admin Posts

Ey insanlar! Rabbinizden korkun.Çünkü kıyametin sarsıntısı çok büyük bir şeydir.(El-Hac, Sûre:22)

 

:

Onu göreceğiniz gün, her emzikli (kadın) emzirmekten vazgeçecek ve her yüklü (kadın) çocuğunu düşürecek. İnsanları hep sarhoş gibi göreceksin, oysa sarhoş değillerdir. Lâkin Allah’ın azabı çok şiddetlidir. İnsanlardan öyleleri vardır ki, ALLAH hakkında bir bilgileri olmadığı halde , kesin bilgi sahibiymişler gibi tavır takınırlar, hüküm verirler kendilerince. Onlara göre dindarca bir yaşam anlamsızdır; ölüm sonrası kabir azabı, Cennet ve

cehennem ceHENNEM

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyametin sarsıntısı çok büyük bir şeydir. (El-Hac: 22 ) Onu göreceğiniz gün olağan dışı olaylar gerçekleşecek, insanlar sarhoş olmadıkları halde yaygınca sarhoşlar olarak görülüp gözleneceklerdir. Bebek emziren kadınlar emzirmekten vazgeçecek, her yüklü kadın çocuğunu düşürecek, insanlar sarhoş olmadıkları halde hep sarhoşlar gibi görünecekler, azab olarak Allah’ın azabı dikkatleri çekecek, insanlar şaşkın ve sarhoş gibi görünecekler. el-HAC sûresi 5. âyet ANLAM OLARAK ŞÖYLE: “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, düşünün ki, Biz, sizi topraktan, sonra meniden, sonra bir kan pıhtısından, SONRA ŞEKLİ BELLİ BELİRSİZ BİR LOKMA ETTEN YARATTIK. Size kudretimizin kemâlini anlatalım diye. Dilediğimiz müddet RAHİMLERDE BULUNDURUYORUZ DA, sonra sizi bir BEBEK OLARAK ÇIKARIYORUZ. Sonra da olgunluk çağına ermeniz için (ömür veriyoruz). bununla birlikte, İÇİNİZDEN BAZILARI ÖLDÜRÜLÜYOR, bazılarınız da ÖMRÜN EN FENA DEVRİNE ULAŞTIRILIYOR Kİ, BİRAZ İLİMDEN SONRA hiçbir şey bişlmöez olsun. Yeri kuru ve ölü bir hâlde görürsün. Ama Biz ONUN ÜZERİNE SUYU İNDİRDİĞİMİZDE, HAREKETE GEÇER; KABARIR DA HER DİLBER ÇİFTTEN NEBATLAR BİTİRİR. (El_Hac 22, 4-5: (O şeytan ki), ALEYHİNDE “Kim BUNU dost edinirse; muhakkak bu; o kimseyi saptırır ve doğru cehennem azabına götürür” DİYE YAZILMIŞTIR. ey İNSANLAR! EĞER ÖLDÜKTEN SONRADİRİLMEKTEN ŞÜPHEDE İSENİZ; DÜŞÜNÜN Kİ BİZ; SİZİ TOPRAKTAN; SONRA BİR MENİDEN;; SONRA BİR PIHTI KANDAN; SONRA ŞEKLİ BELLİ BELİRSİZ BİR LOKMA ETTEN YARATTIK: SİZE KUDRETİMİZİN KEMÂLİNİ ANLATALIM DİYE. BİR SÜRE RAHİMDE TUTMA; SONRA BİR BEBEK OLARAK ÇIKARMA; SONRA OLGUNLUK ÇAĞINA ERDİRME (ÖMÜR), ÖLÜM, ömrün en fena dönemi, biraz ilimden sonra hiçbir şey bilmez dönemi. YER’İN KURU VE ÖLÜ BİR HALİ, sonra su ile harekete geçme, bitkiler.

