admin Posts

CHP Genel Başkanı Ö.Özel Batı’ya “Bizi Kurtar!” mı demek istedi?

 

Gece Görüşü’nde Hande Fırat başlıkta belirttiğim soruyu yani Özel’den Batı’ya “Bizi Kurtar! mı?” sorusu ekrandan, o konuşmaya başlarken kaldırıldı. Daha sonra da Özel’den Avrupa Konseyi Başkanı’na (Antonio Costa’yı kastederek) “5 dakika bile görüşemedik!” demesi ilginç oldu. Bu arada ekranda “ Sosyalist Costa, Özel’i yok mu saydı?” cümlesi yer aldı. Ardından “Özel de mi arkadan hançerlendi?”Sorular bitmiyor: “CHP’de Özel’e kumpas mı söz konusu? Bitmiyor sorular: “CHP’de Kim Hançerle dolaşıyor?” Bu arada Zafer Şahin İsmail Dükel’le tartışıyor. ÖZEL’İN BİRÜTÜS’Ü KİM? , ÖZEL DE Mİ ARKADAN HANÇERLENDİ? soruları ard arda ekranda. Ayrı bir konu: SÜREÇ BAŞLADI… MAAŞLAR NE OLACAK? HANDE FIRAT KONUKLARIYLA DEĞERLENDİRiYOR

Türkiye-Sudan ortak belleğinde bir emir eri: Sudanlı Musa

 

Osmanlı-Sudan ilişkilerinin kültürel ve toplumsal düzeylerdeki en dikkat çekici örneklerinden biri, “Sudanlı Musa” veya dönemin kayıtlarında geçen adıyla “Zenci Musa”dır. Onun hikâyesi, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika ile temasının ne kadar derin ve çok katmanlı olduğunu hem de imparatorluk aidiyetinin etnik, coğrafî ve sınıfsal sınırları aşan bir kimlik inşası ürettiğini göstermesi açısından ender rastlanan bir örnek teşkil eder. Sudan kökenli olup Osmanlı toplumunda yetişen Musa, 20. yüzyıl başlarında imparatorluğun en çetin askerî operasyonlarında görev almış; bir Osmanlı subayının emir eri olarak başladığı askerlik hayatında hem sadakati hem fedâkârlığı hem de çok gönlü kabiliyetleri ile dikkati çekmiştir.

Sudanlı Musa’nın Osmanlı savaş tarihindeki görünürlüğü, esasen Kuşçubaşı Eşref ile kurduğu yakın bağ üzerinden şekillenir. Trablusgarp Savaşı’nda Eşref’in emir eri olması, onu klasik bir piyade neferi olmaktan çıkarıp Teşkilat-ı Mahsûsa’nın en güvenilir saha elemanlarından birine dönüştürmüştür. Trablusgarp, Balkan Savaşları, Sina-Filistin hattı ve Yemen gibi farklı coğrafyalarda yürüttüğü faaliyetler Musa’nın yalnızca askerî cesaretini değil, aynı zamanda stratejik aklını ve görev bilincini de yansıtır. Özellikle Yemen cephesinde Osmanlı altınlarının kuşatma altındaki birliklere ulaştırılması sürecinde üstlendiği rol, onun “fedai” kimliğinin oluşmasında belirleyici olmuştur. Bu operasyon, sonradan hem hatıralara hem de modern tarih yorumlarına “sadakatin sınandığı an” olarak geçmiştir.

Merhum Mehmet Akif’in hayatına dair Prof.Dr. İsmail Kara’nın yazısından(DerinTarih,Sayı:165/ Aralık 2025) alıntılar

 

Prof. Dr. İsmail Kara’nın bu yazısı başındaki şu anlamlı cümlesiyle başlıyor: “Akif’in hayatını bir şair, düşünce ve mücadele adamının, bir ahlâk abidesinin hayatı olarak yazmaya çalıştım.” Munise Şimşek’e söyledikleri de şöyle:

Türkiye’de üzerine en fazla çalışma yapılan isimlerden biri olmasına karşın Akif biyografilerinde tüm dişliler yerli yerine oturmuş, tüm halkalar tamamlanmış değil. Geçen ay yayımlanan Mehmet Akif Ersoy: Şair Bir Mütefekkirin Dünyası adlı çalışma millî şairimizin üzerinde gölgelerin dolaştığı yönlerine ve özellikle de entelektüel biyografisine katkıda bulunmaya matuf. Vefatının 89. Sene-i devriyesinde hem Mehmet Akif’i yâd etmek hem de kitap hakkında daha ayrıntılı bilgi almak amacıyla yazarı Prof. Dr. İsmail Kara ile sohbet ettik. Konuşan Munise Şimşek Fotoğraf Mehmet Özçay

Siz Akif hakkında birçok metin kaleme aldınız ama bunlar daha ziyade onun fikir dünyasına ve eserlerine dairdi, şimdi ise bir biyografi kaleme aldınız. Bu planladığınız ve yıllar içinde hazırlığını yaptığınız bir çalışma mıydı?

