admin Posts

Eman Mertebesi

 

el-Mü’min İlahi İsmi

Eman veren el-Mü’min ve er-Rab / Bütün yaratıklar el-Mü’min diye dua eder / O kendi hakkını ve bizim hakkımızı bilen / Bizim vazifemizi ve kendi üzerindekini bilir

Bu isim hakkında da şu beyitleri söyledik:

Eman korkanlara ait / Demek ki müşahede eden ve emre uyan emindir

Münezzeh Hak her şeyi verir ona /
Farklı türlerde marifetler verir

Arif haline gelir, öyle ki / Hibelerde ve marifetlerde eksiklik zarar vermez ona / Rahman’ın bizdeki gayreti olmasaydı / Her arif için emanı ispat ederdim / Fakat gizledim ki Rabbim gizlensin istiyor / Keşif sahibi için irade eder bunu

Bu mertebe el-Mü’min’in kuluna aittir. Her mertebenin kulu olduğu gibi her mertebenin ilahi ismi vardır. Hakkında konuştuğumuz ilk mertebe Allah’ın kuluna ait iken onu izleyen mertebe abdurabbihi -yani Rabbin kuluna değil- kendi rabbinin kuluna aittir; bu itibarla er-Rab ismi Allah’ın kelamında her zaman tamlamayla gelmiştir. Sonra Rahman’ın kulu, sonra el-Melik’in kulu, sonra el-Kuddûs’un kulu, sonra es-Selam’ın kulu, sonra el-Mü’min’in kulu gelir. Mü’mininnkuluna ait mertebe bu mertebedir.

Bu yola girmenin ardından bir veya iki sene sonra kendi devrimde bilebildiğim kadarıyla başka kimsenin ulaşamayacağı bir tarzda bu kulluk mertebesine ulaştım ve onunla tahakkuk ettim. Bu konuda kimsenin sınanmayacağı şekilde sınandım, ardından bu makamı hiçbir şeyi eksik bırakmayacak şekilde geçtim. Artık benim için hava duruldu, göğün haberleriyle aramda herhangi bir engel kalmadı. Allah beni kendisi hakkında tefekkür etmekten korudu. O’nu ancak kendi sözü, haberi ve şahitliğinden öğrendim ve fikrim bu mertebede işlevsiz kaldı. Fikrim bu nedenle bana teşekkür ederek şöyle dedi: ‘Sayende tasarruf etmemin bana yakışmadığı alanda tasarruf etmekten ve yorulmaktan beni koruyan Allah’a hamdolsun.’

İsmet Özel’in “Pergelin Yazmaz Sivri Ucu” Kitabından(TİYO İsmet Özel Kitapları: 22) alıntılar

 

“Kendimizi üç seviyede beyan ederiz; ama hiçbir katta beyanımız ayan değildir. En altta altı yaşımıza kadar şivesiyle, ağzıyla öğrendiğimiz dilimiz var. Lisan onun üstüne çıkma başarısına erenlerin mülkü. En üstte ise lügat yer alıyor. Eğer insan tabiatı vardır deme eğiliminde isek insanlık tarihini ve bilhassa İslâm tarihini yok saymağa meylederiz. Meylimizin bizi bir yere götürmesini bekledik, bekliyoruz, bekleyeceğiz.