Anlamlarıyla kerîm Kur’ân’dan âyetler

 

Demişti ki: “Ey rabbim, cidden benim kemiğim gevşedi, başımı (ihtiyarlıktan) bembeyaz alev aldı. Sana dua etmekle ey Rabbim, hiçbir zaman bedbaht olmadım. (4)

Gerçekten ben, arkamdan yerime geçecek yakınlardan endişedeyim. hatunum da kısırdır. Onun için bana tarafından bir velî ihsan eyle! (5)

(Allah Teâlâ buyurdu ki): “Ey Zekeriyyâ! Gerçekten biz sana bir oğul müjdeliyoruz ki, adı Yahyâ’dır. Bundan önce ona hiçbir addaş yapmadık. (7)

(Zekeriyyâ), “Yâ Rabbî! Benim nasıl oğlum olur ki, hatunum kısır bulunuyor. Kendim de ihtiyarlığın son haddine vardım” dedi. (dipnot: Kendisi 120, karısı 98 yaşında idi.) (

(Melek) dedi: “Öyle! (lâkin) Rabbin buyurdu ki: O Bana kolaydır; bundan önce seni yarattım… Oysa hiçbir şey değildin”. (9)

(Zekeriyyâ): “Yâ Rabbî! (Hâtunumun gebeliğine dair) bana bir alâmet ver!” dedi. Teâlâ Hazretleri, senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gün üç gece insanlarla konuşamamandır.” buyurdu. (10)

Derken mihrabdan kavminin karşısına çıktı da onlara, “Sabah ve akşam Namaz kılın!” diye işaret verdi. (11)

“İlm ile buldu melek neşv ü nemâ / Cehl ile oldu behâyim peydâ / İlm ile cehl arasında hayrân / Kaldı da şaştı zavallı insan.”

 

Şimdi, âdemîlerden ba’zıları o kadar akla mutâbaat eylediler ki, külliyyen melek ve sırf nûr oldular. Onlar, enbiyâ ve evliyâdırlar; ve havf ve recâdan kurtulmuşlardır. nitekim Mecîd (yüce) Kur’ân’da beyân buyruluyor: anlam olarak: “Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.” (Yûnus, 10/ 62) Bazılarının akıllarına şehvet gâlib olduğundan, âkıbetleri külliyyen hayvan hükmünü kazandılar. Ve bazıları çekişmede kaldılar; ve onlar o tâifedir ki, bâtınlarında bir derd ve renc (ağrı) ve hasret ve efgân zâhir olur ve yaşayışlarından râzı değildirler. Bunlar mü’minlerdir. Evliyâ onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onlara muntazırdırlar (gözleyenler/bekleyenlerdir). Ve şeytanlar dahi onları esfelü’s- sâfilîne, kendi taraflarına çekmek için muntazırdırlar. Şiir: tercüme: “Biz çağırıyoruz, başkaları da çağırıyorlar; bakalım baht kimindir ve kime yâr olacaktır:” “Allah’ın nusratı gelince.” (Nasr, 110/1) Zâhir Müfessirler bu vech ile tefsîr ederler ki: Mustafâ (s.a.v.) in, âlemi müslüman etmek ve Hak yoluna getirmek için, himmetleri var idi. Vaktaki vefat edeceğini gördü, dedi: “Ah, ömrüm vefa etmedi ki halkı davet edeyim.” Hak Teâlâ buyurdu: Bu sâatte senin asker ve kılıç ile feth edip terk ettiğin vilâyetleri ve şehirleri, cümleten leşkersiz, mutî’ ve mü’min (leşker: asker) kılayım; ve işte onun alâmeti bu olsun ki, senin vefâtın karîb (yakın) olduğu vakit; halkın uzaklardan gürûh gürûh gelip müslüman olduklarını göresin. Bu alâmetin zuhûrunda vakt-i rihletin (ölüm vaktinin) eriştiğini bil! Şimdi tesbîh et ve istiğfâr eyle ki, O makâma geleceksin! Fakat muhakkıklar derler: Onun ma’nâsı budur ki, insan evsâf-ı zemîmeyi (beğenilmeyen vasıfları), kendi ameli ve ictihâdı ile kendisinden def eylediğini sanır. Vaktâki birçok mücâhede eder, kuvvetlerini ve mesâisini sarf edip nevmîd (ümitsiz) olur; Hak Teâlâ ona der ki: Sen onun kuvvet, fiil ve amelin ile olacağını sandın; o Benim koyduğum bir âdettir; ya’nî mâlik olduğun şeyi Bizim yolumuzda bol bol harca; ondan sonra sana Bizim ihsânımız ulaşır. bu bîpâyân (sonsuz) olan yolda, bu zayıf olan el ve ayak ile seyretmeni emrediyorum. Bu zayıf ayak ile ve belki yüzbin ayak ile bu yoldan bir menzilin kat’ olunamıyacağı bize ma’lûmdur. Ancak vaktâki kudret ve tâkatin olduğu halde, yola giresin ve düşüp artık tâkatin kalmıya; ondan sonra Hakk’ın inâyeti imdâdına yetişir. (…) Şimdi… mâdemki kuvvetlerin kalmadı ve mesâîlerin dökülüp kaldı; ve bu kuvvetlerin olduğu ve bu mücâhedeleri icrâ eylediğin vakit, uyku veya uyanıklık halinde sana bir lutuf gösterir idik. Sen de bizim talebimizde kavî ve ümitvâr olur idin. o âletin kalmadığı bu saatte fevc fevc sana yönelik olan atâlarımızı ve lutuflarımızı ve inâyetlerimizi görüyorsun. Oysa yüzbin mesâî ile bu lutuflardan bir zerre müşâhede etmez idin. Şimdi “Hemen Rabb’ini hamd ile tesbîh ve tenzîh et!” (Nasr, 110/3) Yani “Sen zannettin ki,/ o iş senin elinden ve ayağından zâhir olacaktır ve onu bizden görmedin. Şimdi mâdemki bizden olduğunu müşâhede ettin, bu fikir ve zandan istiğfar et ! (Nasr, 110/3) “Çünkü O, tövbeleri fazlaca kabûl edendir.”

