admin Posts

İlk Vahiy Son Peygamber

 

Hz. Peygamber ‘şâhidi’ olmayan, kendisine rehberlik edebilecek birisinden yoksun bir yetimdi…

Hira mağarasında inzivaya çekilmişken uyku ile uyanıklık arasında duyduğu emre ‘Ben okuyan değilim’ diye cevap verdiğinde ilk vahiy son peygambere inmiş oldu. Emir ikinci; ardından üçüncü kez yinelenince cevap değişmemiş, bunun üzerine meleğin zorlamasıyla kelimeler Peygamber’in dilinden dökülmüştü: ‘Oku Rabbinin ismini -veya ismiyle-, O ki, yaratmıştır. Davranışlar niyetlere göre ‘amel’ ve ibadet haline gelirken ibadet ve amelin değeri de niyetin değerince belli olur. Niyet sahih olduğu ölçüde (ihlas) ibadet değer kazanır, niyet bozuldukça (riyakârlık ve beklenti) ibadet şeklen tam olsa bile değerini yitirir. İbadette niyetin şart koşulması yükümlülüğün (teklif ) akıl ve bilinçle ifa edilen bir şey olduğunu beyan eder. Niyet edebilmek için insanın davranışları hakkında fikrinin bulunması, kendisi ve Allah hakkında düşünce sahibi olması lâzımdır. Niyet çeşitli derecelerde ele alınabilecek bir konudur: İbadetlerde niyet, yapılma gerekçesini ve gayesini anlatan cümleyle beyan edilir. ‘Allah rızası için namaz kılacağım’ veya ‘oruç tutacağım’ şeklindeki ifadeler niyeti göstermek üzere yeterli sayılır. Niyet insan davranışlarının imana bağlanması demek olduğu kadar iman ile ameller arasındaki köprü niyetle tesis edilir. Niyette sözü edilen ‘rıza için’ ifadesinin dönüştürücü yönünü o işi niçin yapmadığımızı düşünmekle keşfedebiliriz. Biz bir işi birçok nedenle yapabiliriz: itibar kazanmak başta olmak üzere ibadetle dünyevî faydalar elde etmek mümkündür. Merhametli olmak, başkasına yardım etmek, arzuları yenmek için mücadele etmek her zaman ve her yerde itibar getirir. O zaman ‘Allah için’ dediğimizde niyetin birinci ve temel meselesi ibadetlerden elde edilebilecek itibar ve kazanca karşı aklımızı-ruhumuzu korumak, bizi üst ve uzak maksatlara ulaştırmaktır. Başka bir anlatımla niyet görünür ve ulaşılabilir fayda fikrinden zihnimizi uzaklaştırmakla ulvî gayeler için beklemeyi telkin eder. İnsan özgürlüğünün vazgeçilmez araçlarından birisi olan sabır burada kendini gösterir. (…)

(Prof. Dr. Ekrem Demirli’nin fikriyat yayınlarından Birinci baskısı Mart 2025’te çıkan “Bir Mektup Geldi O’ndan Kur’an’ın Anlamına yolculuk” kitabının s.93 deki, bu yazının da başlığını teşkil eden bölümünden alıntıların oluşturduğu bir yazı.)

19. Fasıl: Kıyâmet

 

Kıyametin envâ’ı vardır. Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vuku bulandır. Zîrâ avâlim (âlemler) her ânda gaybdan şehâdete ve şehâdet âleminden gayb âlemine dâhil olur. Ve bu avâlimin fâsidât ve kâinât ve mânâlar ve cisimler gibi bi’l-cümle envâ’ının şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete duhûl ve hurûcunu, alâ- tarîkı’l- ihâta, ancak cenâb-ı Hak bilir. Zîrâ bu ilim ilâhî zevk- hibretden ibârettir. Bunda hiç kimsenin iştirâki yoktur. İkincisi; “ıztırârî mevt” (çaresizlik mevti) ile vâki olandır. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz “Ölen kimsenin kıyameti kopar” bnuyururlar. Üçüncüsü; irâdî ve ihtiyârî mevt ile olur. Sâlik bu mevt ve kıyâmetten sonra âlemde âhiret neşesi üzerine yaşar. İşte buna dayanır ki, meyyite münkeşif olan hâller sülûk ânında sâlik’e de münkeşif olur. Ve bu hâle “kıyâmet-i suğrâ” (küçük kıyâmet) derler.