Bir eğilim, bir meyil var ki onu insan bütün canlılarla paylaşmaktan geri durmaz. Canını kurtarma meyli diyoruz ona. Canının kıymetini mi öne çıkarmalı insan, yoksa kıymetin kıymetini mi? Ortada bir çekişme var gibi görünse de insan hürriyetin tadından ziyade emniyetin rahatına meyillidir. İnsana mahsus temâyül insana mahsus tabiata delil olmaz. İnsan tabiatının gerektirdiği, zorladığı, rıza ürettiği bir dünya içinde mi yuvarlanıyoruz? Bu suale gönül rahatlığıyla evet diyecek birinin olduğunu sanmıyorum. Kapitalizmi ne pahasına olursa olsun bencilliği vazgeçilmez sayan insan tabiatı değil güçlü olanın haklılığına kanaat getiren insanlık tarihi türetti. Türk’e atfedeceğimiz hassâsiyete düşman kapitalizm kendini bunalımdan arıtamıyor. (…) Çünkü dünden bugüne şahsın şahsa, teşkilâtın teşkilâta borcudur kapitalizmin çarkını çeviren. Kapitalizmin şahlandırdığı yazma türü hangisiydi? Hayret uyandıran kapsayıcı romanlarla içli dışlı olduk. Kapitalizm doğrultusunda olan biten neler ise hepsi romanı ayağa düşürdü. Şunu akıldan çıkarmayın ki insanlık tarihi süresince söylenmiş, söylenmeğe değer bir şey varsa o da şiirdir. Bir tekâmül değildir işaret ettiğim. Şiirin bir çeşit incelik gibi tezâhür ettiği doğru. (…) Hiç kimse ömründe şiirin ne olduğu sualinden tatmin oluşu yüzünden şiire bulaşmadı; bilakis Arthur Rimbaud gibileri şiire büyük bir teneffüs sahası sağladıkları halde sanatın ahmak işi olduğuna inanarak onbeş yaşında yazmağa başladığı şiiri yirmi yaşında terk etti. (…) Fikriyat mesele edildiğinde Osmanlı sultanlarının şiire emek vermiş olmaları aklı kurcalamalıdır. (…) Özne olarak bir belirginliğe sahip olmadıkça hiçbir bakışa bakış demenin anlamı yok. (…) Ataol Behramoğlu’nun bana Sezai Karakoç’a dair rahatsız edici şeyler söylemesi daha genç yaşında dilin üstüne çıkmayı reddedişinden doğmuş olsa gerek. Sağcı olduğu halde böyle şeyler yazmasına HAYRET EDİŞİMİZ ONUN İYİ ŞAİR SAYILMASINA SEBEP OLDU YOLUNDA İFADELER TÜRETEN GENCİN SÖZLERİNİ TURGUT UYAR’a nakletmek ihtiyacını duydum. Ben diyeceğimi bütün safiyetimle demem itibariyle yüz hatları asabîleşen Uyar, “Benim yazdıklarımla Karakoç’un yazdıkları arasında ne fark var?” sualiyle bahsi kapattı. (…)

Mevlânâ’ya Göre İrâde ve İhtiyâr (Seçme)

 

Merhûm Dr. Selçuk ERAYDIN’ın TASAVVUF VE TARİKATLAR Kitabı’nın (İFAV İstanbul-2012, 10. Baskı ) TASAVVUFUN TARİFLERİ başlıklı bölümünden yapacağım alıntılar oluşturacak bu yazıyı.

“Tasavvuf bir hâl ilmi olduğu için, yapılan çeşitli tarifler de, o hâlin bir netîcesi olarak değerlendirilmelidir. Yapılan tarifleri, mîyârımız olan Kitab ve Sünnet’e uyumunu da göz önünde bulundurarak değerlendirmeğe çalışacağız.

Cüneyd Bağdâdî (ölm. 297/909), “Tasavvuf ihtiyârı (seçmeyi) terketmektir”; “Tasavvuf, Hakk’ın seni, senden öldürmesi ve kendisiyle ihyâsıdır.” ( dipnot: Kuşeyrî Risâlesi, İst. 1978, s.392) Rüveym (ölm. 330/941): “Tasavvuf, Allah’ın murad ettiğine yönelmek ve O’nun irâdesine teslim olmaktır.” “Tasavvuf fakr’a yapışmak, bezl, îsâr ve cömertlik ile birlikte, îtiraz ve ihtiyârı terk etmektir”. (dipnot: a.g.e., s.393) Dört tarifte de tasavvuf küllî irâdeye teslîmiyet olarak ifade edilmiştir. Şeyh Gâlib’in (1757-1799) müsemmat bir gazelinde: “Tedbîrini terk eyle takdîr Hudâ’nındır / Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır” beyti de aynı mânâyı ifade etmektedir. Bu “Fenâ-yı fiil, fenâ-yı sıfat, fenâ-yı zât” mertebesidir. Bu hâl aşağıdaki kudsî hadîs ile belgelenebilir: “Kulum nâfilelerle bana yaklaşır; ben de onu severim. Onu sevdiğimde işiten kulağı; gören gözü, tutan eli olurum. Benimle görür, benimle işitir, benimle tutar…” (dipnot: A. Hanbel , Müsned, 6/256.)

