admin Posts

“İlm ile buldu melek neşv ü nemâ / Cehl ile oldu behâyim peydâ / İlm ile cehl arasında hayrân / Kaldı da şaştı zavallı insan.”

 

Şimdi, âdemîlerden ba’zıları o kadar akla mutâbaat eylediler ki, külliyyen melek ve sırf nûr oldular. Onlar, enbiyâ ve evliyâdırlar; ve havf ve recâdan kurtulmuşlardır. nitekim Mecîd (yüce) Kur’ân’da beyân buyruluyor: anlam olarak: “Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.” (Yûnus, 10/ 62) Bazılarının akıllarına şehvet gâlib olduğundan, âkıbetleri külliyyen hayvan hükmünü kazandılar. Ve bazıları çekişmede kaldılar; ve onlar o tâifedir ki, bâtınlarında bir derd ve renc (ağrı) ve hasret ve efgân zâhir olur ve yaşayışlarından râzı değildirler. Bunlar mü’minlerdir. Evliyâ onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onlara muntazırdırlar (gözleyenler/bekleyenlerdir). Ve şeytanlar dahi onları esfelü’s- sâfilîne, kendi taraflarına çekmek için muntazırdırlar. Şiir: tercüme: “Biz çağırıyoruz, başkaları da çağırıyorlar; bakalım baht kimindir ve kime yâr olacaktır:” “Allah’ın nusratı gelince.” (Nasr, 110/1) Zâhir Müfessirler bu vech ile tefsîr ederler ki: Mustafâ (s.a.v.) in, âlemi müslüman etmek ve Hak yoluna getirmek için, himmetleri var idi. Vaktaki vefat edeceğini gördü, dedi: “Ah, ömrüm vefa etmedi ki halkı davet edeyim.” Hak Teâlâ buyurdu: Bu sâatte senin asker ve kılıç ile feth edip terk ettiğin vilâyetleri ve şehirleri, cümleten leşkersiz, mutî’ ve mü’min (leşker: asker) kılayım; ve işte onun alâmeti bu olsun ki, senin vefâtın karîb (yakın) olduğu vakit; halkın uzaklardan gürûh gürûh gelip müslüman olduklarını göresin. Bu alâmetin zuhûrunda vakt-i rihletin (ölüm vaktinin) eriştiğini bil! Şimdi tesbîh et ve istiğfâr eyle ki, O makâma geleceksin! Fakat muhakkıklar derler: Onun ma’nâsı budur ki, insan evsâf-ı zemîmeyi (beğenilmeyen vasıfları), kendi ameli ve ictihâdı ile kendisinden def eylediğini sanır. Vaktâki birçok mücâhede eder, kuvvetlerini ve mesâisini sarf edip nevmîd (ümitsiz) olur; Hak Teâlâ ona der ki: Sen onun kuvvet, fiil ve amelin ile olacağını sandın; o Benim koyduğum bir âdettir; ya’nî mâlik olduğun şeyi Bizim yolumuzda bol bol harca; ondan sonra sana Bizim ihsânımız ulaşır. bu bîpâyân (sonsuz) olan yolda, bu zayıf olan el ve ayak ile seyretmeni emrediyorum. Bu zayıf ayak ile ve belki yüzbin ayak ile bu yoldan bir menzilin kat’ olunamıyacağı bize ma’lûmdur. Ancak vaktâki kudret ve tâkatin olduğu halde, yola giresin ve düşüp artık tâkatin kalmıya; ondan sonra Hakk’ın inâyeti imdâdına yetişir. (…) Şimdi… mâdemki kuvvetlerin kalmadı ve mesâîlerin dökülüp kaldı; ve bu kuvvetlerin olduğu ve bu mücâhedeleri icrâ eylediğin vakit, uyku veya uyanıklık halinde sana bir lutuf gösterir idik. Sen de bizim talebimizde kavî ve ümitvâr olur idin. o âletin kalmadığı bu saatte fevc fevc sana yönelik olan atâlarımızı ve lutuflarımızı ve inâyetlerimizi görüyorsun. Oysa yüzbin mesâî ile bu lutuflardan bir zerre müşâhede etmez idin. Şimdi “Hemen Rabb’ini hamd ile tesbîh ve tenzîh et!” (Nasr, 110/3) Yani “Sen zannettin ki,/ o iş senin elinden ve ayağından zâhir olacaktır ve onu bizden görmedin. Şimdi mâdemki bizden olduğunu müşâhede ettin, bu fikir ve zandan istiğfar et ! (Nasr, 110/3) “Çünkü O, tövbeleri fazlaca kabûl edendir.”

