admin Posts

Abdürrezzak Kâşânî’nin Tasavvuf Sözlüğü’nden (İZ Yayıncılık) birkaç alıntı

 

Ebu’l-ervâh (Ruhların babası)

Ruh-ı Muhammedî. Yüce Kalem’in birlik yönüdür, çünkü çünkü o ilk ruh olduğu için -hiçbir ruh ondan önce değildir-, bütün mümkünlerin ruhları ondan meydana gelmiş ve hepsi ondan (:varlık ve bilgi) almışlardır. Hz. Muhammed Mustafa’nın ruhu (as.), o ilk ruhun hakîkati olmuştur. Şöyle ki: Bütün ruhlar İlk Ruh denilen hakîkatin taayyün ve zuhurlarıdır. İlk Mazhar zuhûra daha yatkın olduğu ve münezzehliği nedeniyle, ruh onda bir başkalaşma ve değişmeye uğramadan zuhûr etmiştir; en yetkin ve açık mazhardaki zuhûrunda İlk Ruh için sadece bir belirlenme gerçekleşmiştir. Ruh-ı Muhammed (veya İlk ruh), ebu’l ervâh (ruhların babası) olduğu gibi, beden itibariyle oğlu olduğu kimsenin de mânen babası hâline gelmiştir. Şeyh, derin âlim, kâmil, vâris, âriflerin pîri, Ömer İbn Fârız Hz. Peygamber’in bu makamının vârisi oluşuna işâret etmektedir. Gerçi ben, beden itibâriyle Adem oğlu olsam da / Benim onda bir mânâm var ki, babalığıma tanıktır.

*Ebtanu külli bâtın ve butûn (Her bâtın ve bâtınlıktan daha bâtın)

Mukaddes – hüviyet gaybı. Allah var idi ve onunla birlikte başka hiç bir şey yok idi, nasıl olur da Hak, bu mertebede başka bir şeye zuhûr edebilir ki? Allah şimdi de, nasıl idiyse öyledir. Bu nedenle başkası Hakk’ı idrâk edemez. Hakk’ın dışında farz edilen herhangi bir şey bağımsız değildir ki, kendisini veya Hakk’ı idrâk etmek bir yana, kendi başına bir şey olabilsin!

O halde gerçek anlamda şey, Allah’tır. bu nedenle de ALLAH’ı gözler göremez, KALB GÖZLERİ İHATA EDEMEZ VE FKİRLER ONA ULAŞAMAZ. Çünkü hakîkatler onu GERÇEKLEŞTİREMEZ. O ise bütün hakîkatleri gerçekleştirir. hakikatler kendi başlarına bir hüviyet sahibi değillerdir, onların hüviyetleri Allah’a bağlıdır.

Ebtanu’z- zuhûrât (zuhurların en bâtını) İlk tecellî. Zat’ın KENDİSİNE zuhûr etmesinden ibârettir.

el- Ebdânü’z-zekiyye (arınmış bedenler)

el- İttihâd (bir olmak, birlik) Hakkın dışındaki her şey sadece Hak sâyesinde bir hakîkate sahiptir. Bütün var olanları MEVCUT YAPAN Hakk’ın Varlığı zorunlu varlıktır. Söz konusu varlık kalbleri Hakk’ın zâtının nûruyla aydınlanmış ve her şeyde O’nu müşahede edenlere göre artmaz, çoğalmaz.

Mevcudların karanlığının etkisiyle gerçek karşısında perdelenmiş akılcılar böyle düşünmezler. Onlar, eşyanın SINIRINDA durdukları için Hakk’ın zâtını eşyâda (şeylerde) müşâhede edemezler. Farklı mâhiyetler arasındaki müşterek varlığın birliğine (vahdet-i vücûd) büyüklerin birlik varlığa, çokluk ise ilim, başka bir ifadeyle bilinenlere aittir ifadeleriyle işaret edilmiştir. Çünkü bilinenler kendilerini izhâr ve onlarla zuhûr eden varlığı ÇOĞALTMIŞLARDIR. İTTİHAD2IN ANLAMLARINDAN BİR DİĞERİ ŞUDUR: Sûfîler ittihadı eşyâya (şeylere) birlik gözüyle bakmak anlamında kullanırlar. Buna şöyle bir örnek verilir: yazmak vb. elin hareketinden meydana geldiği görülür: bununla birlikte delil, bu gibi şeylerin yaratıcısının Allah ve yazmanın gerçekte Hakk’ın kudretinin bir eseri olduğunu kanıtlar. Böylece akıl-istidlal yoluyla değil; kşif ve müşâhede yoluyla böyle bir bilgi gerçekleştiğinde; bu duruma sûfîlerin ıstılahında (terminolojisinde) ittihad denilir. Bir diğer anlam: Sûfîler, İttihadı kulun Hak karşısında edilgenlik makamında bulunmasını ve gerçekte Hakk’a özgü bir sıfatla gözükmesini anlatmak için kullanırlar.