Tespitiniz esas itibariyle doğru. Benim Akif çalışmalarım ağırlıklı olarak onun düşünce dünyası etrafında teşekkül etmişti bugüne kadar. İstiklal Marşı üzerine düşünce tarihi zaviyesinden bir kitap neşrettim. Asım kitabının şerhi başta olmak üzere bir iki metin daha yazacağım kısmet olursa. Bir de Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi’nden itibaren metinlerine dair derlemeler yaptım. Yakın senelerde bir talebemle birlikte vefatından sonra ona dair yazılan metinleri derledik. Sessiz Yaşadım adıyla ve hacimli bir kitap olarak neşredildi. Ayrıca onun her türden görselleri üzerinde de bir miktar çalıştım, çalışıyorum. Ama bunlar arasında onun biyografisini yazmak yoktu. Kitapların da bir kaderi, bir hikâyesi var; bizimle beraber, bizden ayrı…

Peki hocam nedir o hikâye?

Akif’in yüksek tahsilini yaptığı Baytar ve Ziraat Mektebi’nin arazisi üzerinde kurulan bu okulun tarihî binasını da kullanan Zaim Üniversitesi kendi hafızasını oluşturmak için bir iki kitap hazırlatıp yayınlamağa niyetlendi. Normal olarak bunlardan biri de Akif’e dair olacaktı. Bu ders yılı başına kadar orada hoca olduğum için bu kitabı bana teklif ettiler. Zevkle kabul ettim -laf aramızda Mehmet Akif ve Nurettin Topçu ile ilgili teklif ve davetleri mücbir sebep yoksa geri çevirmeyiz- ve bu kitap ortaya çıktı.

Akif ülkemizde en çok çalışılan isimlerden biri. Gerçekten yeni bir biyografiye ihtiyaç var mıydı?

Haklı ve yerinde bir soru. Vefa göstermek ve hakkı teslim duygusuyla söyleyelim; Akif’in sağlığında basılan Süleyman Nazif’in eseri dışta tutulursa, vefatının hemen akabinde telif edilen ve yayımlanan Eşref Edib’in, Mithat Cemal’in, -çok geç basılan- Hasan Basri Çantay’ın hacimli eserlerinden itibaren Mehmet Emin Erişirgil’in, Fevziye Abdullah Tansel’in, yakın zamanlarda Ertuğrul Düzdağ’ın, Alim Kahraman’ın biyografi çalışmaları neşredildi. Ayrıca Cemal Kutay, Beşir Ayvazoğlu, Dücane Cündioğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu Akif’in hayatının bazı dönemlerine eğilen çalışmalar yaptı.

Fîhi Mâ Fîh 45. Fasıl’dan alıntılar

 

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin bu eserinin (Tercüme: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: merhûm Dr. Bu Bu Selçuk Eraydın, İZ Yayıncılık: 82, 8. Baskı; İstanbul, 2009) Kırkbeşinci Fasıl’ının birkaç yerinden alıntılar:

“Halkın nazarı bâtına vâki’ olmaz. Onlar zâhir-bîndirler ( dışına bakanlardır). Avâm zâhire uyunca, onun vâsıtası ve bereketi ile bâtına (içe) yol bulurlar. Nihâyet Fir’avn da, bir büyük ictihâd, ihsân bolluğu ve hayr yayma gösterdi. Ancak inâyet mazharı olmadığından, şüphesiz o tâat ve içtihâd ona ışık bağışlayan olmadı ve cümlesi örtülü kaldı. Bu âlem de Hak ızhârı mahallidir. Müsbit ve nâfî (isbat edici ve faydalı) olmaksızın bu mahalle bir revnak (süs) bulunmaz; ve her ikisi de Hak mazharıdırlar.