Ebû Muhammed Cerîrî (ölm. 321/933) “Tasavvuf güzel ve ulvî olan HER ÇEŞİT HUYLARI KAZANMA GİRİŞİMİNDE BULUNMAK VE ÇİRKİN HER TÜR HUYLARDAN DA UZAKLAŞMAĞA çalışmaktır. Bu tarifte tasavvuf “HUY GÜZELLİĞİ” olarak ifade edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ Peygamber (s.a.v.) hakkında: “Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin”, And olsun ki, Resûlullah’da sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır. (dipnot: Ahzab 33/’21) (…)

 

Modernlik, Descartes, Allah’ın kulu olmakla kazandığımız rütbe, öne çıkardığımız kulluk, kendimizin hepimize ilginç gelmesi …

Modernlik dünyada bulunup bulunmadığımız hususunda şüpheye düşmemizle başlar. Modern düşüncenin fitilini ateşleyen Descartes şüpheyi ortadan kaldıran kişinin adı olarak bilinir. Onun verdiği cogito ergo sum hükmü hayatımızı müşahhas hale getirdi. Müşahhas demek şahıs haline girmiş demek. Descartes’la birlikte şahıs ortaya çıkmakla kalmadı; onun en dikkate değer kimse olduğu fikri herkese hâkim oldu. Nitekim Descartes’in fikirlerinin optik alanındaki çalışmalara getirdiği verimlilik dikkat çekiciydi. Modern olmaktan kaçamaz olduk. Çünkü bu yeni felsefenin gölgesinde bakan hep biri vardı. Fert olarak biz mi idik, yoksa başka biri mi? kim olursa olsun bu bakan kimsenin görüp görmediği; gördüğü şeyin dikkati hak edip etmediği heyecan verici bir meşguliyet haline geldi. Modernliğin hakikatin üstüne kara bir gölge saldığı yaklaşımı çok havalı felsefeleri doğurdu. Botaniğin ve Astronominin bilimin geçerli sayılması hususunu ayakta tuttuğu bârizdir. Kendimiz hepimize ilginç geldi. Kendi kapasitesinin tanımını yaptığı şeyi aştığını düşünmeyen o tanımı göze alamaz. A. Einstein’in ve S. Freud’un SAVAŞ ÜZERİNDE NE SEBEPLE BİR TARTIŞMA YÜRÜTTÜĞÜNE akıl yorarsak her ikisinin de Yahudiliklerine güvenerek birbirlerine söz geçirmeğe çalıştığını görürüz. Eğer tam Yahudi olmak ve ÖYLE KALMAK İSTİYORSANIZ kalbinizde yaratılmışların yaratıcıdan bir parça olduğuna dair İNANCIN YERLEŞTİĞİ GÜNÜ BEKLEYİNİZ. Hıristiyanlık her konuda olduğu gibi yaratıcı ve yaratılmış münasebetinde de Yahudliği yaya bırakmıştır. Bir lokma ekmek, bir yudum şarapla Tanrı olursunuz. Dolayısıyla modernlik gereği insanın teşekkülü konusunda Yahudilerden ve Hıristiyanlardan bilgi almaktan daha tabii bir şey yoktur. Onlar meslekleri itibariyle ne kadar eksikleri, gedikleri olsa da yaratmanın tekelini ellerinde tutarlar.

