admin Posts

Fütûhât-ı Mekkiyye 17 İlk Olmak Mertebesi el- Evvel İlahi İsmi

 

Zikri için kulları toplayan Hak münezzeh / Urûbe gününde, el-Evvel seçti onu / Allah onunla kullarının varlığını mühürledi / Şeriat ve akla göre tevil ediniz / Söylediğimi, bir hikmet söyledim ben / En yüce makam örttü onu / Yüce mekânından tevazu gösterince / Aşağıdaki zatında gizler onu / el- Müheymin O, kuşku yok / O ihsan eden, kullarına karşı el-Cevâd

Bu mertebenin sahibi Abdulevvel diye isimlendirilirken bazen ebu’lvakt (vaktin babası) diye kinaye yoluyla da söylenir. Bu kinaye vakitlerin kendisini tafsil ettiği ed-Dehr diye isimlendirilen zamanın önceliği hakkında nefislerdeki tasavvurla ilgilidir. Böylece Abdulevvel’in künyesi ebu’l-vakt olur. Nitekim Âdem’in künyesi de ebu’l-beşer’dir ( insanlığın babası). Âdem diğer insanların babası olduğu gibi Evvel de vakitlerin babasıdır. İlk olmak (evvellik) mertebesi vasıtasıyla her türdeki ilk şahıs ortaya çıkmıştır. Bu itibarlar insan türünde, Âdem; cennetler arasında, Adn cenneti; ruhlar arasında, ilk akıl; cisimler arasında, arş; rükünler arasında, su; şekiller arasında, daire ortaya çıkmıştır. Sonra iş âlemdeki tikellere doğru iner ve mesela ‘Kader hakkında Basra’da konuşan ilk kişi Ma’bed el-Cuhenî’dir’ veya ‘Allah yolunda ilk ok atan kişi Sa’d b. Ebi Vakkas’dır’ denilir. İnsanlık âleminde söylenen ilk şiir de şudur:

Beldeler değişmiş, beldedekiler de / Yeryüzü kapkara bir tozla kaplanmış

Bu şiirin Kabil kardeşi Habil’i öldürdüğünde Hz. Âdem tarafından söylendiği aktarılır. Hz. Peygamber ise ‘Haksız yere öldürülen herkesin günahının vebali Âdem’in oğlu üzerindedir, çünkü o haksız yere öldürme âdetini çıkaran ilk kişidir’ der. Bizim ilkler (evveliyat) hakkında Yunan şehirlerinden Malatya’da veya Mekke’de -Allah daha iyisini bilir- yazmış olduğumuz nefis bir risâlemiz vardır. İnsanlar için yapılan ilk ibadet evi Kâbe’dir. Mertebe bakımından gelen ilk ilâhî isim el-Hayy’dır. ‘Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.’

İmâmet Mertebesi / el- Vali İlahi İsmi

 

Fütûhât-ı Mekkiyye 17. Cild, s. 148-150 arasından alıntılar:

İmam vali demek kinaye değil bu söz /Çünkü ben bana benden görüneni biliyorum / Benim söylediğim bu sözü söylüyorum / Bulunduğum her halde; kinayesizce.