Yârân emîrin huzûruna gittiler. Onlara gazab edip dedi ki: “Bunların hepsinin burada ne işi vardır?” Cevap verdiler ki: “Bizim izdihâmımız ve kesretimiz, bir kimseye zulm etmek için değildir. Sabır ve tahammül husûsunda kendimize muâvenet ve yekdiğerimize tenâsur içindir. Nitekim ta’ziye husûsunda halk toplanır. Bu ictimâ’ ölümü def’ etmek için değildir. Garaz ancak musîbet sâhibini mütesellî kılmak ve hâtırından vahşeti def’ eylemektir. Zîrâ “Mü’minler nefs-i vâhide gibidir” buyrulmuştur.

Dervişler bir ten hükmündedir. Eğer a’zâdan bir uzuv, derde giriftâr olursa kalan uzuvlar müteellim (üzgün) olur. Göz görmekten, kulak işitmekten ve dil söylemekten kalır ve cümlesi o mariz uzuvda toplanırlar. Dostluğun şartı, kendisini dosta feda etmek ve dost için kendisini kavgaya atmaktır. Zîrâ cümle yüz bir şeydir ve bir bahra gark olmuştur. Îmân eseri ve İslâm şartı budur. Ten tarafına çeken bir dost, can tarafına çeken bir dosta benzer mi? Mü’min kendisini Hakk’a feda ettiği vakit belâdan ve el ve ayağının kesilmesi korkusundan hiç endişe eyler mi? “Sâhirler Fir’avn’a dediler ki, senin fiilinden bize zarar yoktur; biz Rabbimize döneriz” kerîm âyetinde işâret buyrulduğu üzere, mademki Hak tarafına gidiyor, el ve ayağa ne ihtiyaç vardır? El ve ayağı kendi cânibinden (tarafından) bu tarafa sefer edesin diye verdi. Mademki el ve ayağı yaratan tarafına gidiyorsun, eğer elden gidip, ayaktan düşerek sahare-i Fir’avn gibi elsiz ve ayaksız olursan ne gam vardır. Kıt’a: Tercüme: “Yâr-i sîmberin elinden zehir içmek mümkündür. Onun acı sözü şeker gibi yenip yutulabilir. O hakîkî mahbûbun nezdinde lezzet-âver olan tuzdan pek çok bulunur. Tuz bulunan bir yerde ise, ciğer yemek mümkindir.”

Fütûhât-ı Mekkiyye 18. (son) cild, s.196-215 arasından alıntılar

 

“Bütün bu durumlarda Allah’ı zikreden ve O’nun karşısında huzur sahibi olan kul, kendisinden yemek ve su isteyenin Hak olduğunu görür, O’nun kendisinden istediklerini yerine getirmek üzere koşuşturur. Çünkü insan kıyamette ihtiyacı nedeniyle kendisinden su veya yemek isteyen dilencinin hâlinde ve durumunda olup olamayacağını bilemez. Öyle bir durumdaysa Allah da onun ihtiyacını karşılar. ‘Onu benim katımda bulurdun’ ifadesi bu demektir. (…) Her şey Allah’a aittir ve Allah seni halife olarak görevlendirdiği maldan infak etmeni emrederek şöyle demiştir: ‘Sizi halife kıldığı mallardan infak ediniz.’ (el- Hadid 57/7) O maldan infak ettiğinde, Ecrin ve sevâbın artar. Güzel bir söz veya kendisinden memnun, tatlı bir çehreyle bile olsa, dilenciyi kovma! Sen Allah ile karşılaşacaksın. Hz. Hasan -veya Hüseyin- dilenci bir şey istediğinde, istediğini vermek üzere koşar ve şöyle derdi: ‘Hoş geldin, safâ geldin! Sen benim azığımı âhirete taşıyacak kişisin.’ Hz. Hüseyin dilenciyi yükünü taşıyan birisi olarak görmekteydi. Allah insana bir nimet verip de başkasına onun fazilet ve ihsânını yüklemediğinde, kıyamette onu kendisi taşır ki, onun hesabı kendisine sorulabilsin. Bu nedenle Hz. Hasan şöyle derdi: ‘ Dilenci azığı ahirete taşıyandır. ’ Bu sayede kendisinden taşıma yükü kaldırılmış olur.