Amacına ulaşamayan III. Haçlı Seferi

 

“RIFAT İLHAN ÇELİK’in bu başlık altında DERİN TARİH’de (Özel Sayı 33, Eylül 2025) çıkan yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

12 Temmuz 1191’de Haçlılar büyük bir coşkuyla Akkâ’ya girdiler. Asıl amacı Kudüs’ü ele geçirmek olan İngiliz Kralı Richard, Salâhaddîn Eyyûbî’nin anlaşma şartlarına uymadığı gerekçesi ile Müslümanlardan Akkâ garnizonuna mensup 2700 askeri esir edip bunlardan 300 kadarını HANIMLARI VE ÇOCUKLARIYLA BİRLİKTE zincire vurarak şehrin dışına çıkarttı. Haçlı askerleri elleri koları bağlı vaziyetteki Müslümanların ÜZERİNE ÇULLANARAK KADIN ERKEK, yaşlı genç demeden VAHŞİCE KATLETTİLER. Haçlılar, I. Haçlı seferi’nden itibaren BiZANS VE ANADOLU şehirlerinde YAPTIKLARI KATLİAMLARA BİR YENİSİNİ DAHA EKLEMİŞLERDİ. Peki, bu elîm tablo karşısında Salâhaddîn Eyyûbî’nin TUTUMU NE YÖNDE OLACAKTI?

Başarıyla sonuçlanan I. Haçlı seferi’nin ardından Ortadoğu’da ÇEŞİTLİ Haçlı devletleri KURAN Katolik Hıristiyanlar, İmâdüddîn Zengî’nin 24 Aralık 1144 TARİHİNDE Urfa Kontluğu’nu ORTADAN KALDIRMASIYLA paniğe kapıldılar. Bu panik yeni bir sefere kapı araladı. Fransa Kralı VII. Louis ve Alman Kralı III. conrad komutasında gerçekleşen II. HAÇLI SEFERİ (1147-1148), büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Zîra ANADOLU’YA giren HAÇLI orduları SEÇUKLULARın karşısında ERİYİP GİTMİŞ, ÇOK KÜÇÜK BİR KISMI KUDÜS’E ULAŞABİLMİŞTİ.

Öte yandan II. HAÇLI SEFERİ’nin BAŞARISIZLIK İLE SONUÇLANMASINDAN SONRA DAHA DA GÜÇLENEN Nûreddin Mahmud ZENGî, Suriye VE MISIR’a hâkim oldu. O’nun ÖLÜMÜNDEN SONRA KOMUTANLARINDAN SalâHADDÎN EYYÛBÎ, FâTIMîLERE SON VEREREK mısır’da iktidarı ele geçirdi. Mısır’da düzeni sağlayınca Haçlılarla MÜCADELEYE GİRİŞTİ. müSLÜMANLARI GÜÇLENDİRMEK, Mısır’daki Şiî EĞİLİMİNİN YERİNE SÜNNÎLİĞİ İKAME ETMEK VE Haçlılar’a karşı CİHADA GİRİŞMEK Salahaddîn’in EN ÖNEMLİ İDEALİYDİ. BU İDEAL DOĞRULTUSUNDA HittÎN’DE KAZANDIĞI ZAFER ve ONU TAKİP EDEN seferlerle Kudüs haçlı Kırallığı’na SON VERDİ (1187). Saint-Jan şövalyeleri ile Guy de LuSİGNAN AİLESİNİ BÖLGEDEN ATTI.

