“İlm ile buldu melek neşv ü nemâ / Cehl ile oldu behâyim peydâ / İlm ile cehl arasında hayrân / Kaldı da şaştı zavallı insan.”
Şimdi, âdemîlerden ba’zıları o kadar akla mutâbaat eylediler ki, külliyyen melek ve sırf nûr oldular. Onlar, enbiyâ ve evliyâdırlar; ve havf ve recâdan kurtulmuşlardır. nitekim Mecîd (yüce) Kur’ân’da beyân buyruluyor: anlam olarak: “Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.” (Yûnus, 10/ 62) Bazılarının akıllarına şehvet gâlib olduğundan, âkıbetleri külliyyen hayvan hükmünü kazandılar. Ve bazıları çekişmede kaldılar; ve onlar o tâifedir ki, bâtınlarında bir derd ve renc (ağrı) ve hasret ve efgân zâhir olur ve yaşayışlarından râzı değildirler. Bunlar mü’minlerdir. Evliyâ onları kendi menzillerine eriştirmek ve kendileri gibi yapmak için onlara muntazırdırlar (gözleyenler/bekleyenlerdir). Ve şeytanlar dahi onları esfelü’s- sâfilîne, kendi taraflarına çekmek için muntazırdırlar. Şiir: tercüme: “Biz çağırıyoruz, başkaları da çağırıyorlar; bakalım baht kimindir ve kime yâr olacaktır:” “Allah’ın nusratı gelince.” (Nasr, 110/1) Zâhir Müfessirler bu vech ile tefsîr ederler ki: Mustafâ (s.a.v.) in, âlemi müslüman etmek ve Hak yoluna getirmek için, himmetleri var idi. Vaktaki vefat edeceğini gördü, dedi: “Ah, ömrüm vefa etmedi ki halkı davet edeyim.” Hak Teâlâ buyurdu: Bu sâatte senin asker ve kılıç ile feth edip terk ettiğin vilâyetleri ve şehirleri, cümleten leşkersiz, mutî’ ve mü’min (leşker: asker) kılayım; ve işte onun alâmeti bu olsun ki, senin vefâtın karîb (yakın) olduğu vakit; halkın uzaklardan gürûh gürûh gelip müslüman olduklarını göresin. Bu alâmetin zuhûrunda vakt-i rihletin (ölüm vaktinin) eriştiğini bil! Şimdi tesbîh et ve istiğfâr eyle ki, O makâma geleceksin! Fakat muhakkıklar derler: Onun ma’nâsı budur ki, insan evsâf-ı zemîmeyi (beğenilmeyen vasıfları), kendi ameli ve ictihâdı ile kendisinden def eylediğini sanır. Vaktâki birçok mücâhede eder, kuvvetlerini ve mesâisini sarf edip nevmîd (ümitsiz) olur; Hak Teâlâ ona der ki: Sen onun kuvvet, fiil ve amelin ile olacağını sandın; o Benim koyduğum bir âdettir; ya’nî mâlik olduğun şeyi Bizim yolumuzda bol bol harca; ondan sonra sana Bizim ihsânımız ulaşır. bu bîpâyân (sonsuz) olan yolda, bu zayıf olan el ve ayak ile seyretmeni emrediyorum. Bu zayıf ayak ile ve belki yüzbin ayak ile bu yoldan bir menzilin kat’ olunamıyacağı bize ma’lûmdur. Ancak vaktâki kudret ve tâkatin olduğu halde, yola giresin ve düşüp artık tâkatin kalmıya; ondan sonra Hakk’ın inâyeti imdâdına yetişir. (…) Şimdi… mâdemki kuvvetlerin kalmadı ve mesâîlerin dökülüp kaldı; ve bu kuvvetlerin olduğu ve bu mücâhedeleri icrâ eylediğin vakit, uyku veya uyanıklık halinde sana bir lutuf gösterir idik. Sen de bizim talebimizde kavî ve ümitvâr olur idin. o âletin kalmadığı bu saatte fevc fevc sana yönelik olan atâlarımızı ve lutuflarımızı ve inâyetlerimizi görüyorsun. Oysa yüzbin mesâî ile bu lutuflardan bir zerre müşâhede etmez idin. Şimdi “Hemen Rabb’ini hamd ile tesbîh ve tenzîh et!” (Nasr, 110/3) Yani “Sen zannettin ki,/ o iş senin elinden ve ayağından zâhir olacaktır ve onu bizden görmedin. Şimdi mâdemki bizden olduğunu müşâhede ettin, bu fikir ve zandan istiğfar et ! (Nasr, 110/3) “Çünkü O, tövbeleri fazlaca kabûl edendir.”