Kullara haksızlık etmekten sakınınız. Kullara haksızlık ( zulüm ve karanlık ilişkisiyle) kıyamet gününde karanlıklar (zulümât) olarak ortaya çıkacaktır. Muhtâcın hal diliyle senin malında bir hakkının çıktığını bilmen gerekir. Allah bu bilgiyi sana onun hakkını ödemen için öğretti; aksi halde sorumlu olursun. Onun ihtiyacını karşılayacak güce sahip değilsen bile, Allah’ın o kişinin halini boş yere öğretmediğini bilmelisin. Bu durumda bilmen gereken şudur: Allah onun halini sana ihtiyacını karşılayıp sıkıntısını çözecek (imkân sahibi) birinin nezdinde güzel sözle yâd ederek ona yardımcı olmanı istemiştir. Bunu da yapmazsan, en azından kendisine dua etmelisin. Bütün gayretini harcayıp yapabileceğin tek iş o olduğunda dua edilir. Bunu yapmaktan gâfil olduğunda, o hak sahibine zulmedenlerden olursun. Yoksul o andaki ihtiyacı nedeniyle ölürse durum böyledir; ölmez ve başka biri ihtiyacını karşılarsa, hiç kuşkusuz, fark etmeden o kardeşin senden yükümlülüğü düşürmüş sayılır. Mümin müminin kardeşidir, onu kendi hâline bırakmaz. İhtiyacını karşılayan mümin böyle bir niyet taşımamış olsa bile, gerçekte durum böyle olduğu gibi Allah da onu böyle kabul eder. Hal diliyle dilenen birisine muhtaç olduğu şeyi verirsen, daha önce onun (hakkını vermeyerek) mahrum bırakan birinci kardeşinin adına vermeye niyetlen, o hayırla mümin kardeşini kendine tercih ederek onun adına yap! O mümin fakirin ihtiyacını (karşılamayarak) senin bu hayrı yapmana vesile olmuş, bu hayra ulaşmanı sağlamıştır. Halbuki dilencinin istediğini verseydi, fakir verilenle yetinir, sen de o iyiliği ve hayrı bulamazdın. Arifler verirken böyle bir niyetle verirler. Başka bir ifadeyle arifler halleriyle ve sözleriyle dilenen muhtaçlara böyle verirler. ‘ Dilenene gelirsek, onu kovma .’ (ed- Duha 93/10) Bu dilenmenin manevî veya maddî bir halle ilgili olması birdir. Bu itibarla bilgi ve onu öğretmek bu konuyla ilgilidir. Mesela şaşkın hidayet talep ederken, aç olan yedirilmeyi, çıplak onu havanın sıcak ve soğuğundan koruyacak veya avret yerini örtecek elbiseyi talep eder. Cezalandırabileceğini bilen cani de suçunu affetmeni ister. Şaşkına hidayet yolunu göstermeli, açı doyurmalı, susamışa su vermeli. Garip gurabayı gözetmeli. Buna mukâbil Allah ‘âlemlerden müstağnîdir. (Âl-i İmrân 3/97) Yine de insanların dualarına icâbet eder, ihtiyaçlarını karşılar, onlara ulaşan zararları defetmek üzere O’ndan yardım istenir.