Urfa’nın ardından KUDÜS’ü kaybetmek BATI’da büyük bir infiale yol açarken Papa VIII. Gregorius’un ÇAĞRISIYLA YENİ bir sefer için HAZIRLIKLAR BAŞLAMIŞTI. İngiliz, Fransız ve AlMAN KRALLARI bizzat sefere çıkacaklarını duyurdu fakat bu defa Haçlı oRDUSUNUN hazırlanması ÜÇ YILI BULDU. Nihayet Alman Kralı friedrich BARBAROSSA, 1189 YILININ İlkbaharında ORDUSU İLE YOLA koyuldu. Fransa Kralı PHİLİPPE VE İngiliz kralı Richard ONU İZLEDİ. Friedrich Barbarossa Kudüs’e ULAŞMAK İÇİN KARA YOLUNU TERCİH EDERKEN, diğerleri seçimlerini deniz yolundan yana yaptılar.

ALMAN Kralı ölünce ordusu dağıldı

Alman Kralı Friedrich Barbarossa, Anadolu’dan geçerken Selçukluların TAARRUZLARIYLA BÜYÜK KAYIPLAR VERDİ. 70 yaşındaki KRAL, 1190 HAZİRAN’ında Silifke çayı’nı geçerken boğularak öldü ve ordusu dağıldı. İngiliz ve Fransız kralları ise diğerinin seferden vazgeçmesi ihtimali yüzünden birbirlerine karşı şüphe içindeydiler. Bu sebeple SEFERE AYNI ANDA ÇIKMAK ÜZERE SÖZLEŞMİŞLERDİ. Fransız Kralı PHİLİPPE AUGUSTE 14 Eylül 1190’da CENOVA’dan yola çıktı ve İtalya KIYILARINDAN Messina’ya sıkıntısız ulaştı. GÖSTERİŞTEN NEFRET EDEN Kral, dikkat çekmeden şehre girdi. Kral Richard ise DENİZ YOLCULUĞUNU tercih etmediğinden DONANMASINI Messina’da BULUŞMAK ÜZERE YOLA ÇIKARTARAK YANINDAKİ KÜÇÜK BİRLİK’LE Cenova, Pisa ve Ostia ÜZERİNDEN Salerno’ya giden kıyı yolunu izledi ve nihayet 3 EKİM 1190’da Messina’ya ULAŞTI. Sicilya’dayken Kral Tankred ile AİLEVÎ BİRTAKIM sorunlar yaşayan Kral Richard, BUNLARI ÇÖZDÜKTEN SONRA SEFER HAKKINDA planlar yapmak üzere Fransa Kralıyla BİR ARAYA GELDİ.

İki Kral BU GÖRÜŞMEDE SEFERİN DİĞER AŞAMALARINI VE HEDEFLERİNİ MASAYA YATIRDILAR. Askerî DİSİPLİN, MALİ DURUM, ERZAK FİYATLARININ KONTROLÜ VE HER ŞÖVALYENİN SAHİP OLDUĞU PARANIN YARISINI Haçlıların İHTİYACI İÇİN harcaması gibi hususları ele aldılar. Din adamları ALINAN KARARLARI ve verilen yeminleri bozanları aforoz edecekti: görüşme sürecinde her şey yolunda gidiyordu. Ta ki zaferden sonraki kazanımların akıbeti masaya gelinceye kadar… En başından itibaren birbirlerine duydukları güvensizlik hesaba katıldığında, bu konuda iki taraf da tedirgindi. Uzun uzadıya yapılan tartışmalardan sonra SONUNDA ALINACAK ŞEHİRLERİN VE SERVETLERİN İKİ KRAL ARASINDA EŞİT PAYLAŞIMI KONUSUNDA ANLAŞMAYA VARDILAR.1191 YILI İLKBAHARINDAKRALLAR Sicilya’dan AYRILMAK İÇİN HAZIRLIĞA BAŞLADILAR. Önce Fransız Kralı Filistin’e YELKEN AÇTI; ÜÇ GÜN SONRA Kral RİCHARD DA ORDUSUYLA Messina limanından ayrıldı (10 NİSAN 1191).