Amacına ulaşamayan III. Haçlı Seferi

 

“RIFAT İLHAN ÇELİK’in bu başlık altında DERİN TARİH’de (Özel Sayı 33, Eylül 2025) çıkan yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

12 Temmuz 1191’de Haçlılar büyük bir coşkuyla Akkâ’ya girdiler. Asıl amacı Kudüs’ü ele geçirmek olan İngiliz Kralı Richard, Salâhaddîn Eyyûbî’nin anlaşma şartlarına uymadığı gerekçesi ile Müslümanlardan Akkâ garnizonuna mensup 2700 askeri esir edip bunlardan 300 kadarını HANIMLARI VE ÇOCUKLARIYLA BİRLİKTE zincire vurarak şehrin dışına çıkarttı. Haçlı askerleri elleri koları bağlı vaziyetteki Müslümanların ÜZERİNE ÇULLANARAK KADIN ERKEK, yaşlı genç demeden VAHŞİCE KATLETTİLER. Haçlılar, I. Haçlı seferi’nden itibaren BiZANS VE ANADOLU şehirlerinde YAPTIKLARI KATLİAMLARA BİR YENİSİNİ DAHA EKLEMİŞLERDİ. Peki, bu elîm tablo karşısında Salâhaddîn Eyyûbî’nin TUTUMU NE YÖNDE OLACAKTI?

Başarıyla sonuçlanan I. Haçlı seferi’nin ardından Ortadoğu’da ÇEŞİTLİ Haçlı devletleri KURAN Katolik Hıristiyanlar, İmâdüddîn Zengî’nin 24 Aralık 1144 TARİHİNDE Urfa Kontluğu’nu ORTADAN KALDIRMASIYLA paniğe kapıldılar. Bu panik yeni bir sefere kapı araladı. Fransa Kralı VII. Louis ve Alman Kralı III. conrad komutasında gerçekleşen II. HAÇLI SEFERİ (1147-1148), büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Zîra ANADOLU’YA giren HAÇLI orduları SEÇUKLULARın karşısında ERİYİP GİTMİŞ, ÇOK KÜÇÜK BİR KISMI KUDÜS’E ULAŞABİLMİŞTİ.