Allah’ın haklarından en zorunlu olanını yerine getirmen gerekir. Zorunlu hak, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Bu şirk bazen yeryüzüne yerleştirilen sebeplere itimat etmek, onlara kalben yönelmek, onlardan mutmain olmak şeklindeki gizli şirk olabilir. Mutmainlik kalbin sebeplere ve sebepler nezdinde bulunanlara yönelmesi ve dinginlik bulması demektir. Öyle bir davranış müminde bulunabilecek en değersiz dinî işlerden biridir. Bu durum -Allah daha iyisini bilir de –Onların çoğu Allah’a ancak şirk koşarak iman ederler (Yusuf 12/106) ayetinin işarî yorumudur. Kasdedilen, Allah’a gizli ortak koşmadır. O şirkle beraber Allah’ın varlığına iman edilirken fiillerinde -yoksa ulûhiyetinde değil-Allah’ın birliğine imanda bozukluk vardır. Ulûhiyetinde birliğine iman etmemek ise açık şirk demektir ki, böyle bir şirk Allah’ın varlığına değil, ilahlığındaki birliğine iman etmekle çelişir. Sahih bir hadiste Hz. Peygamber’in şöyle söylediği aktarılır: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misiniz? O’na ibadet etmeleri, hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamalarıdır.” Hadiste ‘şey’ kelimesi belirsiz getirilmiş, açık veya gizli şirk ona dahil kılınmıştır. Sonra şöyle demiştir: “Onların Allah’a karşı hakları nedir, bilir misiniz? Kendilerine azap etmemesidir.” Burada aklını “onlara azap etmemesi ifadesindeki (doğrudan söylenişe) vermelisin! Onlar Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmadıklarında, Allah’a taalluk eden bir düşünceleri kalmaz. Çünkü onlar Allah’tan başkasına yönelmemişlerdir. Buna mukabil Müslüman olmakla çelişen bir şirk koştuklarında veya âdet haline gelmiş sebeplere bakmak anlamındaki gizli şirki koştuklarında, Allah o sebeplere dayanmalarına karşılık kendilerine azap eder. Onlar yok olmağa yüz tutmuş şeylerdir. Var olduklarında ise yok olacakları vehmi ve kendilerinden eksilenler nedeniyle acı çekerler. Allah’a herhangi bir sebebi ortak koşmadıklarıında veya varlık ve yokluklarına değer vermediklerinde, durum farklıdır. Onların itimat ettikleri Allah, hesap etmedikleri yönden varlıkları getirebilecek güçtedir. Nitekim şöyle der: “Kim Allah’tan sakınırsa Allah onun adına bir çıkış yaratır, farkında olmadığı yönden onu rızıklandırır.’’ Şair bu konuda şu dizeleri söylemiştir: Kim Allah’tan sakınırsa O yaratır / Güçlükleri için kolaylık / Hesapsız rızık verir bir de / İşi daralırsa önünü de açar

Takvaya ulaşmanın alâmeti, hesap edilmeyen yönden rızkın insana gelmesidir. Hesap ettiği ve beklediği yönden rızkın kendisine geldiği insan takva makamına ulaşmadığı kadar Allah’a da itimat etmiş sayılmaz. Çünkü yorumların birisinde takvanın anlamı, kendilerine itimat edilmesi nedeniyle kalbe tesir etmelerine karşılık “Allah’ı siper edinmek” demektir. İnsan kendini pek iyi gören olduğu gibi kime daha çok itimat ettiğini, nefsinin kime/neye güven duyduğunu bilir ve mesela şöyle demez: “Allah bana yoksulları gözetmek üzere çalışmayı emretmiş, onların nafakasını karşılamayı farz kılmıştır. Ben de -âdet üzere- Allah’ın yoksulları rızıklandırmada vesile kıldığı sebeplere yönelmeliyim.” Böyle bir söz ve davranış, söylediğimizle çelişmez. Biz kalbinle sebeplere bağlanmak, onlar nezdinde sükûn bulmak hususunda senin dikkatini çekiyoruz; yoksa sebepleri kullanma demiyoruz!

Bu bölümü yazdığımda uyudum. Ardından daha önce bilmediğim iki dizeyi okurken kendimi buldum:

Sadece Allah‘a itimat et / Her şey Allah’ın elinde / Sebepler O’nun perdesi / Sadece Allah ile beraber ol

Kendine bakmalısın! Kalbinin sebeplere bağlandığını görürsen, imanını eleştir ve belirttiğimiz adam olmadığını fark et. Kalbinin sadece Allah’a karşı sükûn bulduğunu, belirli bir sebebin varlık ve yokluğunun senin gözünde eşit olduğunu görürsen -fakat bu hali müşahede etmen sebebin bulunmadığı vakitte ortaya çıkmış olması lâzım-, Allah’a iman etmiş ve hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamış (sözünü ettiğimiz) ‘o adam’ olduğunu bilmelisin! Böyle bir durumda ‘az’ kişilerden birisisin ve rızkın hesap etmediğin yönden gelir. Bu da Allah’ın takva sahiplerinden olduğun hakkında sana bir müjdesidir. Âyetin sırlarından birisi de şudur: Allah seni senin hazinende, hükmün ve tasarrufun altında bulunan âdet haline gelmiş bir sebepten rızıklandırırken de sen takva sahibi olabilirsin. Yani sen Allah’ı siper edinmiş iken O da seni koruyan ve muhafaza edendir. Bu esnada takva sahibi olman, hesap etmediğin yönden O’nun seni rızıklandırmasından bilinir. Çünkü kendi zannına göre Allah’ın seni rızıklandırdığını bilmiyordun. Sana göre (rızık için) elinde olan ve nezdinde bulunan bir şey olmalıdır. Bu durumda Allah, elinde olan ve nezdinde bulunan bir şey olmalıdır.