Daha sonra Haçlılar’ın Akkâ’yı kuşatması, Akkâ’da katliam olayları …

(DERİN TARİH DERGİSİ /ÖZEL SAYI 33’den alıntılar)


Vücûd (Varlık) Mertebeleri

 

La-Taayyün Mertebesi

Varlığın zuhur ettiği mertebelerin sıralanışı, taayyünsüzlük (la-taayyün) mertebesi ile başlatılır. Gerçi la-taayyün ile taayyün çelişen kavramlardır. Çünkü varlığın taayyün etmesi (belirmesi) ve belirli mertebelerde farklı hüküm ve isimleri alması, onun bilginin konusu olmasıyla ilgilidir. La-taayyün ise hiçbir şekilde bilinmemek ve idrak edilmemek demektir. B Bununla birlikte La-taayyünün sıralamada anılması, iki anlamda mümkündür: Birincisi taayyün mertebelerini sıralamanın ancak La-taayyün mertebesinden başlanarak yapılabilmesi, ikincisi ise bizzat taayyün ve mertebe kavramının nisbîliğini ve izâfiliğini bu kavramın ifade etmesi. Her iki durumu, Konevî açısından şöyle açıklamak mümkündür:

Her taayyün daha önceki bir taayyünsüzlükten ortaya çıkar. Bu durum farklı dereceleriyle farklı isimler alabilir. Ancak Konevî “Zuhur, kendisinden önceki bir bâtınlıktan (bâtın: zâhir’in zıddı) olabilir (dipnot: Konevî, Fusûsu’l-Hikem’in Sırları, s. 37 (el-Fükûk, s. 202) diyerek ona işaret eder. Böylelikle varlıkta esas olan Bâtınlıktır. İkincisi ise la-taayyün taayyün ile anlaşır ve bilinir duruma gelen varlık’ın bilinmez yönüne işaret eden bir ma’nâya sâhiptir. Çünkü Konevî’nin sürekli ifade ettiği gibi la-taayyün ile taayyün aynı varlık için ve aynı anda geçerli iki durumdur. Yoksa önce bir taayyünsüzlük tasavvur edip taayyünün buradan çıktığını farz etmek Konevî’ye göre tam bir çelişkidir. Bu anlamda taayyün ve la-taayyün, varlığın iki itibarı diye ele aldığımız mutlaklık ve mukayyedlik ile aynı anlam’a gelir. Nasıl ki varlık için mutlaklık ve mukayyedlik aynı anda verdiimiz iki hükümdür ve VARLIK aynı anda iki zıt ve çelişik HÜKME KONU OLMAKTADIR, aynı şekilde aynı anda hem taayyün eder ve hem de taayyün dışı kalır. Konevî bunu “Her taayyünde taayyünsüzlük vardır”, veya “Hak taayyün eden her şeyde taayyünsüzdür,” ifadeleriyle dile getirir. (Konevî, Fusûsu’l-Hikem’in Sırları, s. 34 (el-Fükûk, s.199)


Salâhaddîn Eyyûbî

 

Haçlı ordularına karşı kazandığı zaferlerle KUDÜS’ü yeniden İslâm topraklarına katan, adâleti ve cömertliğiyle ÇAĞININ öTESİNE geçen Büyük bir komutan: Salâhaddîn Eyyûbî. Mücadelesini SAVAŞ MEYDANLARINDA SÜRDÜRMÜŞ fakat İlme, imara ve ümmetin birliğine de elinden geldiğince hizmet etmişti. Şiî Fâtımî hilâfetine son vererek İslâm dünyasındaki parçalanmayı durdurdu; câmiler, medreseler ve köprülerle bir medeniyet inşâ etti. Öldüğünde geride neredeyse hiçbir mal varlığı bırakmayacak kadar dünya nimetlerinden uzak duran bu kahraman, hem Doğu’da hem Batı’da adâletiyle anıldı. “Şark’ın en sevgili “sultanı” unvanını sonuna kadar hak etti.