İnsan ahadiyetü’l-cem mertebesine çokluk VE BAŞKALIK HÜKÜMLERİNDEN TAM VE GERÇEK ANLAMDA ARINDIĞINDA yükselebilir. Bu hale ulaşan kimse şunu terennüm eder: Şiir: Ben kendim hakikatte “bir” olarak ortaya çıktım / Cem hâlinin sahvi (ayıklık) de dağınıklığın mahvını ispat etti Bu bağlamda başka bir mısra şudur: İsteyen benim, istenilen de benim Veya: Anladım ki: ben kulu olduğumun aynısıyım                  Bu gibi daha önce anlamını açıkladığımız mısraları terennüm eder. tasavvuf yolunun pîrleri, bu anlamıyla ihsâyı üçe ayırmışlardır: taalluk, tahalluk, ve tahakkuk anlamlarında ihsa. İlâhî isimleri bu üçünden birisiyle ihsa eden, Hz. Peygamber’in de buyurduğu gibi cennete girer.                                           

FÎHİ MÂ FÎH, Ellibeşinci Fasıl’dan alıntılar

 

Hz. Pîr, birisine hitâben buyurdu ki: Hâtırın hoş mudur, nasıldır? Hâtır azîz bir şeydir, bir tuzak gibidir. Sayd etmek için, tuzağın sağlam olması lâzımdır. Eğer hâtır nâ-hoş olursa, tuzak bozulmuş olur; işe yaramaz. İmdi bir kimse hakkındaki muhabbet ifrât üzere olmamalıdır. Düşmanlık da ifrât ile olmamalıdır. Bu her ikisinden tuzak bozulmuş olur. (Yani “İşlerin hayırlısı ortasıdır”) mûcibince, vasat derecede olmalıdır. İfrât üzere olmamalıdır dediğim muhabbet Hak Teâlâ’nın gayri hakkındadır. Hak Teâlâ hakkında ise, hiç ifrât mutasavver değildir. Onun hakkındaki muhabbet, her ne kadar ziyâde olursa bihterdir (iyidir). Vaktâki Hakk’ın gayrine olan muhabbet müfrit olur ve halk ise devr- i feleğin musahharıdırlar; felek döner ve halkın bütün ahvâli de döner. İmdi muhabbet bir kimse hakkında ifrât ile oldukda, dâimâ onun saâdeti ve azameti arzû olunur. Bu ise müteazzirdir (zordur). Bundan dolayı hâtır müşevveş (karışık) olur ve adâvet müfrit oldukda, dâima onun nuhûset (uğursuzluk) ve nekbeti (felâketi) istenir. Çerh-i felek ise dâirdir; bir vakit onun nuhûset ve nekbeti istenir; felek çerhi ise dâirdir; bir vakit mes’ûd ve bir vakit menhûs olur; ama yine hâtır müşevveş olur. Bir kimse mûcidini nasıl sevmez? Muhabbet onda kâmindir (saklıdır). “Hiçbir şey hâriç değil, hepsi O’na hamd ve tesbîh ederler” (İsrâ, 17/44)

Fîhi Mâ Fîh Onsekizinci Fasıl’dan Alıntılar

 

Hz. Pîr’e hitâben nâib (Emîr P ervâne) şöyle dedi: “Bundan evvel, kâfirler puta tapıp secde ederlerdi. / Bu zamanda biz de öyle yapıyoruz ve gidip Moğol Tatarlarına secdeler ediyoruz ve sonra da kendimizi müslüman biliyoruz; ve bâtınımızda hırs, hased ve hevâ gibi bu kadar başka putlar da vardır ve biz bunların kâffesine mutî’iz. Bundan dolayı zâhiren ve bâtınen biz de aynı işi yapıyoruz; ve bununla beraber kendimizi müslüman biliyoruz.” Hz. Pîr cevâben buyurdular:

Burada başka bir şey vardır. Mâdemki bunun fenâ ve nâpesend (beğenilmez) olduğu hâtırınıza geliyor, elbette sizin kalb gözünüz bî-çûn (emsâlsiz) ve niteliksiz azîm bir şey görmüştür ki, onu kabîh görüyor. Zîrâ acı su ile tatlı suyu gören ve içen kimse bilir. Çünkü eşyâ ezdâd (zıtlar) ile münkeşif ve mübeyyen (açılan ve ortaya çıkarılan) olur. Dolayısıyla Hak Teâlâ cânınıza îmân nûru koymuştur. Bu işleri kabîh (çirkin) görür ve nihâyet latîfin mukâbelesinde bunu, kabîh müşâhede eder. Eğer böyle olmasa, başkalarında bu derd niçin yoktur? Onlar bulundukları hâl içinde mesrûrdurlar; asıl iş budur derler. Hak Teâlâ size matlûbunuzu (istediğinizi) ihsân eder ve himmetinizin eriştiği makâmı atâ kılar (verir); zîrâ “Kuş kanatlarıyla uçar, mü’min ise himmet ile uçar.”

Mahlûkât üç sınıftır: bir kısmı melâikedir ki, onlar sırf akıldırlar. Onların tâatı, ibadeti, zikri, tabiatları; gıdaları ve taâmları hayatlarıdır. Meselâ suda balıkların hayâtı sudandır; yatağı ve yastığı hep sudur. Onlar hakkında bunlar külfet değildir. Çünkü şehvetten soyut ve pâkdırlar. (…) Eğer tâat ederse, onu tâat etmiş addetmezler; çünkü onun tabîatı odur ve onsuz olamaz. Aklı şehvetine gâlib olan kimse melâikeden a’lâdır, ve şehveti aklına gâlib olan kimse de hayvanlardan aşağıdır. Şiir (Tercüme) “İlm ile buldu melek neşv ü nevâ / Cehl ile oldu behâyim peydâ / İlm ile cehl arasında hayrân / Kaldı da şaştı zavallı insan.”

Şimdi, âdemîlerden ba’zıları o kadar akla mutâbaat eylediler ki, külliyyen melek ve sırf nûr oldular. Onlar enbiyâ ve evliyâdırlar; havf (korku) ve recâdan kurtulmuşlardır. Nitekim Mecîd Kur’ân’da beyan buyruluyor: (“… Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.”) (Yûnus, 10/62) Bazılarının akıllarna şehvet gâlib Veolduğundan, âkıbet külliyen hayvan hükmünü iktisâb eylediler. ve bazları münâzaada kaldılar; ve onlar o tâifedir ki, bâtınlarında bir derd , renc (sıkıntı) , hasret ve efgân zâhir olur ve yaşayışlarından razı değildirler. Bunlar müminlerdir. Evliyâ onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onlara muntazırdırlar. Şiir: Tercüme: “Biz çağırıyoruz, başkaları da çağırıyorlar; bakalım baht kimindir ve kime yâr olacaktır.” “Allah’ın nusratı gelince.” (Nasr, 110/1) Zâhir müfessirler bu vech ile tefsîr ederler ki, Mustafâ (s.a.v.) in, âlemi / müslüman etmek ve hak yoluna getirmek için, himmetleri var idi. Vaktâki vefat edeceğini gördü, dedi: “Ah, ömrüm vefâ etmedi ki halkı da’vet edeyim.” Hak Teâlâ buyurdu: Bu sâatte senin asker ve kılıç ile feth edip terk ettiğin vilâyetleri ve şehirleri, cümleten askersiz, mutî’ ve mü’min kılayım; ve işte onun alâmeti bu olsun ki, senin vefâtın yakın olduğu vakit, halkın uzaklardan gürûh gürûh gelip müslüman olduklarını göresin. Bu alâmetin zuhûrunda rihlet(göç) vaktinin eriştiğini bil! Şimdi tesbîh et ve istiğfar eyle ki, o makama geleceksin! (…) Bu zayıf ayak ile ve belki yüzbin ayak ile bu yoldan bir menzilin kat’ olunamayacağı bize ma’lûmdur. Ancak vaktâki kudret ve tâkatın olduğu halde, yola giresin ve düşüp artık tâkatin kalmıya; ondan sonra Hakk’ın inâyeti imdâdına yetişir. (…)”