Bu mertebenin sahibi Abdulvali ve Abdulveli diye isimlendirilir. Abdulvali işleri kendi başına yürüten demektir. Verdiği emirle bir başkası işleri yürütürse, böyle biri vali veya imam değildir. Vali ve imam valilik göreviyle atanmış kimsedir. Vali diye isimlendirilmesinin nedeni de -ihmal olmaksızın- işleri yönetmesidir. Başka bir ifadeyle yönetme görevini üstlendiği herhangi bir işte ihmalkârlık göstermez. Görevi yerine getirmezse vali değildir. Öyle bir insan arzusuyla hüküm verendir ve onun hakkında ‘Hevaya uyma, seni Allah’ın yolundan saptırır’ (Sâd 38/26) denilir. Binaenaleyh valinin nefesleri, hareket ve tasarrufları sınırlıdır. Bu itibarla vali her durumda hayır işindedir ve böyle olmak zorundadır, çünkü sürekli yaratandır. Bu nedenle onu ancak fazilet, nimetlendirme ve temizlemek amacıyla cezayı uygulamada görürsün. Temizlemek bir hayırdır, çünkü gerçekte vali Allah’dır. Valilik için görevlendirilen kişi ise Allah’ın hükmüne ve gösterdiği hakîkate göre hüküm verir. Hz. Peygamber, bize bildirmek üzere, bir duasında şöyle der: ‘Bütün hayır senin ellerindedir.’ Allah ancak hayrı yönettiği gibi hayrı emreder. Cezalandırırken ve ödüllendirirken O’ndan ancak hayır meydana gelir. Ardından şöyle der: ‘Kötülük sana ulaşamaz.’ Vali kötü bir iş meydana getirmez; hattâ kötülük ulaşamayacağı için kötü bir iş de yapmaz. Demek ki vali Hakkın görevlendirdiği kişi olduğunda kötülük kendisine ulaşamaz. Hakkın görevlendirmesini göz ardı edip arzusuna göre hüküm verdiğinde, Allah’ın yolundan sapar ve hesap gününü unutmasının karşılığında şiddetli azap görür, ilâhî hüküm divanı kendisini hesaba çeker ve cezalandırır. Bu itibarla şaki, yani bedbaht, temizlenmesi âhiret yurduna tehir edilen demekken saîd, yani mutlu insan ise dünyada temizlenen kimsedir. Böyle biri ya tövbe ederek veya insafla ya da dünyada ona verilen cezayla temizlenir ve üzerinde hak bulunmadan âhirete gider. Bazen dünya üzerinde yürürken de üzerinde günah bulunmaz. Bunun nedeni Allah’ın onu sürekli sınaması ve bu sınanmaların onun kefaretine dönüşmesidir.

Hakkın valisi kim? Bütün iyilikleri tek tarzda yöneten kişi / Bir işten ayrılmaz o / Başka bir işe geçmek üzere hükümsüz / Hüküm verirken nuru vardır / Geceleyin dolunayın nuruna benzer / İstekleri çoğalıp karartınca ortalığı / Hüküm vermek üzere felak gibi gelir / Karanlığı senden açar gider / Sen karanlığın açıldığını görürsün

Başka bir şiirde şunları söyledik:

Allah’a sığının, felak’ın rabbine / Gece basan karanlığın şerrinden / O bize döner her vakit / Şafak vakti bize yöneldiği gibi / Karanlık bastığında geceleyin / Ay yükselir ve ortaya çıkar / O gün zatlarınızda yolculuk edersiniz / Beni müşahede ederken derece derece /

Yarattığı nedeniyle Allah’a hamdolsun / Bizi önce su sonra nutfe olarak yarattı / Yaratılmışların en yaratılmışıyım / Mudğa halinde sonra alak’a çevirdi / Onun vesilesiyle bizi var etti / Bize tahsis ettiği bütün sevgiyi de öyle yarattı

Aziz dostum! Sana tavsiyede bulundum, dinde aşırıya gitme ve Allah hakkında doğrudan başka söz söyleme, yaratıkları hakkında da sadece sen doğruyu söyle! Çünkü bir insan olmak bakımından sen yaratılmışlar üzerinde valisin.

Bir işi yönetirken / Onda hakkıyla bulun / Hakikatli vali olan kişi / doğruluk oturağındadır / Onu hakikat üzere görürsün / Hak ile halk arasında hükmederken / Bir mertebe ki kulak verir herkes / akıl ve söz sahibi herkes / Fena nedeniyle fani olmuş / Beka nedeniyle baki / Fani olduğunda çıkar gelir / Zıddın hükmü baki kılar onu.