Dördüncüsü; ârifin-i billah hazârâtına fenâ-fillah ve bakâ-billahdan sonra tam vahdet ve inkıhâr-ı keserât (çoklukla kahra uğrama) hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki’ olan bu tecellîye de “büyük kıyâmet” derler. Beşincisi; bi’l-cümle kâinât için mev’ûd (vaad olunmuş) ve muntazar (beklenen) kıyâmetdir ki, Hak Teâlâ celîl nazmında (Hac, 22/7) ve Tâhâ, 20/15) ve emsâli Kur’ân âyetleridir. Bu “kıyâmet-i kübra” hakkında şerh esnâsında da sırası geldikçe yeterli ayrıntı verilecektir.

Konevî’ye Göre Ruhanî Yükseliş Dairesi

 

İbn Arabî’nin en önemli müridi Sadruddîn el- Konevî’nin (ö.673/1274) öğretileri, en mükemmel ifadelerinden birini Yeni Platonculuk’ta bulan evrensel metafiziğin tamâmen İslâmî olan bir versiyonunu takdim eder. Konevî, Tanrı hakkında konuşma konusunda mevcut en iyi imkânları sağlayan olumsuz(layıcı) teoloji (negative theology) üstüne konuşur; Bir’in mahiyeti ve ondan sadır olan çeşitli varoluş dereceleri konusunda derinlemesine incelemelerde bulunur; ve insan ruhunun nihâî olarak nasıl Bir’den çıktığını ve ona geri döneceğini tartışır. Onun, ruhun inişi ve tekrar yükselişine ilişkin açıklamaları, “Elbette biz Allah’a aitiz ve O’na dönüyoruz” (II, 156) ve “Sizi yarattığı gibi, dönersiniz” (VII, 29) gibi âyetlerde özetlenen Kur’an öğretisinin nasıl Yeni Platoncu kategorilere paralellik arzeden terimlerle açıklandığı konusunda mükemmel bir örnek oluşturur.

KONEVÎ VE YENİ PLATONCULUK

Konevî’nin Aristoteles’in Teolojisi gibi eserlerden doğrudan etkilenip etkilenmediği meselesini kolayca halletmek mümkün değildir. O, yazılarında bunlara hiçbir gönderme yapmadığı gibi, sahip olduğu bilinen eserler listesinde de bunlardan hiçbiri bulunmamaktadır. (dipnot: Konevî, felsefeye yakınlık duymasına rağmen, onu kusurlu ve hattâ bir yerde tehlikeli bulur; felsefe üzerine olan kendi kitaplarının satılmasını isterken, ağırlıklı olarak dinî konular, edebiyat ve tıp üzerine olan öteki kitaplarının bağışlanması gerektiğini istemesinin nedeni şüphesiz budur (Chittick, “Last Will, 53). Yine de, felsefe ile ilgili yazma kitaplarından en azından biri kendi el yazısıyla bize kadar gelmiştir: Suhreverdî’nin Hikmetu’l- İşrâk’ ı ile birlikte Muhammed er Râzî’nin Lubâbu’l-İşârât ve’t- tenbîhât ) (640 / 1242-43’te istinsah edilmiştir; Yûsuf Ağa Kütüphanesi, Konya, no: 5544).