Ortadoğu, Hicaz, Mısır ve Kuzey Afrika’da hüküm süren Eyyûbî ailesi, başlangıçta Zengîler Atabeyliği’ne bağlı iken, Nureddin Mahmud b. Zengî’nin ölümünden sonra gelişen olaylarla BAĞIMSIZLIKLARINI KAZANARAK BİR DEVLET HALİNE GELMİŞTİR. Hanedanın erken dönemi hakkında kesin bilgiler BULUNMAMAKLA BİRLİKTE, Arran ve Ani’de HÜKÜM SÜREN Şeddâdîler’in yıkılması üzerine ailenin atası Şadi,1126’da Bihrûz el-Hâdim’in isteğiyle OĞULLARI Necmeddîn Eyyûb ve Şîrkûh ile birlikte Irak’a gitmiş, orada Tikrit valiliğine atanmıştır. Şadi’nin ÖLÜMÜNDEN SONRA bu görevi Necmeddîn Eyyûb DEVRALMIŞTIR.

1131’de Irak Selçuklu Sultanı Mahmud’un vefatıyla birlikte ÜLKEDE taht MÜCADELESİ BAŞLADI. Halifenin Selçukşah’tan YANA TAVIR ALMASI ÜZERİNE Mesud, Zengîler Atabeyi İmâdeddîn ZengÎ’DEN YARDIM İSTEDİ. Ancak Mesud ve Zengî, Halife ve Selçukşah karşısında mağlub oldu. Bu yenilgi ÜZERİNE İmâdeddîn Zengî Tikrit’e SIĞINMIŞ, BURADA VALİ OLAN Necmeddîn Eyyûb ONA DİCLE’Yİ GEÇMESİ İÇİN YARDIM ETMİŞTİR. Böylece Zengîler ile Eyyûbîler ARASINDAKİ DOSTANE İLİŞKİLER BAŞLAMIŞ OLDU.

Birkaç YIL SONRA Şîrkûh’un BİR selçuklu askerini öldürmesi, EYYûbîLER İLE BihrÛZ El-hâdim ARASINDAKİ İLİŞKİLERİ GERGİNLEŞTİRECEKTİ. Necmeddîn Eyyûb ve Şîrkûh, BU OLAY ÜZERİNE İMâDEDDÎN Zengî’ye MÜRACAAT EDEREK ONUN HİZMETİNE girmişlerdir. Zengî, Eyyûbîler’e Mevzîr ve Şehrizor gibi bölgelerde İKTALAR VERMİŞ, onlar da Haçlılara KARŞI yürütülen SEFERLERDE Zengî’nin YANINDA YER ALMIŞLARDIR. 1140’ta BAALBEK’in FETHİNDEN SONRA BÖLGE Necmeddîn Eyyûb’a VERİLDİ; Urfa’NIN ALINIŞINDA DA Eyyûbîler önemli rol oynamıştı. İmâdeddîn Zengî’nin 1146’da ÖLÜMÜYLE OĞULLARI Seyfeddîn Gazi Musul’da, Nureddin İSE Halep’te HÂKİMİYET KURDU. İ. Zengî’nin ÖLÜMÜNÜ FIRSAT BİLEN Dımaşk atabeyleri Baalbek BÖLGESİNİ ELE GEÇİRMİŞLER, ANCAK NecMEDDîn EyyÛB onlar karşısında varlık gösteremeyeceğini anlayınca bu durumu kabullenmek zorunda kalmıştır. bu süreçte Dımaşk bölgesinde de TANINAN İTİBARLI BİR EMÎR konumuna yükselmiş VE EyyÛbîler, Nûreddin’in İDARESİ ALTINDA Haçlılar’A KARŞI MÜCADELEYİ SÜRDÜRMÜŞTÜR.

