselerinden biridir. Gazve’nin meydana geldiği Bedir, Medine’nin güneybatısında olup kuşbakışı olarak Kızıldeniz’e yaklaşık 33 km, Medine’ye ise yaklaşık 113 km mesafededir. Dönemin şartları düşünüldüğünde dört günlük bir yolculukla buraya ulaşılabir.

Hz. Peygamber (sas) ve onun tebliğ ettiği dine inananlar Mekke’de pek çok baskı; zulüm ve işkenceye maruz kaldılar. İslam’ın tebliğinin engellenmesi ve baskıların artması, Hz. Peygamber ve arkadaşlarını M ekke’den ayrılmak zorunda bıraktı. Müşriklerin menfi yöndeki tavırları Medine’ye hicretten sonra da devam etti. Hicret sürecinde Müslümanların bazılarının mallarına el konulmuş; ŞEHİRDE BARINDIRILMAMALARI İÇİN Medinelilerle görüşmeler yapılmış, gözdağı verilmeye çalışılmıştı. Bütün bu gelişmeler Hz. Peygamber’i, Müslümanları koruyabilmek için Mekke’li MÜŞRİKLERE KARŞI ÖNLEM ALMAYA MECBUR ETTİ. Hz. Peygamber’in ONLARA KARŞI KULLANABİLECEĞİ KOZLARDAN BİRİ, medine yakınlarından geçen ticaret kervanlarını rahatsız etmekti. Zira Mekkelilerin EN BÜYÜK GEÇİM KAYNAĞI, Şam’a GİDİP GELEN kervanlarla yapılan ticaretti. Şayet Müslümanlar bu kervanların yol güvenliğini tehdit ederse, KAZANÇLARINA HALEL GELMESİNİ İSTEMEYEN Mekkeliler BELKİ bu düşmanca tavırlarına son verebilirlerdi.

Hicretin 2. YILI ŞABAN AYINDA (Şubat 624) Ramazan orucu farz kılındı: Müslümanlar, ilk ramazan oruçlarını, izleyen ramazan ayında tutmaya başladılar. O günlerde Hz. Peygamber, ŞAM’DAN DÖNEN MEKKELİLERE ait bir kervanın seyrini takibe almış ve bazı sahabileri bu işle görevlendirmişti. nihayet yoldaki kervanın Mekkelilere ait olduğu doğrulanınca Hz. Peygamber 300 KİŞİDEN BİRAZ FAZLA OLAN BİR BİRLİKLE Ramazan ayının ortalarına doğru (12 ramazan 2/8 marat 624) yola çıktı. Birliğin asker sayısı tespit edilirken Mekkelilerin KERVANININ BÜYÜKLÜĞÜ VE KERVANI KORUYAN ADAMLARIN SAYISI TAHMİNEN HESAPLANMIŞ OLMALIDIR. Hz. PEYGAMBER BU SEFER SIRASINDA MEDİNE’DE GÖRME ENGELLİ sahabi İbn Ümmü Mektûm’u VEKİL bırakmıştı. Hz. Peygamber BU SEFER SIRASINDA Medine’de görme engelli SAHABİ İbn Ümmü Mektûm’u vekil bırakmıştı. Resûlullah’ın YOLA Çıkarken amacı, Mekkelilerle bir meydan savaşı yapmak değildi. Bu sebeple Müslümanların hepsi sefere katılmamıştı. Resûlullah, sancağı Mus’ab B. Umeyr’e verdi. Ayrıca Resulullah’ın ÖNÜNDE BİRİ Hz: Ali (r.a.), diğeri ise Ensar’dan biri (Sa’d b. Muâz tarafından taşınan iki siyah sancak da bulunuyordu. Uzun sayılacak BİR MESAFEYE yapılan bu yolculukta müslümanların hepsine yetecek binek yoktu. yanlarında yetmiş kadar devesi olan Müsümanlar yolculuk sırasında bunlara sırayla ÜÇER, DÖRDER KİŞİ BİNİYORLARDI. Hz. Peygamber, Hz. Ali, ve Mersed b. Ebî Mersed ile aynı deveye biniyordu.