Biz Müslümanlar ise kulluğu öne çıkardığımız için onlar gibi değiliz. biz kendimizi hasmımıza beğendirmekten uzak tuttuğumuz nispette böyleyiz. Böyleyiz de nasılız ? Müslüman olarak yıllar, yüzyıllar içinde ALDIĞIMIZ ŞEKİL içimizi burkuyor. Bir şahıs olarak bildiğimiz YERKÜRE SATHINDA YARATICILIK OYUNU oynamaktan geri duruşumuz bizi her çağda DÜNYA NİMETLERİ KARŞISINDA çaresiz bıraktı. Cazibelerini dünya sevgisine borçlu olanları görmezden mi geleceğiz; yoksa onların sihrine kapılmaktan zevk mi alacağız? Bu sualin cevabı yerküre üzerinde Türk düzeninin NE BİRİNE, NE DE DİĞERİNE YÜZ VERMESİYLE HAYAT BULUŞUNDA SAKLIDIR. Ketum bir yolla hayatımızı sardığı için Allah’ın kulu olmakla kazandığımız rütbe her iki dünyada da huzur verdi bize. İyi mi oldu? Bu huzurun kıymetini bilenler topluluğu haline gelmedik. Kur’an toplumu olarak, şu veya bu sebeple kadîm dünyanın EN GIPTA EDİLEN ülkesi iken kısır tohumların sıkı muhafızı olduk. Modernleşmemiz modernlik boyunduruğuna razı OLUŞUMUZUN TÜREVİDİR. Dünyada üstünlüğün mümessili iken gitmemiz gereken yere gitmedik. İslam düşmanlarının başımıza geçmeleri dünya hayatının cilvelerinden biri imiş gibi algılandı. Müslümanlığa tasallut edenlere mevki, makam, koltuk tahsis ettik. Hak ONLARA cemâlî celâlinden tecellî etti; ve onlar Hakk’ın nurlarında hâim (hayrette) olup nefislerinden gâib oldular. bundan dolayı nefislerini VE Mâsivâ-yı Hakk’ı bilmediler. ve onların halkıyyeti üzerine Hakkıyyet mütecellî ve gâlib olduğundan ONLAR BU TECELLîde MÜSTAĞRAK VE MÜSTEHLEK oldular. Daha sonra kümmel-i enbiyâdan İbrahim (a.s.) da zâhir oldu. Çünkü Halîlü’r Rahmân idi. Ve Halîl MUHİBBİN rûhu meyânında tahallül eden Habîbdir ; ve “hıllet” habîbde TAHALLÜL EDEN muhabbettir; dolayısıyla İBRÂHİM (a.s.) Hakk Varlığına MÜTEHALLİL VE HAK VARLIĞI DA ONDA MÜTEHALLİL OLUP HEYEMÂNIN şiddetinden dolayı mâsivâ-yı Hak’tan DÖNÜP fâtır_ı semâvât ve arza yönelmiş olduğundan İbrâhimî Kelime “HİKMET-İ MÜHEYYEMİYYE”YE mukârin kılındı. ve bu fasta “heyemân”ın ahvâli îrâd olundu.

Bunda bir hata bulmadığımız için tekrar etmekten zevk alıyoruz. İki yüz yıldır fırsat kollayan Vahhabi kuvvetleri 1916ncı Hıristiyan yılında Mekke’yi (dolayısıyla Kâbe’yi) ele geçirdi. Nasıl yaptılar bunu? Modernlik hem ideal, hem pratik olarak rakipsizdi ve bu rakipsizlik Vahhâbi savaşçıların mühimmâtıydı. Hıristiyan takviminin 1916. YILINDAN SONRA Hac farz olmaktan çıktı mı? Bu sualin Müslümanlar arasında geçerli olmasını önleyen kim? (…) Daha da ötede ölçüleri kaybolmuş âlemde kime ne yaptığı için Müslüman diyecektik? İçinden en kolay çıkma ihtimali olan sualler karşısında TUHAFLAŞTIK VE ARTIK BİZ XXI. Hıristiyan asrına mensup insanların AHİRETİ SEÇME temâyülüne TERS BAKIYORUZ. Oysa küfrün ağababaları “XXI. ASRIN HAÇLI SEFERİ” tabirine müracaattan geri durmuyor. Eğer insan tabiatı VARDIR DEME TEMAYÜLÜNDE İSEK İNSANLIK TARİHİNİ VE ÖZELLİKLE İSLAM TARİHİNİ YOK SAYMAĞA MEYLEDERİZ. MEYLİMİZİN BİZİ bir yere götürmesini bekledik; bekliyoruz; bekleyeceğiz.