Öte yandan II. HAÇLI SEFERİ’nin BAŞARISIZLIK İLE SONUÇLANMASINDAN SONRA DAHA DA GÜÇLENEN Nûreddin Mahmud ZENGî, Suriye VE MISIR’a hâkim oldu. O’nun ÖLÜMÜNDEN SONRA KOMUTANLARINDAN SalâHADDÎN EYYÛBÎ, FâTIMîLERE SON VEREREK mısır’da iktidarı ele geçirdi. Mısır’da düzeni sağlayınca Haçlılarla MÜCADELEYE GİRİŞTİ. müSLÜMANLARI GÜÇLENDİRMEK, Mısır’daki Şiî EĞİLİMİNİN YERİNE SÜNNÎLİĞİ İKAME ETMEK VE Haçlılar’a karşı CİHADA GİRİŞMEK Salahaddîn’in EN ÖNEMLİ İDEALİYDİ. BU İDEAL DOĞRULTUSUNDA HittÎN’DE KAZANDIĞI ZAFER ve ONU TAKİP EDEN seferlerle Kudüs haçlı Kırallığı’na SON VERDİ (1187). Saint-Jan şövalyeleri ile Guy de LuSİGNAN AİLESİNİ BÖLGEDEN ATTI.

Urfa’nın ardından KUDÜS’ü kaybetmek BATI’da büyük bir infiale yol açarken Papa VIII. Gregorius’un ÇAĞRISIYLA YENİ bir sefer için HAZIRLIKLAR BAŞLAMIŞTI. İngiliz, Fransız ve AlMAN KRALLARI bizzat sefere çıkacaklarını duyurdu fakat bu defa Haçlı oRDUSUNUN hazırlanması ÜÇ YILI BULDU. Nihayet Alman Kralı friedrich BARBAROSSA, 1189 YILININ İlkbaharında ORDUSU İLE YOLA koyuldu. Fransa Kralı PHİLİPPE VE İngiliz kralı Richard ONU İZLEDİ. Friedrich Barbarossa Kudüs’e ULAŞMAK İÇİN KARA YOLUNU TERCİH EDERKEN, diğerleri seçimlerini deniz yolundan yana yaptılar.

ALMAN Kralı ölünce ordusu dağıldı

Alman Kralı Friedrich Barbarossa, Anadolu’dan geçerken Selçukluların TAARRUZLARIYLA BÜYÜK KAYIPLAR VERDİ. 70 yaşındaki KRAL, 1190 HAZİRAN’ında Silifke çayı’nı geçerken boğularak öldü ve ordusu dağıldı. İngiliz ve Fransız kralları ise diğerinin seferden vazgeçmesi ihtimali yüzünden birbirlerine karşı şüphe içindeydiler. Bu sebeple SEFERE AYNI ANDA ÇIKMAK ÜZERE SÖZLEŞMİŞLERDİ. Fransız Kralı PHİLİPPE AUGUSTE 14 Eylül 1190’da CENOVA’dan yola çıktı ve İtalya KIYILARINDAN Messina’ya sıkıntısız ulaştı. GÖSTERİŞTEN NEFRET EDEN Kral, dikkat çekmeden şehre girdi. Kral Richard ise DENİZ YOLCULUĞUNU tercih etmediğinden DONANMASINI Messina’da BULUŞMAK ÜZERE YOLA ÇIKARTARAK YANINDAKİ KÜÇÜK BİRLİK’LE Cenova, Pisa ve Ostia ÜZERİNDEN Salerno’ya giden kıyı yolunu izledi ve nihayet 3 EKİM 1190’da Messina’ya ULAŞTI. Sicilya’dayken Kral Tankred ile AİLEVÎ BİRTAKIM sorunlar yaşayan Kral Richard, BUNLARI ÇÖZDÜKTEN SONRA SEFER HAKKINDA planlar yapmak üzere Fransa Kralıyla BİR ARAYA GELDİ.