Kureyş kervanının sorumluluğu Ebû Süfyan’daydı. Kervan’da BİN KADAR DEVENİN TAŞIDIĞI ELLİBİN dinarlık mal olduğu anlatılır. DAMDAM, DURUMUN VEHAMETİNİ anlatmak için elinden gelen çabayı göstererek Kureyşlileri galeyana getirdi. Ebû Süfyân, KERVANI daha güvenli olacağını düşündüğü daha batıdaki bir güzergâhtan yürüttü. Tehlikeden kurtuldukları kanaatine varınca da ikinci bir haberciyle durumu Kureyş ordusuna bildirdi. Kervan için tehlike kalmadığını haber alan Kureyş ordusundaki bazı kişiler, ARTIK YOLA DEVAM ETMELERİNİN anlamsız olduğu düşüncesiyle geri dönmek istediler. Neticede karşı karşıya gelecekleri insanlar yakınlarıydı. Ama başta Ebu Cehil olmak üzere savaş taraftarları bu fikre karşı çıktılar. Kervan kurtulsa da Müslümanlarla savaşmadan geri dönülmeyecekti. Bu kararı onaylamayan Zühreoğulları Mekke’ye döndü, ANCAK DİĞER KABİLELERE mensup olanlar yola devam ettiler.

Müşrik ordusu Bedir’e doğru ilerlerken Müslümanlar gelişmelerden habersiz Kureyş’in kervanını bekliyorlardı. Kureyş ordusunun sucularını yakaladıklarında onları Ebû Süfyan’ın liderliğindeki kervanın sucuları zannettiler. Sucular doğruyu söyledikleri halde Müslümanlar olup bitenden habersiz oldukları için onlara inanmıyor ve gerçeği söylemeleri için daha fazla baskı yapıyorlardı. Bu sırada namaz kılan hz: peygamber durumun farkına vardı ve böylece gerçek ortaya çıktı. kervan kaçmıştı ve Mekkeli müşriklerden oluşan bir ordu üzerlerine doğru geliyordu. Hz. Peygamber, kölelere KUREYŞ ORDUSUNUN KAÇ KİŞİ OLDUĞUNU SORDU. KÖLELER ÇOK OLDUKLARINI ANCAK SAYILARININ NE KADAR OLDUĞUNU BİLMEDİKLERİNİ SÖYLEDİLER. BUNUN ÜZERİNE HZ. PEYGAMBER YEMEK İÇİN GÜNDE KAÇ DEVE KESTİKLERİNİ SORDU. KÖLELER BİR GÜN DOKUZ, BİR GÜN ON DEVE KESTİKLERİNİ SÖYLEDİLER. BUNUN ÜZERİNE HZ. PEYGAMBER MÜŞRİKLERİN 900 ile 1000 KİŞİ CİVARINDA OLDUĞUNU SÖYLEDİ.

Câmî ve Tasavvuf

 

Câmî‘nin sûfî, âlim, şâir, idârecilerin dostu gibi şahsiyetinin birtakım özellikleri arasında ilk akla gelebilecek olan, muhakkak ki birincisidir. Bunu, Câmî’nin kendi tutumunun yanı sıra en yakın şakirdlerinden birisi olan Abdulgafûr Lârî’nin görüşleri de desteklemektedir: Câmî’nin ilmî ve edebî faaliyetleri, Lârî’nin sözlerine göre, Nakşibendîliğin gerekleri doğrultusunda ma’nevî yetkinliğinin gizliliğini temin eden unsurlar konumundaydı. (dipnot: Lârî, s.3,9; Bâharzî, s. 125.) Câmî’nin Herat ya da başka yerlerde idarecilerle yakınlığına gelince, bunlar genellikle, tıpkı Nakşibendîliğin önemli isimlerinden olan arkadaşı Hâce Ubeydullah Ahrâr’ın (v.1490) yaptığı gibi, dertlerine çare arayan veya af dileyen kimseler adına kurulan ilişkilerdi. Fakat aynı zamanda Câmî’nin kudret sahiplerinin verdiği değerli hediyeleri geri çevirmediğini de kaydetmek gerekir.