Allah, dostu Hz. İbrahim’e ’Seni insanlar için imam kıldım’ (el-Bakara 2/124) buyururken talebi olmaksızın onu imam kılmıştır. Buradan Hz. İbrahim’in hiçbir şekilde zalim olmadığını anladık, çünkü imamlık Allah’ın ona verdiği bir kütüğe ve ahiddi. Hz. İbrahim Rabbine ‘Zürriyetimden de’ demiş, Allah ise ‘zalimler benim ahdime ulaşamaz’ (el- Bakara 2/124) diye karşılık vermiştir. Allah bize Hz. İbrahim’in dinine uymayı emretmiştir. Bunun sebebi masumiyetin o dine bitişmiş olmasıdır. Hz. Peygamber komutan olmak isteyenin kendi haline bırakılacağını, isteği olmaksızın komutanlığın verildiği kişiye de yardım edileceğini, Allah’ın onu destekleyecek bir melek göndereceğini söylemiştir; melek teklif âleminde meşru hükümlerde hatadan korunmuştur. Hz. İbrahim hanif, yani Hakka yönelen ve her işinde O’na teslim olan ve boyun eğen birisiydi. O bulunduğu her yerde hayrı işleyen birisiydi.

Bana şöyle denildi: ‘Kâmil insan, ilâhî isimler arasında hüküm verendir.’ (…) İblis öncelikle kendini bilmemişken başkasını hiç bilememiştir. Hiç kuşkusuz ki bu makam, mertebenin yüksekliği nedeniyle övünme ve böbürlenmeye yol açar. Övünme ve böbürlenme ise Allah sebebiyle bile olduğunda çetin bir hastalıktır. Allah o hastalık için şifa verici bir ilaç indirmiş, imama Kâbe’ye secdeyi emretmiştir. İmam bu ilacı içtiğinde, kendini beğenme hastalığından kurtulur ve Allah’ın dilediğini yapan olduğunu bilir. Anlar ki, Allah onu meleklerin önüne mertebesinin üstünlüğü nedeniyle kendisine vermiş olduğu bir nitelikle geçirmemiş, kendisine itiraz eden meleklere edep öğretmek amacıyla böyle yapmış, kendisi ise bir beşer olarak kalmayı sürdürmüştür. Bunun yanı sıra Kabe’ye secde ederken de onun kendisinden üstün olmadığını da öğrenir. Kâbe’ye secde etmek insanın mertebesinden kaynaklanan hastalığı tedavi eden bir ilaçtır. Bundan dolayı Allah kendisinde hastalık gelmezden önce Âdem’in sağlığını korumuştur.

FÎHİ MÂ FÎH 38. FASIL’dan alıntılar

 

Mustafâ (s.a.v.) sahâbe ile oturmuşlar idi; kâfirler i’tirâza başladılar. Onlara cevâben buyurdular ki: “Nihâyet siz de âlemde vahy sâhibi bir kimse olduğunu ve vahyin ona indiğini ve öyle herkese gelmediğini ve o kimsenin alâmetleri ve nişânları bulunduğu ve bu nişân ve alâmetin o kimsenin sözünde, fiilinde ve bütün eczâsında (cüzlerinde) olduğunu müttefikan (ittifakla) itiraf eder durumdasınız. Şimdi mâdemki o nişânları gördünüz; ona yöneliniz ve onu sağlam tutunuz ki, sizin yardımcınız olsun. Onlar mağlûb oldular ve artık sözleri kalmadı. Ellerini kılıca vurdular ve tekrâr gelip ashâbı rencîde ettiler, döğdüler ve istihzâ eylediler (alay ettiler). Mustafâ (s.a.v.) buyurdular ki: “Onlar bizim üzerimize gâlib oldular ve dîni galebe ile zâhir kılmak istediler dememeleri için, sabr ediniz. Hak Teâlâ bu dîni zâhir (görünür) kılacaktır.” Ve sahâbe müddetlerce namazı gizli kıldılar ve Mustafâ (a.s.)ı gizli zikr ettiler. Nihâyet bir müddet sonra “Siz de kılıç çekiniz ve cenk ediniz!” diye vahy geldi.

Mustafâ (salavâtullâhi aleyh)e “ümmî” derler idi. Onun ümmîliği yazı yazmağa ve ulûma muktedir olmamasından değil idi. Bu sendeki yazı, ulûm ve hikmet onda mâder-zâd (doğuştan) olmaktan ve mükteseb bulunmamasından dolayı ona “ümmî” derler idi. Kamer üzerine yazı yazan, kâğıt üzerine yazı yazmayı nasıl bilmez; ve âlemde onun bilmediği ne olur? Çünkü herkes ondan öğreniyorlar. Akl-ı cüz’înin ne vukufu olur ki, küllî akl’ın ona vukufu olmasın!