“ÜMİT”

 

Ş. TEOMAN DURALI’nın ÇAĞDAŞ KÜRESEL MEDENİYET Anlamı / Gelişimi / Konumu (dergâh yayınları) KİTABININ ÜMİT başlıklı bölümünden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Immanuel Kant,

a) “Ödev, yasa saygısından doğan bir davranış zorunluluğudur”; b) “Öyle davran ki; irâdenin temel kuralı (düstûru) aynı zamanda hep geçerli kalacak yasalılığın ilkesi de olabilsin”; c) “Öyle davran ki, HEM KENDİNİN HEM DE BAŞKALARININ KİŞİLİĞİNDE İNSANLIK HAYSİYETİNE dâimâ SAYGI GÖSTERESİN, VE AYNI ZAMANDA kİŞİYİ AMAÇ ADDEDİP onu hiçbir vakit yalınkat araç olarak kullanmayasın!” diyor.

Çağımızın İngiliz-Yahudî medeniyeti, BURAYA DEĞİN açıklamağa çalıştığımız üzere, YERYÜZÜNÜN DÖRTBİR KÖŞEBUCAĞINA YAYILIP İRİLİ UFAKLI BÜTÜN TOPLUMLARI VE KÜLTÜRLERİ kaçınılmaz etki alanına çekmiştir. özellikle de Yirminci yüzyılın İKİNCİ YARISINDA İNSANLIĞIN GÜNDEMİNİ TAYİN EDEN TEK MERCİ DURUMUNA GİRMİŞTİR. BUNA DA 1990ların başlarından beri KÜRESELLEŞME denilmektedir. Bahse konu medeniyetin maddî, başka bir anlatımla, TÜKETİM ÇILGINLIĞI ateşini alabildiğine körüklemeğe yönelik olan ve artık hiçbir hesaba kitaba sığmayan üretimi durmadan yükseltme çabaları ile İNSANIN duyguları ve düşüncelerine ket vurmak, dolayısıyla da, ONU rahatlatmak amacını taşıyan anlamca bulanık kavramları üreten zihin işlemlerini ve her şeyin satılıp satın alınması üzerine kurulu iş görür ( fonksiyonel) temel değerleri bütün yaşama düzlemlerine mâledebildikleri ölçüde milletler yahut toplumlar, çağdaşlaşmış yahut ilerlemiş kabul edilirler. Bu dayatılan şartları reddedenler yahut onlara erişmekte zorluk çekenler çağdışı yahut geri kalmış şeklinde nitelenirler. (…) Karşısına, İNSANI VE DOĞAYI ŞEFKATLA, HÜRMETLE, dürüstlük ve adaletle KUCAKLAYACAK BİR SEÇENEK tezelden çıkarılmadığı takdirde, iNGİLİZ-YAHUDÎ medeniyeti İLE ONUN RESMî ideolojisi durumundaki Hür sermâyeciliğin, tarihi, hem mânen hem de maddeten noktalayacağı artık uzak bir ihtimal olarak görülmemelidir.

İngiliz-Yahudî Terkîbinin anlamı

 

Ş. Teoman Duralı’nın ÇAĞDAŞ KÜRESEL MEDENİYET Anlamı/ Gelişimi /Konumu Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudî Medeniyeti Kitabının (dergâh yayınları) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