Câmî’nin -o dönemde hem Maverâünnehr hem de Horasan’da hızla yükselen bir tarîkat olan Nakşibendîliğe intisâbı, onun tasavvufî ta’lim ve terbiye anlayışı açısından önemli bir konuma sahipdi. Tarîkatla tanışması, daha çocukluk yıllarında iken başladı. Şöyle ki; tarîkata adını veren Hâce Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (v.1389)’in en önemli halîfelerinden Hâce Muhammed Parsâ (v.1419) hacca giderken Herat’ dan geçer (1419); burada Câmî’nin babası, bu mübarek insandan feyizlenmesi için onu omuzlarının üstüne kaldırdı. Sonraki yıllarda bu olayı hatırlarken, Câmî, sarsılmaz bir şekilde Nakşibendîliğe bağlanmasına yol açan şeyin bu karşılaşma olduğunu dile getirmiştir. (dipnot: Kâşifî, I, s.242; Câmî, Nefehât, s.397-398). Câmî’nin Nakşibendîliğe bağlılığı, iki kuşaktan Bahâeddîn Nakşibend silsilesine bağlanmış olan Sâdeddîn Kaşgarî’ye (v. 1456) intisâb etmesiyle ortaya çıktı. Semerkand’da ilim tahsil etmek üzere Herat’daki tutkulu bağlılıktan ayrılmış olmak Câmî’ye çok ağır geliyordu ve bir gece, bu ayrılığın acılarıyla baş başayken, rüyasında, Allah’dan başka herkesin dostluğundan vazgeçmenin mümkün olduğunu ve bundan dolayı yalnızca O’na yönelmesini söyleyen Kaşgarî’yi gördü. Bunun üzerine alelacele Herat’a dönerek kayıtsız şartsız bir şekilde kendisini Kaşgarînin yoluna adadı. Bu, Kaşgarî’nin de uzun zamandır arzu ettiği bir şeydi. Kaşgarî, Herat’daki Cuma Mescidi’nde her namazdan önce ve sonra müridlerine ders verirmiş ve ne zaman Câmî yanlarından geçerse şöyle dermiş: “O çok yetenekli bir gençtir; beni kendisine hayran bıraktı; fakat onu nasıl yakalayacağımı bilemiyorum.” Câmî’nin dönüşünden sonra ise memnûniyetini şöyle dile getirdiği anlatılır: “Sonunda doğan tuzağa düştü, Allah bu gençle tekrar buluşmayı nasib etti”. (dipnot: Kâşifî, I, s.239-240) Bu iki şahsiyet arasındaki muhabbet, Câmî’nin, bir süre sonra Kaşgarî’nin torunlarından birisiyle evlenmesiyle daha da pekişmiştir.

Fakat bu dönüşten hemen sonra Câmî, toplumsal ilişkilerini bütünüyle bir tarafa bırakıp geçici olarak inzivâya çekilmiştir. Şöyle ki; halvetten ilk çıktığı zaman muâşeret âdâbını unutmuştu. Bu inzivânın amacı, toplumdan tamâmen uzaklaşmak değil; yalnızca belirli bir süre için nefsi dünyadan arındırmaktı. Nakşibendîliğin “halvet der encümen” (halk içinde yalnızlık) ilkesi doğrultusunda hareket eden Câmî, çok geçmeden yeniden Herat ve dışındaki toplumsal, entelektüel ve hattâ siyâsî faaliyetlerine başladı. Nitekim halveti tercih ettiğini ifade ederken, dindarlık bahanesiyle kendisini çevresinden soyutlayanlara ilişkin sıkça yerici ifadeler kullanmıştır. (dipnot: Bâharzî, s. 226) Câmî’nin tasavvufî ilgisi, daha genç yaşlarında Herat ve Semerkand’da ne kadar hünerli olduğunu gösterdiği resmî ilimlerle uğraşmasını inkıtaa uğratmadığı gibi, alışılmışın dışındaki ilmî nâiliyetlerine eşlik eden tekebbür duygusundan da kendisini tam anlamıyla âzâd etmemiş gibi görünmektedir. Bunu bir çelişki gibi görmemek gerekir; zira çoğu kimse Kâşifî’nin de belirttiği gibi, Hacegân (Nakşibendî şeyhleri ve bunların Mâveraünnehr’deki yakın selefleri)’nin yolunda yürümenin aklî ve ilmî yetileri pekiştirdiğine inanıyordu. (dipnot: Kâşifî, I, s.237) fakat Câmî’nin Herat’daki erken dönem hocalarından birisi olan Şehâbeddîn Muhammed Câcermî, onun Kaşgârî’ye intisâbından dolayı duyduğu memnûniyetsizliğini dile getirmekten çekinmemiştir; Kâşifî, I, s. 240)

(Prof. Dr. HAMİD ALGAR’ın NAKŞİBENDîLİK (insan yayınları, genişletilmiş 3. Baskı) Kitabından.