Akl-ı cüz’î cinsi görülmemiş olan yeni bir şeyi kendi kendine ihtirâ’ etmeğe (keşf etmeğe) muktedir değildir. İnsanların ettikleri tasnifler ve gösterdikleri hendeseler (geometriler) ve koydukları mebânî (yapılar), yeni bir îcâd değildir. Onu görmüşler ve tezyîd eylemişlerdir (artırmışlardır). Yeniden ihtirâ’ edenler akl-ı kül’dürler. Cüz’î akıl, öğrenmeyi kabûl eder ve ta’lîme muhtaçdır. Tüm Akıl ise muallimdir, ta’lîme muhtaç değildir. Ve cümle sanâyi’i böylece derinleştirsen, aslı ve ibtidâsı vahy olmuştur; ve Akl-ı kül olan enbiyâdan öğrenmişlerdir. Nitekim Kâbil Hâbil’i öldürmüş idi; ne yapacağını bilmedi. Bir karga bir kargayı öldürdü; toprağı kazdı, o kargayı defn etti; üzerine de toprak örttü. Kâbil karganın ta’lîmi vechi ile mezar kazdı ve defin usulünü öğrendi. Temyîz îmândır; küfür ise temyîzsizliktir.

Nihâyet, bu fıkhın aslı vahy idi; fakat halkın fikirleri ve havâssi ve tasarrufu ile karışınca o letâfet kalmadı. Ve fî zamâninâ vahyin letâfetine hiç benzer mi? Nitekim bu su şehre “Turut” ismindeki dağdan cârîdir. Menba’ı oradadır; bak ki ne latîftir ve ne kadar sâfın sâfıdır. Vaktâki şehre gelir ve şehir ehlinin mahallelerinden geçer; ve bu kadar halk ellerini, yüzlerini, ayaklarını ve uzuvlarını ve elbiselerini onda yıkarlar ve hayvânâtın necâsâtı onun içine dökülüp karışır ve oradan başka tarafa akıp gider. Yine o su olduğunu görürsün. Toprağı çamur eder ve susamışı kandırır ve sahrâları yeşillendirir. Fakat bu suyun evvelce hâiz olduğu letâfetin kalmadığını, ona nâ-hoş şeyler karışmış olduğunu anlayacak bir mümeyyiz lâzımdır. Zîrâ “Mü’min zekî, mümeyyiz, anlayışlı ve âkıldir.” Bir ihtiyâr mel’abe (oyun, eğlenme) ile meşgûl olunca âkıl değildir. Yüz yaşında olsa yine çocuktur. Burada yaşa itibar yoktur. Hak Teâlâ “Vasfı bozulmayan sudan…” buyurur. (Muhammed, 47/15) O da âb-ı hayâttır. Her kimin temyîzi yok ise mahrûmdur. Bundan dolayı temyîz büyük bir ni’mettir.

Rasim Özdenören(1940-2022)

 

Rasim Özdenören (20 Mayıs 1940-23 Temmuz 2022) eğilip bükülmez bir kalem ustası; âlemi, insanı ve İslâm’ı idrak gayesiyle mürekkebini kurutmadan, yorulmaksızın yazan bir fikir adamı idi. Hatıra ile tarih arasına ince bir çizgi çektiği, 29 Mart 2007 tarihinde Yeni Şafak‘ta yayınlanan “Anı ve Tarih” başlıklı köşe yazısında hâfıza, yorum ve hakîkat arasındaki gerilimi nezih bir nazarla sayfaya döker. Yedi Güzel Adam’ın yeryüzünden kopan son yaprağı Rasim Özdenören’i doğumunun 86. sene-i devriyesinde hayırla yad ederken, sizi söz konusu yazıyla başbaşa bırakıyoruz.