a) Tarihte ilk defa yeryüzünün dörtbir yanında hayatı etkileyip belirleyen bir medeniyet olayıyla karşı karşıyayız; hattâ, iç içeyiz demek daha yerinde olur. Bu medeniyeti öz tabiatına uygun tarzda adlandırmamışlığımız, genelde, dünya çapında, öncelikle de, türkiye’de ona ilişkin açık bir fikrimizin oluşmamasına yol açmaktadır. Kâh Batı, kâh Avrupa… zaman zaman da çağdaş diyoruz. Bunlardan ‘Batı’ yön belirtir; ‘Avrupa’ coğrafyaya; ‘çağdaş’ ise tarihe ilişkin sözlerdir. Oysa bizim burada gereksediğimiz, medeniyete alem olacak deyimdir. b) Tarihin önde gelen medeniyetlerinin yer almış olduğu vâsiî mekân Avrasya anakarasıdır. Afrika ile Amerika’nın tersine, Asya ile Avrupa, coğrafî bakımdan birbirinden bağımsız kıtalarmış görünümünü sunmazlar. Birbirlerinden sadece, sînelerinde teşekkül etmiş ve tarihe damgasını basmış medeniyetlerden türemiş beşerî ilişkiler yumağı ile zihniyetlerin derin farklılıklarından ötürü ayrılmışlardır.                                                     Asya’nın en doğusu ile güney doğusunda Beşinci bine doğru yer almağa başlayan pirinç tarımı dolayındaki yerleşim, Doğu medeniyetleri câmiasının beşiği olmuştur. Asya’nın güney batısında yine Beşinci bin dolaylarında buğday ile arpa ekiminin vuku bulduğu havalilerdeyse, bu defa, Batı medeniyetleri câmiasının öncüsü Sümer kültürünün biçimlendiğini görüyoruz. Şu son andığımız mahalden peyderpey Mesopotamya, Mısır, Doğu Akdeniz -Fenike, Filistin ile İsrail-, Hıristiyan ile İslâm ve nihâyet Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetleri çıkıp serpilmişlerdir. 1400lerin sonlarından itibâren Hıristiyan medeniyetinden türeyen, 1600lerin ikinci yarısından sonra ona yeğinlikle karşı çıkarak biçimlenmeğe koyulan Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, kendi devâmı sayılabilecek birini de bilkuvve bağrında taşımaktaydı.

Avrasya’nın doğu yakasındaki Doğu medeniyetleri pek uzun soluklu olmuşlardır. Batıdakilere gelince; bunlar, Doğululara oranla daha kısa ömürlüdürler. İlkçağ Mesopotamya, Mısır ile Doğu Akdeniz medeniyetlerinden itibaren, çeşitlilik öylesine artmıştır ki, birbirleri ardı sıra OLUŞAN MEDENİYETLERİN benzerliklerinden ziyade zıtlıklar ortaya çıkmıştır.

Tektanrılı Vahiy Dini ile Felsefe- bilim sisteminin neşvünema bulduğu zemin olması itibâriyle Batı medeniyetleri câmiası, tarihte eşsiz benzersiz bir mevkii işgâl etmektedir. Bunlardan birincisini Sâmî kavimlere, ikincisiniyse Arîlere borçluyuz. Tektanrılı Vahiy dinlerinin ilki Yahudîliktir; ANA ÖRNEĞİNİYSE, İslâm teşkil eder. İslâm’ın temsil ettiği ve varlık verdiği ölçüde Tektanrılı Vahiy dini ile Eskiçağ Ege medeniyetinde biçimlenmiş Felsefe- bilim sistem geleneği, müteâkip medeniyetler üzerinde çeşitli etkiler icrâ etmişlerdir.

Yapısal özellikleri yüzünden Katolikliğe yaslanmış Hıristiyan Ortaçağ Avrupa medeniyeti kendi toplumsal ve siyasal bünyesinde benzersiz çalkantılar İLE ÇATIŞMALARA, TAM ANLAMIYLA, bir cedel sürecine sahne olmuştur. Birinci ve en şiddetli raddede mücâdele Ruhban –kutsanmış (OsmT mukaddes)– dinadamları (OrtL clerus) ile Ruhbân- olmayan (OrtL laicus) zümreler arasında vukû bulmuştur. bunun yanı sıra, dindışı (OrL secularis)-dünyevî (OrL Profanus) zümrenin kendisi de, ortaçağın erken devirlerinden –Onuncu yüzyıldan– itibaren kendi içerisinde yeğin çıkar çatışmalarına tanık olmuştur: Hükümdar-asilzâdeler -derebeği-toprak zâdegânı. Bu durum ise, Ortaçağın sonları ile Yeniçağın başlarında — demek ki, 1400lerle birlikte — kendisini belirgince gösterecek olan sınıf farklılaşmasının kaynağını oluşturmuştur.