admin Posts

Lâ-taayyün ve mutlak vücûd(varlık) hakkında bilgi

 

“Mutlak vücûd (mutlak varlık) varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı ile olan varlıktır. Diğer varlıklar bu vücûddan olup varlıkları bu vücûd ile kaim (sebâtkâr) olur. Bu vücûda mutlak vücûd denilmesi, bu mertebede hiçbir isim, sıfat ve fiil ile kayıdlı olmamasındandır. Taayyün (belirme) kayıdlarından berî (sâlim) ve mutlak olduğu için taayyünsüzlük (lâ-taayyün) mertebesi olarak adlandırılır. Allah vardır, O’nunla berâber hiçbir şey yoktur hadîsi bu mertebeyi ifâde eder.

“Mutlak Varlık ya da zât-ı ilahî gayb âlemidir.”

 

Müellifi Abdülkerîm el- Cîlî, Mütercimi Abdülaziz Mecdi Tolun, Yayına Hazırlayanları merhûm Dr. Selçuk Eraydın, Ekrem Demirli (günümüzde Prof.Dr), Abdullah Kartal olan ve İZ Yayıncılık’tan 4. baskısı; İstanbul, 2015) yapılmış İNSÂN-I KÂMİL isimli eserin birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki s.15’den ikinci paragrafın ilk cümlesi alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil etmektedir) oluşturacak bu yazıyı.

“Hakikate zat açısından bakıldığında, ‘Hak’ denir; sıfatlar ve isimler cihetinden bakıldığında ise, ‘halk’ denir. Zat, sıfat ve isimlerin aynıdır (aslı, kendisi, gerçeği).

‘Bir Ahlâk Davası Nurettin Topçu’

 

Prof.Dr. İsmail Kara‘nın bu yazıya da başlık yaptığım kitabının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Önce Topçu fikriyatı başta olmak üzere birçok bakımdan kıymetli olan askerlik dönemine dair mühim bir kaynak olan Topçu’nun, hukukçu akademisyen arkadaşı, ailece de görüştükleri Kemal Fikret Arık’a (1913-1965) yazdığı mektuptur. Remzi Oğuz Arık’ın yeğeni olan Fikret Bey de Çorlu’da yedek subay olarak askerdedir. Daha sonra belki hukukları icabı kendiliğinden, belki Nurettin Bey’in davetiyle Hareket dergisi yazı ailesine de katılacaktır. Mektuptan anlaşıldığına göre İzmir ve sürgün şartlarına nazaran Topçu için askerde kısmi bir rahatlık sözkonusudur. (…) “Önce Topçu fikriyatı başta olmak üzere birçok bakımdan kıymetli olan o mektuba (bu yazıda birkaç yerinden alıntılamayla) birlikte bakabiliriz: “İstanbul, 13 Haziran 1937 Kardeşim, Mektubunu bir ay evvel çok sevinçle okumuştum. Bir aylık ihmalim bu sevincin eseri mi diyeceksin. Ben sevdiklerime çok zor yazabiliyorum. İfadedeki aczi göstermiş olmaktan çekiniyorum belki. (…) Galiba iki hafta evvelisi babanı kardeşinle Haydarpaşa istasyonunda gördüm. Kızlarını karşılamaya gelmişlerdi. (…) Şimdi benim buradaki vaziyetim çok rahattır. Sabahları ekseriya saat 11’de Tophane’den kalkan ekmek kamyonuyla Kâğıthane’deki mesaimize (karargâha) gidiyoruz. Öğle vakti oradayım. (…) Kafam rahat, işim rahat, içim belki değil (çünkü o hiçbir zaman rahat değildir). İşte böyle günlerimi geçiriyorum. (…) Koştum, gelmeden mektubunu yollayayım da bari yüzüm kara olmasın dedim. Şimdi bu saatte annemle Cahid’in (Okurer?) annesi sizdeler. (…) Ateşli şeyler yazmak isterdim ama içimdeki ateş acaba sönmedi mi? Lütfi’den (Bornovalı?) geçen hafta kısa bir mektup aldım. Kimseye yazamadığını, yazmak istemediğini söylüyor. Yahu hayatın sevilecek tarafını görüp anlatan yok mu? (…) Her saat, her gün bir nâmütenâhi varlık âlemi şuurumuzun karşısından geçiyor da yine herkes yarının kaygısıyla gözlerini kapamış yaşıyor. İşte yine iyi hatırlıyorum, galiba Azeri şairlerinden Alişir Nevaî şöyle söylemiş:

Senin âşıkların kılmaz nazar Firdevs-i a’lâya Komuşlar bunca sevdâyı ulaşmışlar bu sevdâya

“Yüzbinlerce sevda mevzuunu bırakıp da ulaşılan bu sevda hangisidir diye, işte onbir sene oluyor, hâlâ düşünürdüm. Nihayet anladım ki bu tâ içimizdeki nâmütenâhilikte kendini bize bize tanıtan Allah’ın sevgisidir. (…) Kardaşım, tabiatta ve sanatta, felsefede ve ahlâkda gaye kendimizi bulmaktır, kendimizi yakından tanımaktır. Hâlbuki en az kendimizi tanıyoruz ve her an kendimizden uzaklaşıyoruz. Ben insanlarda kendi nefsine karşı samimiyet arıyorum ve pek ender buluyorum. Çünkü en büyük ve yegâne afv edilmeyecek olan günah, kendi nefsine karşı samimiyetsizliktir.”

FÎHİ MÂ FÎH’den sözler

 

Müellifi Mevlâna Celâleddîn Rûmî, Mütercimi Ahmed Avni Konuk, Yayına Hazırlayanı Dr. Selçuk Eraydın olan ve İZ Yayıncılık’tan 2009’da 8. Baskısı yapılmış bu eserin birkaç yerinden düşündürücü sözler olarak yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Hz. Mevlânâ Kur’ân-ı Kerîm’deki, anlam olarak: De ki, Rabb’imin kelimeleri için deryâ mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabb’imin kelimeleri bitmeden önce deniz tükenir. kerîm âyetini delil göstererek, Allâh’ın kelimelerinin tükenmeyeceğini; oysa elli dirhem mürekkep ile Kur’ân-ı Kerîm yazmanın mümkün olacağını ifade ederek; sûret bir ve sınırlı olmakla berâber, manânın sonsuz olduğunu söylüyor.”

“Bir post-modernizm hikâyesi uydurmak modernizme nihayet vermiyor.”

 

İsmet Õzel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalı İsmet Özel Köşesi’nde çıkan 8 Şevval 1445 (17 Nisan 2024) tarihli TARİFSİZ KEDERLER başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki o yazının sonuna yakın bir cümle alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil ediyor) oluşturacak bu yazıyı.

“Türkler tarifsiz kederleri itibariyle dünyada yalnızdır. Önce homogen birlikten mahrum olmanın kederi vardır. Ne tarihte, ne de şimdiki halde işaret edilebilecek tipik bir Türksöz konusudur. Çok kişinin ağzından Türkiye, idaresi Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir cümlesini işittim. Eğer kendi ülkemiz olarak bildiğimiz toprak parçasının idaresi bize, biz Türklere bırakılmıyorsa bu işi kim yapıyor? Elde edilmek istenen sonuç nedir?”