Daha önce de söylemiştim sanırım, hiç anı yazmaya heveslenmedim. Anılarımı bölük pörçük orada burada anlattım ya da yazdım. Ama oturup onları bir kitap halinde yazmayı düşünmedim. Bunun sebebi nedir tam kestiremiyorum. Belki onları sistemli biçimde yazmaya kalkıştığımda, gerçekliğe ne kadar sadık kalmaya kararlı olursan ol, onu gene de yeniden inşa etme olayıyla karşı karşıya kalıyorsun. Bu durum herkes için geçerli. Anlatılanlar, senin anlattığın çerçevenin içinde yeni bir anlam kazanıyor. Aslında bu, bir bakıma tarih yazmak gibi değil mi? Tarih de yazarının zihnine göre olayların yeniden biçimlendirilmesi değil midir? Olayların, belli bir görüngüden yansıtılması mahâreti ve mârifeti değil midir? Bu yönüyle her tarih bir parça yenilgiyi, bir parça kayırmayı, bir parça dışlamayı, bir parça yan tutmayı ve temelde kurguyu içermez mi?

Gerçi bu böyle oluyor diye tarih yazımından vazgeçecek değiliz. Bir parça kayırma da olsa, bir parça yan tutma da içerse, son tahlilde kurgu da olsa, önemli olan, çıplak olayın ortaya konulması olarak görülebilir. Yazarın yorumunu dışlayarak yalın olayın kendisini öğrenebiliriz, diye düşünmek mümkün sayılabilir. Fakat acaba? Bu durumda da o olaya, bu kez arka kapıdan kendi yorumumuzu katmış olmaz mıyız? Demek ki, olaya bakış açısından tümüyle kurtulmanın bir yolunu bulamayacağımız anlaşılıyor. Çünkü “çıplak olay” dediğimiz olayın kendisini, onun çevresinde olup bitenlerden TÜMÜYLE YALITARAK YANSITMAMIZ MÜMKÜN OLMADIĞINA GÖRE, DAHASI BU ÇABANIN bizâtihi kendisi bir seçmeciliğe YOL AÇTIĞINA, AÇACAĞINA GÖRE, olayı çıplak hâliyle yansıtmayı başarmak da mümkün görünmüyor.

Acaba ben, TÜMÜYLE BÖYLE DÜŞÜNDÜĞÜM için mi anılarımı yazmaktan sarfınazar ettim? Buna açık yüreklilikle evet diyemiyeceğim. Belki de anı yazma olayını bir zaman israfı olarak görmüş olabilirim. Olup bitenleri yeniden anlatmaktansa tümüyle yeni bir şeyler denemeye ne dersin? Ancak burada kendimle bir çelişkiye düştüğümü görüyorum. ( Rasim Özdenören’in “Derin Tarih Sayı:170 /Mayıs 2026” sayısındaki

“Mücerred Hamâsetle Bir yere Varılamaz” başlıklı yazısından alıntılar.)

“Söz hakîkatin sâyesi ve fer’idir.”

 