NURETTİN TOPÇU

 

7 Kasım 1909’da İstanbul Süleymaniye’de doğdu. Büyük Reşid Paşa Numune Mektebi’ni bitirdi (1922). Orta öğrenimine Vefa İdadisi’nde devam etti; birinci sınıfta iken babasını kaybetti. İstanbul Erkek Lisesi’nde felsefeye meyletti ve 1928’de bu okuldan mezun oldu. Avrupa’da öğrenim görmek amacıyla girdiği imtihanı kazanarak Fransa’ya gitti. Önce Fransızca öğrenmek için Aix Lisesi’ne kaydedildi. Aksiyon (hareket) felsefesinin kurucusu Maurice Blondel’i bu sırada tanıdı. İki yıl sonra Strasburg Üniversitesi’ne geçerek felsefe öğrenimi gördü, ahlâk kurlarını tamamladı, sanat tarihi lisansı yaptı. Kendisinden önce Paris’e gelen Ali Fuat Başgil, Remzi Oğuz Arık, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Cevdet Perin, Bedrettin Tuncel, Samet Ağaoğlu, Ömer Lutfi Barkan ve Besim Darkot’la tanıştı. Bunlardan Remzi Oğuz ve Ziyaeddin Fahri ile Türkiye’ye döndükten sonra yakın münasebetleri ve dostlukları olacaktır. A. Adıvar’dan sonra Massignon’a Türkçe dersleri verdi. M. Blondel üzerinden başlayan mistik işçileri İslâm tasavvufuna, özellikle vahdet-i vücûd felsefesine doğru gelişti. Strasburg’da ahlâk felsefesiyle ilgili hazırladığı “Conformisme et revolte” başlıklı tezini Sorbonne’da savundu ve üstün başarı kazandı (2 Temmuz 1934). Avrupa’ya tahsile giden Türkler arasında ahlâk üzerinde çalışan ilk öğrenci ve Sorbonne’da felsefe doktorası veren ilk Türk Nurettin Topçu’dur. Tezini bitirdikten sonra Fransa’da kalması yönündeki teklifleri kabul etmeyip 1934 yazında Türkiye’ye döndü ve Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmeni olarak göreve başladı (29 Eylül 1934); sosyoloji dersi okuttu. Çocukluk arkadaşı Sırrı Tüzeer vasıtasıyla Nakşî Hasib Efendi (Yardımcı) ve Abdülaziz Efendi (Bekkine) ile tanışan Topçu hayatı boyunca etkileneceği Abdülaziz Efendi’ye intisap etmiştir. Bu arada baba dostu Hüseyin Avni Ulaş’ın kızı Fethiye Hanım’la iki yıl sürecek bir evlilik yaptı. Lise Müdürünün bazı öğrencilere geçer not vermesi isteğini geri çevirdiği için düğün günü İzmir Lisesi felsefe öğretmenliğine tayin emri geldi. İzmir’de bulunduğu yıllarda Hareket dergisini yayımlamaya başladı (Şubat 1939). Derginin dördüncü sayısında yayımlanan “Çalgıcılar” yazısından dolayı İstanbul Vefa Lisesi’ne nakledildi (29 Eylül 1939). Burada dört yıl çalıştıktan sonra Denizli İsmet İnönü Lisesi’ne tayin edildi ( 20 Ekim 1943). 4 Ekim 1944’te İstanbul Erkek Lisesi’ne nakliyle birlikte on yıllık sürgün hayatı sona erdi. Arada Vefa ve Haydarpaşa liselerindeki öğretmenlikleri dışında emekliliğine kadar on sekiz yıl burada çalıştı. Ayrıca Robert College’de tarih (1946- 1961), İstanbul İmam- Hatip Okulunda psikoloji, felsefe, din psikolojisi ve dinler tarihi (1955-1960) öğretmenliği yaptı. Fikrî ve siyasî faaliyetlerini Türk Kültür Ocağı ve Milliyetçiler Derneği’nde sürdüren Topçu, MTTB, Aydınlar Ocağı ve Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın bazı faaliyetlerine katılmış, seminer ve konferanslar vermiştir 20 Kasım 1974’te yaş haddinden emekli oldu. Kısa süren bir hastalıktan sonra 10 Temmuz 1975’te vefat etti. Ertesi gün Topkapı Kozlu Kabristanı’nda defnedildi. (…) Arkadaşı hukukçu ve akademisyen Fikret Arık’a yazdığı 3 Haziran 1942 tarihli mektubundaki ifadeler bu bakımdan açık ve acı itiraflar gibi duruyor: “Çok sıkılıyorum Fikret, yaşayan her şey içinde temiz bir taraf bulamıyorum. En fenası ilme olan itimadımın, hürmetimin hattâ muhabbetimin hemen hemen sıfıra inmesidir. İnsanlığın aldatıcılarından biri de herhalde bu ilim olmuştur (…)”.