İki Kral BU GÖRÜŞMEDE SEFERİN DİĞER AŞAMALARINI VE HEDEFLERİNİ MASAYA YATIRDILAR. Askerî DİSİPLİN, MALİ DURUM, ERZAK FİYATLARININ KONTROLÜ VE HER ŞÖVALYENİN SAHİP OLDUĞU PARANIN YARISINI Haçlıların İHTİYACI İÇİN harcaması gibi hususları ele aldılar. Din adamları ALINAN KARARLARI ve verilen yeminleri bozanları aforoz edecekti: görüşme sürecinde her şey yolunda gidiyordu. Ta ki zaferden sonraki kazanımların akıbeti masaya gelinceye kadar… En başından itibaren birbirlerine duydukları güvensizlik hesaba katıldığında, bu konuda iki taraf da tedirgindi. Uzun uzadıya yapılan tartışmalardan sonra SONUNDA ALINACAK ŞEHİRLERİN VE SERVETLERİN İKİ KRAL ARASINDA EŞİT PAYLAŞIMI KONUSUNDA ANLAŞMAYA VARDILAR.1191 YILI İLKBAHARINDAKRALLAR Sicilya’dan AYRILMAK İÇİN HAZIRLIĞA BAŞLADILAR. Önce Fransız Kralı Filistin’e YELKEN AÇTI; ÜÇ GÜN SONRA Kral RİCHARD DA ORDUSUYLA Messina limanından ayrıldı (10 NİSAN 1191).

Daha sonra Haçlılar’ın Akkâ’yı kuşatması, Akkâ’da katliam olayları …

(DERİN TARİH DERGİSİ /ÖZEL SAYI 33’den alıntılar)


Vücûd (Varlık) Mertebeleri

 

La-Taayyün Mertebesi

Varlığın zuhur ettiği mertebelerin sıralanışı, taayyünsüzlük (la-taayyün) mertebesi ile başlatılır. Gerçi la-taayyün ile taayyün çelişen kavramlardır. Çünkü varlığın taayyün etmesi (belirmesi) ve belirli mertebelerde farklı hüküm ve isimleri alması, onun bilginin konusu olmasıyla ilgilidir. La-taayyün ise hiçbir şekilde bilinmemek ve idrak edilmemek demektir. B Bununla birlikte La-taayyünün sıralamada anılması, iki anlamda mümkündür: Birincisi taayyün mertebelerini sıralamanın ancak La-taayyün mertebesinden başlanarak yapılabilmesi, ikincisi ise bizzat taayyün ve mertebe kavramının nisbîliğini ve izâfiliğini bu kavramın ifade etmesi. Her iki durumu, Konevî açısından şöyle açıklamak mümkündür:

Her taayyün daha önceki bir taayyünsüzlükten ortaya çıkar. Bu durum farklı dereceleriyle farklı isimler alabilir. Ancak Konevî “Zuhur, kendisinden önceki bir bâtınlıktan (bâtın: zâhir’in zıddı) olabilir (dipnot: Konevî, Fusûsu’l-Hikem’in Sırları, s. 37 (el-Fükûk, s. 202) diyerek ona işaret eder. Böylelikle varlıkta esas olan Bâtınlıktır. İkincisi ise la-taayyün taayyün ile anlaşır ve bilinir duruma gelen varlık’ın bilinmez yönüne işaret eden bir ma’nâya sâhiptir. Çünkü Konevî’nin sürekli ifade ettiği gibi la-taayyün ile taayyün aynı varlık için ve aynı anda geçerli iki durumdur. Yoksa önce bir taayyünsüzlük tasavvur edip taayyünün buradan çıktığını farz etmek Konevî’ye göre tam bir çelişkidir. Bu anlamda taayyün ve la-taayyün, varlığın iki itibarı diye ele aldığımız mutlaklık ve mukayyedlik ile aynı anlam’a gelir. Nasıl ki varlık için mutlaklık ve mukayyedlik aynı anda verdiimiz iki hükümdür ve VARLIK aynı anda iki zıt ve çelişik HÜKME KONU OLMAKTADIR, aynı şekilde aynı anda hem taayyün eder ve hem de taayyün dışı kalır. Konevî bunu “Her taayyünde taayyünsüzlük vardır”, veya “Hak taayyün eden her şeyde taayyünsüzdür,” ifadeleriyle dile getirir. (Konevî, Fusûsu’l-Hikem’in Sırları, s. 34 (el-Fükûk, s.199)