FÎHİ MÂ FÎH İKİNCİ FASIL’DAN ALINTILAR

Birisi “Mevlânâ söz söylemez” der idi. İşte bugün söyledim. Benim hayâlim, âkıbet bu şahsı yanıma getirdi. Benim bu hayâlim, nasılsın, ne haldesin? diye ona bir söz söylemedi. Hayâlim söz söylemeksizin onu buraya cezb etti. Eğer benim hakîkatim, onu söz söylemeksizin cezb eder ve başka bir yere götürürse, şâyân-ı taaccüb değildir. Söz hakîkatin sâyesi ve fer’idir (gölgesi ve dalıdır). Mâdem ki bir sâye cezbediyor; hakîkatin cezb eylemesi bi-tarîk-ı evlâdır (daha uygundur). Söz bahânedir. İnsanı insana cezb eden söz değil o münâsib cüzdür. Bir kimsede bir nebî veyâ velîden bir cüz’ olmayınca, onda yüzbin mu’cize, beyân ve kerâmetler görse, fâide nisbeti hâsıl olmaz. İşte bu cüzdür ki, cûş ve bî kararlık (kararsızlık) içinde tutar. (…) İşte tarihin kestiremediği bu muhâberâtın bir hayr maksadına dayanıp dayanmadığı meselesini Fîhi Mâ Fîh hall etmiş oluyor ki, bu da müverrihler için kıymetli bir tarihî vesîka olmak lâzım gelir. Melik Zâhir’in mektupları Abaka Han’a göndermesi Emîr Pervâne’nin önceki harekâtına göre hüsn-i niyyetinden münbais (ileri gelen) olsa gerektir ki, bunda da Melik Zâhir hata etmiş olur. (Mesnevî, 6. Cild, 1193-1194) (Mucizeler imanın gereği olmaz.) Bir âdemi, her bir şeyin hayâli, o şey tarafına götürür. Bağ hayâli bağa, dükkânın hayâli dükkâna sevk eder. Velâkin bu hayâlât içinde gizli bir tezvîr vardır. Görmez misin ki filan mahal’le gidip pişman olursun; ve orada fâide bulurum zannettim, bulamadım, dersin. Şu halde bu hayâlât, kadınların çarşafları gibidir ve çarşafların içinde bir kimse gizlidir. Vaktâki hayâlât ortadan kalkar ve hakîkatler örtüsüz ve hayâlsiz âşikâr olur; işte o vakit kıyâmet olur; hal böyle olan bir mahalde, nedâmet kalmaz. Seni cezb eden her hakîkat, o hakîkatten başka bir şey değildir; ancak o hakîkatdir ki, seni cezb eyler. ) “Sırların ortaya çıkarılıp yoklanacağı gün…” (Târık, 86/9) âyet-i kerîmesinin anlamı bu dediğimdir. Bir kimsede bir nebî veya velîden bir cüz’ olmayınca, onda yüzbin mu’cize, beyân ve kerâmât görse fâide nisbeti hâsıl olmaz. İşte bu cüzdür ki cûş ve bî – kararlık içinde tutar. Muntazam bir idare husûlü için ibrâz eylediği himmet ve hamiyyet inkâr edilir değildir. Sonraları Abaka Han ile gizli muhaberata girişmesi ölüm sebebi olmuştur. İnsanı insana cezb eden söz değil, o münâsib cüzdür. Bir kimsede bir nebî veya velîden bir cüz olmayınca, onda yüz bin mu’cize, beyân ve kerâmetler görse; aslâ fâide nisbeti hâsıl olmaz. İşte bu cüzdür ki cûş ve bî-kararlık içinde tutar. Eğer bir çöpte kehrubânın cüz’üne mensûb bir şey bulunmasa, aslâ kehrubâ cânibine müncezib olmaz. O cinsiyet onların arasında hafîdir, görünmez. Bir âdemi; her bir şeyin hayâli, o şey tarafına götürür. Bağ hayâli bağa, dükkanın hayâli dükkana sevk eder. Velâkin bu hayâlat içinde gizli bir tezvîr (yalan, hîle) vardır. Görmez misin ki filan mahal’le gidip pişman olursun; ve orada fâide bulurum zannettim, bulamadım dersin. İşte bu cüz’dür ki cûş ve bî-kararlık içinde tutar. Eğer bir çöpte kehrubânın cüz’üne mensûb bir şey bulunmasa, aslâ kehrubâ cânibine müncezib (cezb olunan) olmaz. O cinsiyet onların arasında hafîdir (gizlidir). Bir âdemi, her bir şeyin hayâli, o şey tarafına götürür. Bağ hayâli bağa, dükkânın hayâli dükkâna sevk eder. Velâkin bu hayâller içinde gizli bir tezvîr (yalan, hile ) vardır. Görmez misin ki, filân mahal’le gidip pişmân olursun; ve orada fayda bulurum sandım, bulamadım, dersin. Şu halde bu hayâlât, kadınların çarşafları gibidir. Ancak o hakîkat ki seni cezbeder. (Târık, 86/9) (Sırların ortaya çıkarılıp yoklanacağı gün…) âyet-i kerîmesinin anlamı bu dediğimdir. Hakîkatte cezbeden birdir; fakat müteaddid görünür. Ancak o hakikatdir ki seni cezb eyler. (Müddessir, 74/31) Yani halkın bu ta’dâdı fitnedir. “Onların sayılarını ancak bir fitne kıldık.” (Müddesir 74/31)