Müslümanlara zaferi getiren stratejik hamle

1221 Temmuz’unun son günlerinde Haçlılar BAŞLARINA GELECEKLERDEN HABERSİZ, Şârimsâh’tan güneye doğru yola çıktılar: Nil’den Menzele Gölü’ne doğru uzanan KURUMUŞ BİR KANALI aşıp güneye doğru ilerlemeye devam ettiler. Haçlılar kanalı geçerken buranın güvenliğini önemsemediler ve hiçbir güvenlik tedbiri almadılar. Oysa bir süre sonra MÜSLÜMANLAR aslâ akledemeyecekleri BİR HAMLE yaparak bu kanalı SU İLE DOLDURUP GEMİLERLE ONLARI ARKADAN KUŞATACAKLARDI. Haçlılar, Müslüman karargâhının karşısına, Nil’in doğu kıyısındaki OVAYA ordugâhlarını KURDULAR. Bu arada HAÇLI GEMİLERİ DE Nil’in KIYISINDA BİRBİRİ ARDINCA DİZİLEREK SAVAŞ pozisyonu aldı. MancıNIKLAR KURULUR KURULMAZ HAÇLILAR MÜSLÜMAN KARARGÂHINI TAŞ YAĞMURUNA TUTMAĞA BAŞLADI. Müslümanlar da KARŞI MUKABELEDE BULUNDU.

Suriye’den yola çıkan el-Muazzam, 14 AĞUSTOS 1221 TARİHİNDE HENÜZ SULAR yükselmeden ORDUSUYLA Haçlıların KISA SÜRE ÖNCE GEÇTİKLERİ kanaldan GEÇMEYİ BAŞARDI. Karargâhını haçlıların arkasına kurarak Haçlılar ile Dimyat’ın BAĞLANTISINI SAĞLAYAN YEGANE KARA PARÇASINI TUTTU VE ONLARIN DÖNÜŞ YOLUNU KAPATMIŞ OLDU. NİLİN SULARI YÜKSELMEYE başlayınca Müslüman askerler NEHRİN SETLERİNİ YIKARAK KANALIN SU İLE DOLMASINI SAĞLADILAR. el-Kâmil bir filosunu Nil ÜZERİNDEN BU kanala geçirince NEHRİN HÂKİMİYETİ TÜMÜYLE Müslümanların eline geçmiş, Haçlıların BÜTÜN ÇIKIŞ YOLLARI KAPATILMIŞ OLDU. el-EŞREF, KUVVETLERİYLE NİL DELTASINDA BAHRÜ’L-mahalle adı verilen körfeze doğru ilerleyerek buradaki HAÇLILARLA SAVAŞA TUTUŞTU.

