admin Posts

“Türkçenin Hayatı Tehlikede”

 

TARIK BUĞRA (1918-1994) Bir sürü koruma derneğimiz var da, şu güzelim dilimize karşı takınılan hoyratça tavrı önlemeğe, gidermeğe çalışan bir topluluğumuz yok. Türkçe nerede ise jestler, mimikler ve tek heceli nidâlardan, birtakım işaretlerden kurulma kaba bir anlaşma vasıtası haline gelecek: imlâ yok, gramer yok, cümle yapısı yok. İnsan bu yoklukların karşısında bunalıyor, bunalıyor da, polisli, jandarmalı, mahkemeli, hâkimli bir koruma derneği özlüyor ve çaresizlik içinde ellerini Maarif Vekaleti’ne, belediyelere ve üniversitelere doğru uzatıyor. Fakat ne çare, ağlatacak kadar komik örneklere, varlıkları diden ayrı düşünülemeyecek bu müesseselerde rastlanıyor. Biz bu köşede “Belediye Türkçesi”nden, “Üniversite Türkçesi’nden bahsettik; çeşitli yazılarımızda, belki uyandırırız ümidiyle her fırsatı kullanarak onların dil bozukluklarını gösterdik. Olmuyor işte. İnşaallah bizim yanılmamızdır ama, Türkçenin bugünkü görünüşü daha çok dil şuurunun kaybından haber veriyor. Bursa’da mükemmel bir yapının alnında iri harflerle güzelce yazılmış olan şu sözü okuduk: “Yangın söndürme garajı”. Demek burada yangın söndürülüyor. Yani yangını olan buraya getirecek, onlar da söndürecekler. Dili yanlış kullanma hiçbir faziletsizliğin kesin delili değildir. Burası doğru. Fakat bozuk dilin bozuk düşünce demek olduğu da muhakkak.

İsmail KARA’nın “Kitapları Hoca Edinmek…” başlıklı yazısından birkaç alıntı:

Modern okuma ve anlama biçimleri hocadan ziyade kitaba ve kitapla “aracısız/ doğrudan” muhatab olan bireye, “bir kişi”ye dayanır. İnsanlık tarihinde yeni ve problemleriyle bazı imkânları iç içe olan bir durumdur bu. Dinî düşünce zaviyesinden bakılırsa mesele/problem alanı din mensuplarının peygamber ve kutsal kitapla münasebetlerine, bu münasebetlerin yaslandığı inançlara, teamüllere ve anlayışlara, yeni şartlarda bunların değişmesine kadar intikal edecektir. Felsefî olarak bakıldığında ise bunun arkasındaki modernleşme süreçleriyle irtibatlı birkaç önemli hususu daha görmek gerekecek. Bunlardan biri düşünce ve ahlâk olarak bireycilik, bununla irtibatlı bir şekilde otorite karşıtlığı, din ve gelenekle mesafeli olma, nihayet her yerde ve her tarzda (bir ahlâkı- âdâbı olmaksızın) okunabilecek bir metinden-kitaptan istediğini istediği şekilde anlamak-almak (metin karşısında özgürlük / bir tür sorumsuzluk!) arayışlarıdır.

Metin-kitap karşısında özgürlük, serazatlık hiç de fena bir şey değil aslında ama hangi seviyede, kimin için ve hangi metin karşısında…

Söz fer’dir (şûbe/dal)

 

Mustafâ (salavâtullâhi aleyh)e “ümmî” derler idi. O’nun ümmîliği yazı yazmağa ve ulûma muktedir olmamasından değil idi. Bu sendeki yazı, ulûm ve hikmet onda mâder-zâd (doğuştan) olmaktan ve mükteseb bulunmamasından dolayı ona “ümmî” derlerdi. Kamer üzerine yazı yazan, kağıt üzerine yazı yazmasını nasıl bilmez; ve âlemde onun bilmediği ne olur? Çünkü herkes ondan öğreniyorlar. Cüz’î aklın ne vukufu olur ki, küllî aklın ona vukûfu olmasın.

Cüz’î akıl cinsi görülmemiş olan yeni bir şeyi kendi kendine ihtirâ’ (keşf) etmeğe muktedir değildir. İnsanların ettikleri tasnifler ve gösterdikleri hendeseler ve vaz’ eyledikleri yapılar, yeni bir îcâd değildir. Onu görmüşler ve tezyîd (artırım) eylemişlerdir.