“O vahdet bu kesretten zâhir oldu.”

 

İsmail Hakkı Bursevî kelime-i tevhîdi şu şekilde açıklamaktadır: Tevhîdin sûreti, yâni tevhîd kelimesinden ilk nazarda anlaşılan zâhirî ma’nâ “Lâ ma’bûde illallah”dır. Bu ma’nâ “sûrî şirk”i (görünür şirki) ortadan kaldırır ki, “Allah’dan başka ma’bûd yoktur” ma‘nâsını tasdîk ve kabûl etmekdir. Tevhîdin hakîkati ise “hakîkî şirk”i ortadan kaldırır. “Hakîkî şirk”, “varlık şirki” yani varlıkda ortaklık, Hakk’ın varlığına ortak ve Hakk’ın varlığından ayrı varlığa sâhip varlıklar olduğunu ileri sürmek, böyle bir kanaat taşımaktır. Kelime-i tevhîdin “Lâ mevcûde illallah” anlamı ise “hakîkî tevhîd”dir. Fakat yalnız lisanla bu kanaati taşıyarak zikretmek demek değildir; hattâ kalble marifet dahi kifâyet etmez. Zîrâ “tevhîd zevki”, yâni Tevhîdin bu derecede zevk olarak yaşanması “tevhîdin ilmi”nin üstündedir. Bursevî’nin bu sözlerinden anlaşılmaktadır ki, “varlıkda ortaklık” olmadığı idraki vahdet-i vücud anlayışını ortaya çıkarmakla berâber, bu doktrinin dil, akıl ve ilimle ifade edilmesi, hattâ “kalble ma’rifet”ine ulaşılması bile yeterli değildir. Tevhîdin insanın bütün melekeleri ve varlığında “zevk” edilmesi şarttır. Bu “zevk” ise muhtelif yollarla elde edilen aklî ve hattâ kalbî “tevhîd ilmi” nin üstündedir. Mutasavvıfların bu husûsu belirttikleri ve bu noktaya daimâ dikkat çektikleri göz önünde tutulmalıdır. Zîrâ sınırlı olan aklın “sonsuz olan hakîkat”i idrâkten ve bu “Hakîkat”i tam anlamıyla dil ve ilimle tavsîf ve anlatmaktan âciz ve kifâyetsiz olduğu söylenegelmiştir. Nitekim “îmân”ın “zevk” olarak yaşanması başka, ilim ve tefekkürle aklen ifade edilmesi başkadır. Îman sahibi olmayan bir kimse de “îmân”ın nasıl bir şey olduğunu, mü’minlerin yazdıklarından hareketle ve onların hâl ve davranışlarını müşahede suretiyle akıl ve dil ile ifade etmeye muvaffak olsa bile, ilmi ne kadar yüksek olursa olsun, “îmân zevki” kendisinde olmadığı için, imandan mahrum kalacak, imanın ne olduğu hakkında da “hakîkî bir bilgi” sahibi olamayacaktır. Îmân, tevhîd kelimesinin ilk manâsını “akıl”la değil, “kalb” ile tasdik demek olduğuna göre, diğer manâlarına yükselebilmek de kalb sayesinde gerçekleşeceği mutasavvıfların sözlerinden anlaşılmaktadır. Bunların da ötesinde bir dereceden daha söz edilmektedir ki, o da tevhîdin bütün manâlarının “zevk” edilmesidir.

“Bir”i tekrâr ile saydığında çok oldu. Gerçi aded başlangıçta “bir”dir. Velâkin onun aslâ nihâyeti yoktur.” (Gülşen-i Râz’dan)


Ve kim ki, a’dâd hakkında takrîr ettiğimizi ve muhakkak onların nefyi, onların kaydetme gözü olduğunu ârif olsa, her ne kadar halk, Hâlık’tan