TAM BU ESNADA Müslümanlar, NİL’İN SULARININ yükselmesini fırsat bilerek HAÇLI KarargâHI’NA DOĞRU BAKAN SU BENTLERİNİ AÇTILAR. BENTLERDEN BOŞALAN SULAR BİR SEL HALİNDE Haçlıların bulunduğu ovaya doğru aktı. MERKEZDE BULUNASN HAÇLILAR, NİSPETEN YÜKSEKÇE BİR TEPEYE ÇEKİLEREK SULARA KAPILMAKTAN KURTULABİLDİLER. HAÇLI KUVVETLERİ İSE SAVAŞ ALANINI TERK EDEREK ANA KARARG3AHA ULAŞMAYA ÇALIŞTILAR, ANCAK NEREDEYSE HEPSİ müslüman okçuların hedefi oldu. (…) Bu ilk başarı Müslümanların maneviyatını yükseltti; ümitlenmelerini sağladı. o gece HAÇLILAR BÜTÜN ÇADIRLARI, MANCINIKLARI VE HHER TÜRLÜ MÜHİMMATI ATEŞE VERDİLER. Ertesi SABAH DÜŞMAN KARARGâhını SAĞ TARAFTAN HİLÂL ŞEKLİNDE KUŞATAN müslümanlar, haçlıların üstüne yağmur gibi ok yağdırdılar. KARA SALDIRILARI İLE EŞ ZAMANLI OLARAK ŞEVÂNî VE HARRAKA GEMİLERİNDEN ATILAN ATEŞLİ TOPLAR DA HAÇLILARIN KARARGâhına İSABETLİ ATIŞLAR YAPTI. HAÇLILARIN BİNDİKLERİ GEMİLERİN BİR KISMI AŞIRI İZDİHAMDAN VE DENGESİZ DOLAYI YAN YATARAK BATTI. VE PELAGİUS SULH İSTEMEK ZORUNDA KALDI.


Erken Dönem Nakşibendî Geleneğinde İbn Arabî’nin Yansımaları

 

İbn Arabî’nin hemen hemen evrensel bir yayılıma sahip olan öğreti ve kavramlarından etkilenmeyişi bakımından Nakşibendî tarîkatinin istisnâî bir durum teşkil ettiği çoğu zaman ve yerde kabul edilen bir hususdur. (dipnot: Mesela bkz. Marjian Mole,”Autour de Dare Mansour”, Revue des etudes Islamiques, 1959, s.56, n.110. yine aynı yazarın bkz. Les mystiques Musulmans, Paris, 1982, s.107-108,117.) Bu yanlış anlayışın temelinde yalnız konuyla ilgili metinleri tanımama değil, aynı zamanda hem Nakşibendî tarikatının değişmez mahiyetini, hem de Şeyhü’l-Ekber’in eşsiz dehasını anlayamama yatmaktadır. İtidal üzerindeki meşhur ısrarı, şerîata olan bağlılığı ve ulemâ arasında her zaman edinmiş olduğu yaygınlık dolayısıyla NAKŞİBENDİYYE’nin teosofik spekülasyonların amansız bir düşmanı ve hakikî mistik içerikten yoksun bir çeşit mistisizm olduğu düşünülmüştür. BATI dillerinde KONU İLE İLGİLİ açıklayıcı mahiyette ÇOK SAYIDA ÖNEMLİ ÇALIŞMA ortaya çıkmış olmasına rağmen, İbn Arabî hâlâ çoğu kez neredeyse hemen hemen sapkın, ahlâkî ve hukûkî KAYITLARDAN âzâde bir sistemin savunucusu olarak kabul edilir. NAKŞİBENDİYYE İLE İBN ARABÎ arasında var olduğu düşünülen bu hayâl ürünü karşıtlık, belki de daha genel bir anlamda tüm İslâm Tarihi boyunca tasavvuf ile şeriatın tamâmen zıt kutupları temsil ettiğini ısrarla savunan görüşten kaynaklanmıştır.

NAKŞİBENDÎ geleneğinin eksen şahsiyetlerinden biri olan Müceddid Şeyh Ahmed Sirhindî’nin (v.1034/1624), İbn ARABÎ tarafından ortaya konulan belirli bazı düşünceleri tartıştığı da göz önünde bulundurulmalıdır. (dipnot: Bu durumun yol açtığı yanlış anlama ve çarpıtmaların aşırı bir örneği, John ESPOSİTO’nun tamâmen temelsiz şu ifadesidir: “SİRHİNDÎ… Büyük bir iştiyakla İbn Arabî’nin BİR KÂFİR olduğunu İFADE ETTİ.” (İslâm, the Straight Path, Oxford,1988, s.124)


asına rağmen; İbn Arabî