“O günde ki nice yüzler bembeyaz olacak, nice yüzler de kapkara kesilecek.” (Âl-i İmrân, 3/106) Kıyamet alâmeti ak yüzlünün, kara yüzlüden farklı olmasıdır. Peygamberin varlığı kıyamettir; zîrâ yarın kıyamette her ne olacak ise, onlar bugün cümlesini peşin olarak görürler. Onlar gaflet perdesini yırtmış olduklarından / lâ cerem (elbette) nazarlarından bir şey mestûr (örtülü) değildir. Her kim gaflet perdesinin dışına çıkarsa, onun kıyâmeti peşin oldu. Kim ölürse onun kıyameti kopar. Her kim beşeriyyet sıfatlarından ve kâfir nefsin tabiatından öldü ve yok oldu ise, onun kıyameti koptu ve zâhir oldu. Şu halde kıyâmet gaflet perdesinden ve kendiliğinden hârice çıkmaktır ve âfitâb-ı cemâl-i bâ_kemâli müşâhede etmektir. Binâenâleyh Nebî (a.s.v.) ın varlığı kıyâmettir.

686890

 

“Onların müfâharesi (övünmesi) Hak iledir; ve Hak alttan ve üstten müstağnîdir. Bu alt ve üst, el ve ayak sahibi olan bizler içindir.”

 

Resûl (a.s.) buyurdu ki: “Eğer beni Yûnus üzerine tafzîl ederseniz (üstün tutarsanız), onun urûcu, balığın karnında ve benim urûcum âsumânın üstünde olduğundan dolayı tafzîl etmeyiniz (üstünlük vermeyiniz).” Zîrâ Hak Teâlâ ne üsttedir, ne alttadır; O’nun tecellîsi üstten ve alttan münezzehdir ve O’nun indinde hep birdir.

Hizmetler eden çok kimseler vardır ki, garazları başka bir şeydir; Hakk’ın maksûdu ise başka bir şeydir. Hak Teâlâ Muhammed (s.a.v.) in dîninin muazzam olmasını ve zâhir olup tâ ebedü’d-dehr bakasını murâd eylediğinden; nazar eyle ki, Kur’ân için, onar onar ve sekizer sekizer ve dörder dörder ne kadar tefsîr yapmışlardır. Garazları kendi fazıllarını ızhârdır. Keşşâf, Zemahşerî kendilerini ızhâr için bu kadar dakâyık-ı nahviyye ve lügaviyye ile fasîha ibâresi kullanmışlardır. Âkıbet bundan maksûd hâsıl olur. O da, Muhammed (s.a.v.)in ta’zîmidir. Bundan dolayı halkın hepsi de Hakk’ın hizmetini îfâ ederler. Oysa Hakk’ın garazından gâfildirler. Onların maksûdu ise başkadır. Hak Teâlâ âlemin bakâsını murâd eder; onlar şehvetle meşgûl olurlar ve kendi lezzetleri için, kadın ile şehvetlerini icra ederler. Oradan çocuk peydâ olur ve kendi zevk ve lezzetlerinin zımnında böylece bir hizmet îfâ ederler; o da âlemin kıvâmına sebep olur. Şu halde hakîkatde Hakk’a îfâ-yı ibâdet eylerler. Şu kadar ki onlar, o niyyet ile yapmazlar. Mescidler yaparlar, onun kapısına, duvarına ve tavanına bu kadar masraflar ederler; ancak i’tibâr kıble içindir ve maksûd kıblenin ta’zîmidir. Onların maksûdu her ne kadar o değilse de, kıble ta’zîmi efzûn (aşkın) olur.

Evliyânın büyüklüğü, sûret yönünden değildir; eyvallah, onlar için fevkıyyet ve büyüklük vardır; fakat bî-çûn (emsâlsiz) ve aşkındır. Nihayet bu kuruş, pulun fevkıdır (üstüdür). Onun üstünlüğü sûret cihetinden değildir. Kepek kalburun üstündedir ve un altta; kat’an un üstündür. Dolayısıyla ma’nâ âleminde üstünlük, sûret yönünden değildir. Mademki o güher ondadır, hâllerin tümünde o bâlâdır (yukarı /üstdür). (Yirmi Beşinci Fasıl sonu)

Huzûr-ı Pîr’e bir şahıs geldi; Cenâb-ı Pîr-i dest- gîr buyurdular ki:

O mahbûbdur ve mütevâzidir; ve bu hâl onun gevherinin iktizâsıdır. Nitekim meyvesi çok olan bir dalı; o meyve aşağıya çeker ve meyvesi olmayan dalın kavak gibi başı yukarıdadır. Meyvenin kesreti haddi aşınca, büsbütün aşağı düşmemek için, dallara destek koyarlar. Peygamber (a.s.) pek ziyade mütevazi idi; zîrâ âlemin meyveleri evvel ve âhir onda toplanmış idi. şübhesiz cümleden daha ziyade mütevazi idi. “Hiçbir kimse Peygamber (a.s.) dan evvel peygamber’e selam vermedi.” denilmiştir. Zîrâ Peygamber, gâyet-i tevâzû’dan nâşi herkesi sebkat eyler idi; ve bi’l-_farz selamı evvel vermeseydi bile, mütevazi yine o olur ve selâmda sâbık yine o bulunurdu. Çünkü herkes selâmı O’ndan öğrendiler. Şimdi âlem gafletle kâimdir. Eğer gaflet olmasa, Bu âlem baka bulmaz ve Hak şevki, âhiret yâdı, şükür ve vecd o âlemin mimarıdır. eğer herkes bu cihete dönse, hep o âleme gitmemiz ve burada kalmamamız gerekir. Oysa iki âlemin kıyamı için, Hak Teâlâ Hazretleri BURADA OLMAMIZI MURÂD EYLER. DOLAYISIYLA iki âlemin de ma’mûr olması için; biri gaflet ve biri teyakkuz olmak üzere iki hâkim nasb etti.

Hidâyet ve Hüda Mertebesi

 

el-Hâdî İlahî İsmi                                                                        

Hidâyet ve hüda mertebesi / Bütünü hidâyet olan bir mertebe / Nuruyla beni terketti / Senin halin , siyah bir renge çevirdi beni /

O benim iftiharım ve mezhebim / Beni siyahlamış gördüğünde / Efendimden istemiyorum / Beni başıboş bırakmasını / Benim bir yardımım yok / Aksine başlangıç bize ait / Herkes ortaya çıktığında ben / Ortaya çıkan şeyler için göz nuruyum / Onlara ulaşan yegâne şey / Bir ve Hak olandan ibaret / Hakkındaki emri sona erdiğinde / İş ilhada varır.

Bu mertebenin sahibi Abdunnur diye isimlendirilir. Allah peygamberlerinden söz ederken Hz. Muhammed’e ‘Onlar Allah’ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir, sen onların hidayetlerine uy’ (el-Enam 6/90) demiştir. Bir şey ancak kendi kendisiyle yürür. Demek ki bir şeyin kendisi onun nurunun ta kendisi olabilir. Varlığı ise Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir ve O’nun varlığı nurdur. Bu itibarla böyle bir insan, insanların arasında Rabbiyle yürürken onlar kendisini fark edemez. Nitekim kudsi bir hadiste ‘Allah bir kulunu severse, kendisiyle duyduğu kulağı olur’ denilir. Ardından hadisde kulun bütün organları ve güçleri tadat edilir. En sonunda ‘kendisiyle yürüdüğü ayağı’ denilir. İnsan cemiyet içerisinde ayağıyla yürürken gerçekte rabbiyle yürür. demek ki o -başkası değil- Haktır. allah ise kendi nuruyla yaratılmışlık karanlığını izale etmiştir. Şöyle ki: gerçekte hiçbir şey ‘hâdis’ olmamıştır. Mümkün (ilâhî bilgideki) sübût şeyliğinde kalmayı sürdürür ve onun dışta varlığı yoktur. Onun varlığı Hakkın varlığında sabit hakikatinin hükmünün zuhûrundan ibarettir. Allah, Peygamberine şöyle der: ‘De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? ‘ (ez-Zümer 39/9) Bu ifade, bilmeyen hakkında söylemiş olduğu ‘onun durumu karanlıklarda kalkıp secdeye kapanan, kıyamda duran; daima görevini yapan, âhiretten sakınan ve rabbinin rahmetini uman kimse (gibi) olur mu? Ancak akıl sahipleri anlar.” Zuhûr eden her varlığın Hakk’ın varlığında bir hükmü ortaya çıkar. Bu itibarla Hakk’ın varlığında hükmü ortaya çıkmayan bir hakîkat olursa, o, karanlık sayılır. Varlık nûru yokluk karanlığını kaçırırken bilgi nûru da bilgisizlik karanlığını kaçırtır.