Mektupların temininde yardımcı olan, bir kısmı aramızdan ayrılmış kişileri de anmak isterim: Hocanın yeğeni Ayşe Topçu, Orhan Okay (merhum), Abdullah Kucur (merhum), Hüseyin Yorulmaz, Ömer Özcan, Yusuf Çağlar (merhum), Yasin Özdemir, Kürşad Arıkan, Asım Öz teşekkür borçlu olduğumuz şahıslar arasındadırlar. Bazı taramalar için de Yusuf Ünal’a müteşekkirim. Hoca’mızın ruhu şad u handan olsun.

Bulgurlu, 10 Ağustos 2025 İSMAİL KARA

[Bu Fass Şuaybî Kelimede İçkin Olan “Kalbî Hikmet” Beyânındadır]

 

Fusûsu’l- Hikem Tercüme ve Şerhi-lll / Tercüme ve Şerh: Ahmed Avni Konuk / İFAV 1983 / Altıncı Baskı.

[Bu Fass Şuaybî Kelimede İçkin olan “Kalbî Hikmet” Beyânındadır]

“Kalbî Hikmet”in Şuayb (a.s.)a tahsîsindeki sebeb budur ki: “Kalb”, Adl isminin mazharıdır; ve bedenin i’tidal sebebi ve nefsin adâleti gerektirenidir; ve feyz kalbden ileri gelip, sûret tarafına yayılır ve a’zâ‘nın hepsine eşitçe dağılır; ve sûret kalb ile baka bulur; ve rûhânî ve nefsânî kuvvetlerin toplanma yeridir; ve zâhir ile bâtın arasında berraktır; ve şuab (dallar) ve sonuçları çoktur; ve Allah câmi ismine muzâhî (benzer) dir. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu üzere Medyen ehline: anlamca (En’âm, 6/152) “Ey ahâlî! Adl ile kileyi tamam ölçün ve teraziyi tamam tartın! Ve insanların hakkı olan eşyâlarını noksan vermeyin; ve yeryüzünde insanların hukukunu naks ile fesâd edenlerden olmayın!” derdi. İşte Şuayb (a.s.) ile “kalb” arasında fesâd edenlerden olmayın!” derdi. İşte Şuayb (a.s.) ile “kalb” arasında sâbit olan anılan ilişkilere binâen Hz. Şeyh (r.a.) “kalbî Hikmet”i Şuaybî Kelimeye tahsis eyledi; ve fütûhât-ı ilâhiyye kâmilin kalbinde hâsıl olduğuna işâreten, bu hükmünü, Sâlihî kelimeye bitişik olan “fütûhî hikmet” öncesinde zikretti.

Ma’lûmun olsun ki kalb, yani ârif-i billâhın kalbi, ilâhî rahmettendir; ve ondan daha geniştir. Zîrâ o, Hak Celle Celâluhû hazretlerini sığdırır. Oysa Hakk’ın rahmeti, Hakk’a vâsi’ değildir. (…).